tolstoyun bisikleti
İÇİMİZDEKİ SEVGİ DEĞİŞİMİ

İnsanların yaşamlarının belli bir bölümünde bazen ellerinde olarak bazen de ellerinde olmayan sebeplerden ötürü bazı değişimler meydana gelir. Bu değişimler her zaman iyi veya kötü olur diyemeyiz fakat genelde bizim seçimlerimizden kaynaklanmayan değişiklikler meydana gelince afallarız nitekim ne yapacağımızı pek bilemeyiz. Yeninin getirdiği tedirginlik yüzünden önümüzde ki güzellikleri fark etmeyebiliriz. Halbuki değişim zannedildiği kadar zor bir şey değildir sözgelimi mevsimlerin geçişi gibidir, her mevsimin nasıl ayrı güzelliği ve zorlukları var ise sözgelimi kış aylarında üşümekten korkan kalın giyinir, kasvetli havanın ruhumuzu daraltmasından kaçınmaya çalışırız, yaz aylarında en cıvıl cıvıl kıyafetlerimizi giyer güneşin başımıza geçmesine aldırış etmeden güzel havanın tadını çıkarmaya çalışırız. Tabir-i caizse sürekli değişim içindeyiz salt bununda farkında değiliz. Bir kitabı ilk okurken anlamlandıramadığımız cümleleri söz gelimi ikinci, üçüncü okuyuşumuzda zira her bir cümle benliğimizde anlam kazandırır. Yaşadığımız üzüntülüleri, sevinçleri sayfalarda görmek yüreğimize dokunur ve bu hisslerimizi unutulmazkılar.

          Aslında, kişinin kendi değişimi ise çok daha meşakkatli bir yoldur. Mütemadiyen sevdiğimiz insanların bizi olduğumuz gibi kabul etmeleri gerektiğinden bahsederiz ama bu özelliklerimizin onlara zarar verip vermediğini sorgulamayız. Kestirip atmak veyahut ben buyum demek kolay olduğundan dolayı bu yolu bariz seçeriz. Bilahare, yazar Beyhan Budak’ın “Mutluluğu Kaybettiğin Yerde Arama”kitabında der ki: ‘’Tamamen değişemezsin ama kritik noktalarda %1’lik bir değişim sağlarsan inanılmaz sonuçlar alabilirsin.’’ Aslında olay farkında olmaktan ve olduğu zaman doğru bir şekilde harekete geçebilmekten ibarettir.

            Zamanla, duygularımız değiştikçe düşüncelerimizin de değiştiğini zannederiz halbuki düşüncelerimiz değiştikçe duygularımız da değişir.Söz gelimi, çok sevdiğiniz birini düşünün ve keza size ihanet ettiğinde veyahutta size yalan söylediğinde sevginiz bir anda bitmez ancak akabinde ona nasıl güveneceğinizi sorgulamaya başlarsınız nitekim sorgulama sonucunda karşı taraf ne yaparsa yapsın içinizde ki o kırgınlık hissi hiçbir zaman geçmez ve en önemlisi de bir daha ona inanamayacağınıza zamanla da ikna olursunuz. Bu ikna sürecini sindirince sevginiz aheste aheste azalmaya başlar bu da içinizdeki kutsal sevginin erimesine ve çürümesine sebep olur. Sözlerimi Zülfü Livaneli’nin hatırnaz bir sözüyle bitirmek istiyorum. Livaneli der ki: ‘’ İki insan birbirini tanıdıkça değişim kaçınılmazdır.’’        

Dilan ELVERAN  

UNUTULAN KADIN FİLOZOFLAR VE UNUTULMA NEDENLERİ

Bu yazıda, aslında var olmalarına karşın felsefe tarihi kitaplarında yer almamaları ve özellikle felsefe ve felsefe konulu derslerde isimlerinin anılmaması neticesinde unutulan veya es geçilen kadın filozoflara ve çalışmalarına kısaca değineceğiz fakat öncesinde, günümüz toplumuna “neden kadın filozof yok?” sorusunu sorduran etkenlerden kabaca bahsedelim.

“Neden kadın filozof yok?” sorusu, aslında felsefe ve felsefe tarihi konularına olan eksikliğimizin bir yansıması çünkü bu soru, ortaya çıkışı açısından yanlış daha doğrusu eksik. Bir şeyin nedenini sorgulayabilmek için önce o şeyden emin olmak gerekir öyle değil mi? Tarih boyunca hemen hemen her konuda isimlerine rastlayabildiğimiz kadınlar, aslında felsefe tarihinde de karşımıza çıkar. Hatta sayıları azımsanamayacak kadar fazladır ve çalışmaları da öğrenilmeye değerdir. Öyleyse, doğru soru şu şekilde olacaktır: “Neden erkek filozoflara kıyasla kadın filozoflar daha geri planda kaldı?

Bu sorunun tarihi devirlere, çağın yapısına, cinsiyet farklılıklarına, psikolojik etkenlere ve dönemin zihniyetine bağlı olarak ayrı ayrı birçok açıklaması mevcut. Genel hatlarıyla belirlenmiş özet halinde bir cevap vermek gerekirse, felsefenin ilk olarak ortaya çıktığı Antik Çağ’dan başlayabiliriz. Antik Çağ’da insanlar bilim ve teknolojiden habersiz oluşlarından dolayı daha çok, vahiy yoluyla haberdar olduklarını ileri sürdükleri yapı ve gelenekler doğrultusunda bir nevi batıl sayılan inançlar etkisinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla açıklayamadıkları herhangi bir olayın sebebini tanrı veya tanrılarla ilişkilendiriyorlardı. Bunun bir sonucu olarak ortaya atılan bilimsel teoriler veya yapılan çalışmalar insanları korkutuyordu. Sadece kadınların değil, erkeklerin de bu tür çalışmaları, toplumun onları dışlamasına sebebiyet veriyordu. Fakat erkeklerden farklı olarak kadınlar, bilime ya da felsefeye yöneldiklerinde cadılıkla, büyücülükle hatta ahlaksızlık ve itibarsızlıkla suçlanıyorlardı. Bu suçlamalar toplumu, cadı varsaydıkları kadınları yakma, taşlama eylemlerine kadar götürüyordu fakat bu eylemlerin sadece Antik Çağ’da değil ilerleyen devirlerde de bir başka sebebi daha vardı; kadının ikinci sınıf görülmesi ve bu nedenle toplumun yapısını etkileyen meselelerden uzak tutulmaya çalışılmaları…

Bu sebeplerin yanı sıra günümüzde de kadın filozofların daha az bilinmesinin diğer nedeni, yukarıda da bahsettiğimiz gibi okutulan felsefe ve felsefe tarihi derslerinde kadın filozoflara, çalışmalarına ve kadın filozofların dışlanma nedenlerine değinilmemesinden ileri geliyor. Bu sebeplerden bahsettikten sonra, farklı dönemlerde yaşamış beş farklı kadın filozofun kabaca hayatlarından ve çalışmalarından bahsedelim.1. Krotonlu Theano


Theano ya da Crotone Theano, M.Ö. 550 tarihinde yaşadığı tahmin edilen Antik Çağın ilk kadın felsefecilerindendir. Krotonlu Theano, başarılı bir filozof ve matematikçi olarak bilinen ve Pisagor teoremine adını veren Pythagoras’ın (Pisagor’un) eşidir. Pisagor’dan da etkilenerek cebir, geometri ve felsefeye ilgi duymuş, matematik ve müziğe önem vermiş, ayrıca reenkarnasyon öğretisini savunmuştur. Eşinin öğrencisi ve ilk takipçilerinden biridir. Eşinin ölümünden sonra Pythagoras Okulu’nu yönetmiş ve kız öğrencilere ders vermiştir. Theano diğer Pythagorasçılar gibi evrenin sayılardan kurulduğunu öne sürmüş ve reenkarnasyon öğretisini savunmuştur. Theano’ya göre ruh, yeniden doğacağı için insanların erdemli bir hayat sürmeleri gerekir ve hayat, salt bir maddeden ibaret olmadığından ruh ve metafizik ön planda tutulmalıdır. 

“Altın Kesit” denilen matematik teorimi de ona atfedilir. Ayrıca Pisagor’un eşi ve ilk kadın filozof olması dolayısıyla “ilk kadın filozofların Pisagor’un çevresinde toplandığı” düşüncesini doğurur. Bunda daha sonra yönetimini devraldığı okulda kız çocuklarına eğitim vermesinin de katkısı vardır.

2. İskenderiyeli Hypatia

Antik Çağ’ın en meşhur kadın düşünürü İskenderiyeli Hypatia’dır. M.S 350 – 415 tarihlerinde yaşadığı varsayılmaktadır. Filozof, gökbilimci ve matematikçidir. İskenderiye’de yaşayan Hypatia felsefe, matematik, geometri ve astronomi eğitimi almıştır. Daha sonra bu alanlarda, ders de vermiştir. Bir Pagan olan Hypatia, günümüze kadar ulaşmış olan sayılı kaynaktan biri olan Yunan tarihçi SocratesScholasticus’un “Historia Ecclesiastica” adlı eserine göre, İskenderiye’nin en önemli iki figürü olan, İskenderiye Valisi Orestes ile İskenderiye piskoposu Cyril arasında anlaşmazlıklara sebebiyet verdiği ve politik işlere karıştığı gerekçesi ile 415 yılında Kıptî Hristiyan bir çete tarafından taşlanarak öldürülmüştür. Yaşanan bu trajik olay özellikle Aydınlanma Dönemi’nde popülerleştirilerek bir Hypatiaefsanesi haline gelmiştir. Kimileri gerçek, kimileri kurgusal nitelikler barındıran bu efsane günümüze kadar ulaşmıştır. 

İskenderiyeli Hypatia’nın hayatı “Agora” filminde sinemaya da aktarılmıştır.

3. Bingenli Hildegard

1098 yılında soylu bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur, hayatının 30 yılını bir kadın hücresinde geçirmiştir. Sonrasında ise rahibelik yemini etmiştir. Almanya’nın Rheinland Bölgesi’nde erkek manastırlarından bağımsız kendi manastırını kurmuştur. 

Mistitizm akımın önemli temsilcilerinden biri olan BingenliHildegard bir azize olmasının yanı sıra 2012 yılında Papa Benedict XVI tarafından “Doctor of the Church” ilan edilmiştir. Bingenli Hildegard’a göre, birçok mistikte de olduğu gibi, Tanrı,insan ve kozmos bir bütündür. Bunu “Scvias” isimli kitabında yazmıştır. Bu eserinin dışında ahlâk üzerine düşüncelerini dile getirdiği “Liber Vintae Meritorum” ve yine insan-kozmos ilişkisini anlattığı “Liber DivinorumOperum” adlı eserleri mevcuttur.

4. Fatma Aliye Topuz

İlk Türk kadın filozof olmasının yanı sıra Türk edebiyatı ve İslam coğrafyasının ilk kadın romancısı da olan Fatma Aliye Topuz, yaşadığı dönemde kadın hakları için savaşmış ve eserlerinde bunu işleyerek günümüze ışık tutmuş öncü bir kadın olarak tarihe geçmiştir. Tarihçi Cevdet Paşa’nın ilk kızı olan Fatma Aliye, 1862’de İstanbul’da doğmuş ve küçük yaştan itibaren iyi bir eğitim almıştır. Fransızca ve Arapça dillerinin yanı sıra tarih, edebiyat, matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi konularında kendini geliştirmiş bir filozoftur. George Ohnet’in “Volonte” adlı romanını, 1889’da “Meram” adı ve “Bir Hanım” rumuzuyla Türkçeye çevirerek kariyerine başlayan Fatma Aliye, bunu takip eden yapıtlarında “Mütercime-i Meram” takma adını kullanmıştır. Ahmet Mithat Efendi ile 1891’de kaleme aldığı “Hayal ve Hakikat” dışında, ilk romanı “Muhadarat”ı, 1892’de “Fatma Aliye Hanım” ismiyle yayımlamıştır. Yazarın bu eseri, kendisinin en başarılı yapıtı olarak gösterilmiştir. Fatma Aliye’nin, 1900’de yayımladığı “Teracim-i Felasife” adlı bir felsefe kitabı da bulunmaktadır. Ayrıca, döneminin dergi ve gazetelerinde yayımlanmış 40’a yakın makaleye imza atmıştır. 1934’te “Topuz” soyadını alan Fatma Aliye, 13 Temmuz 1936’da İstanbul’da vefat etmiştir.

Günümüzde kullandığımız 50 TL’nin arka yüzünde onun portresi bulunmaktadır.

5. İoanna Kuçuradi

Son olarak ülkemizin felsefe alanında çınarı olan hem de dünyada saygın bir akademisyen olarak tanınan İoannaKuçuradi ile bu yazıyı noktalayalım. Prof. Dr. İoannaKuçuradi Rum kökenli Türk felsefecidir. Kendisi Türkiye Felsefe Kurumu’nun Kurucu Başkanıdır. Aynı zamanda Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün kurucusudur. 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Etik Komitesi Başkanlığı’nı yürütmüştür. Kuçuradi, literatürde yer edinmiş kendine özgü bir etik görüşü geliştirmiştir. Başta etik, insan felsefesi ve insan hakları alanında hem kurumsal çalışmalar yürütmüştür hem de telif ve çeviri birçok eser vermiştir. İstanbul Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve son olarak Maltepe Üniversitesi’nde görev almıştır. Hâlihazırda bu üniversitenin Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir; İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin Müdürüdür ve ayrıca UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü ’nün Başkanıdır.

Buse ÇALIK

SANATIN BAŞIMIZIN GÖZÜMÜZÜN ÜSTÜNDE YERİ VAR.

Yaşamın o derin boşluğuna yuvarlandığımızdan beri bizi hayatta tutan yegane şey; yaşama içgüdüsü olmuştur. Yaşamımızı anlamlandırabilmek, kendimizi gerçekleştirebilmek için hedefler, hayaller ve inançlarımıza tutunmaya çalışırız. Kimi zaman ömrümüzü bir meslekte en yüksek mertebeye ulaşabilmek için harcarız. Kimi zaman çocuklarımızın aydın ve özgür bir gelecekte yaşamaları için hayatımızı feda ederiz. Savaşın en şiddetli anlarında kafamıza düşecek olan bombaların bizde yaratacağı sarsıcı korku yerine, sevdiklerimizin hayatları için bilmediğimiz topraklara doğru göç etmeye başlarız. İnsanlık olarak tarihimiz boyunca yaşamaya devam edebilmek için evirilmişizdir, değişmişizdir. Ve bu değişim dur durak bilmeden devam etmiştir.

İnsanlık tarihinde fiziksel yeterliliğimizin yanı sıra kendimizi gerçekleştirip, zihinsel evrimimizi en yüksek mertebeye ulaştırmak için de çabamız eksik kalmamıştır. Bu çabaların en kadimi ve en derini tiyatro sanatıdır. 

Gelişen teknolojik koşullar ve çağın değişiminin getirdiği psikolojik gelişmelerle yeni sanat türleri ortaya çıkmış olsa da, tiyatro sanatı, tüm yenilikleri içine alarak hem en ilkel haliyle hem de en güncel haliyle yoluna devam etmektedir. Bu yolculuk yeni meşale taşıyanlarla, yeni biçimlerle çeşitlenip büyümeye devam etmiştir.

Biz de bu yolculuk duraklarımızın birinde, icra etmeye çabaladığımız sanat gibi kadim olan bir kentte durup, hikayemizi anlattık seyirciye. Bu kadim kentin adı; Diyarbakır’dı. Tarihsel olarak halen halkın içinde güncel olan diğer adıyla; Amed… 

Şehrin antik çağlara kadar ulaşan tarihsel yerleşimi ve halen ayakta durmayı başarmış antik yapılarının yanı sıra, sanki binlerce yıldır hiç dokunulmamış gelenekleri bizi sarıp sarmaladı kısa süre içinde. Bizim en çok merak ettiğimiz şey ise; insanlarıydı.

Tarihi boyunca savaşlarıyla, isyanlarıyla, direnişleriyle destanlara konu olan bir kentti burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar kentin sokaklarına tanklar girmiş, hendekler açılarak savaşın en yıkıcı halini yaşamış bir kentte, savaşı anlatacaktık.

Bertolt Brecht’in ikinci dünya savaşı sonrası insanlara savaşı anlatmaktaki zorluğunu ve biçem değişikliğine iten o itkiyi deneyimledik adeta. Sokaklarında gezerken halen duvarlarında kurşun izleri taşıyan bir kentte biz savaşı nasıl anlatabilirdik ki? Muhabbete daldığımız her esnafın, her dostun dönüp dolaşıp savaşın iç ve dış izleriyle bizi yüzleştirmesiyle nasıl başa çıkacaktık? İşte buydu bizi derin sorguya itip, anlatım dilimizin coğrafyadan coğrafyaya, şehirden şehre, insandan insana nasıl değişebileceğiyle yüzleştiren. 

Bir arkadaşım anlatmıştı, Adana’da bir dizi setinde kavga sahnesi çekilirken, elinde bir bıçakla rol gereği karşısındaki kişiye saldırması gerekiyordu. O sırada setin etrafına toplanan mahallelilerden biri bir anda ortaya atılıp; “kavgada bıçak öyle tutulmaz, öyle tutarsan bıçak elinden düşer” deyip, kısa bir bıçak tutma eğitimi vermişti arkadaşıma. 

Bizim ki de o misal, bizi izleyenler arasında evladını kaybetmiş bir anne, savaşın en şiddetli anını yaşamış bir genç, sahneye atılıp; böyle olmaz, diyebilir miydi?  

Tiyatroyu belki de diğer sanatlardan ayıran ve beni en çok etkileyen yanı da buydu; her şey o anda yaşanıyordu ve seyircide buna dahildi. Müdahale edebilir, oyunun seyrini değiştirebilirdi. Adı üstünde seyirciydi o. İzleyici değildi. Birlikte seyir aldığımız insanlardı onlar. 

Velhasıl kelam, iki gün üst üste çıktık sahneye. Anlattık hikayemizi. Seyretti insanlar, alkışladılar, yorumladılar, oyun sonrası tartıştılar… Fakat bizi tatmin eden en büyük cevabı almıştık seyirciden.

Her ne kadar seyirciyle etkileşim içinde olan bir sanat türüyse de tiyatro, aynı zamanda da tüm insanlığı da bir araya toplayabilen evrensel bir yapıya da sahip. İnsana dair en derin yarayı nerede anlatırsanız anlatın, her insana aynı derecede dokunan bir etkiye sahip.

Oyunumuza pandemi döneminde online sergilenen uluslararası bir festivalde denk gelip izleyen, Gürcistanlı bir seyircinin yorumunda olduğu gibi hem çok farklı hem çok ortak; “Dilinizi anlamasam da anlatmak istediğinizi anladım” demişti. 

Diyarbakır seyircisi de bize bunu öğretti. “Niyetinizi anladık ve alkışlıyoruz” demişti. 

Biz de, derdimizi anlamak için tüm samimiyetiyle oraya gelen Diyarbakır (Amed) halkının derdini anlamıştık. Bizim dekorumuzu taşıyan ve tüm ısrarımıza rağmen taksi ücretini almayan taksici Vahap Ağabeyin dediği gibi; “Sanatın başımızın gözümüzün üstünde yeri var” demişti bize Diyarbakır halkı.

Son olarak bizi büyük misafirperverliğiyle ağırlayan Diyarbakır halkına, Tiyatro Gazetemizin Diyarbakır temsilciliğini büyük çabayla yürüten Murat Fidan’a ve arkadaşlarına, bizi yalnız bırakmayan tüm dostlarıma ve ekip arkadaşlarım; Abdullah Uysal’a, Batuhan Yiğit Atagül’e ve Yusuf Mahmut Çitil’e teşekkürü borç bilirim. 

İyi ki varsınız…

Berat BEYOĞLU

İÇİMDEKİ BAHAR

 Bahar; aylarca karlar altında kalan doğanın, Güneş’in sıcacık bir gülümseyişiyle buzlarının kırıldığı yerden çiçekler açmasıdır. Doğanın uykusundan uyanışıdır; ondandır kuş cıvıltılarının söylediği türküler, binbir çiçeğin etrafı sardığı mis kokular… Aylarca karlar altında kalan toprak Güneş’e açıvermiştir işte kollarını, üşüdüğü günlerden kaçıp Güneş’e sığınıvermiştir. Güneş önce kasıp kavuracak, sonra da terk edip gidecektir; ama bunun bir önemi yoktur. Bir kere gülümsemiştir ve o yetmiştir bahar dallarının çiçeklenmesine! Güzel olan da bu değil midir zaten? Bitişlere ve  gidişlere inat baharı yaşamak,  çiçeklerin mis kokularını içine içine çekerek sarhoş olmak. Her bitiş bir başlangıçtır nihayetinde. Her kışın sonu bahar, her kar tanesinin sonu ise yemyeşil kırlar ve kırların yanında yüreğimizi de çiçeklendiren papatyalardır. İçimizi çiçeklere boğan bu mevsimi insan nasıl sevmez ki? İçi hep bahar olanlara, bir de içindeki karanlıktan kurtulup hep bahar olmak isteyenlere yazıyorum bu satırları. Sizler için bir dilek hakkım varsa da ‘Hep bahar olasınız!’ derim. ‘Nice baharlar görün ki hep çiçek kalsın yüreğiniz!’

 Doğdum doğalı severim baharı. Hatta her bahar yeniden doğarım. Mesela gözlerimi kapattığımda bir sürü anı geçer de gözlerimin önünden ben sadece bir karede, bir Candan Erçetinbestesinde takılıp kalırım. Küçücük bir kız çocuğuyum; sırtımda çanta aklımda ise testler, sınavlar,ödevler… Servis şoförümüz Cevat abi kontağı çalıştırır çalıştırmaz müzikçaların düğmesine basardı. O andan itibaren küçücük servisimizin içi Candan Erçetin’in sesiyle dolup taşardı; kalbimin içi ise bahar çiçekleriyle… ‘Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum? Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?’ derdi Candan. Bizler de dışarıda kar mı varmış ya da leylekler göç etmeye mi başlamış hiç umursamadan: ‘Bunun baharla ne ilgisi var? Tabii ki ben böyle olduğum için bahar!’ derdik. Kar yolları kapatsa, fırtına da çıksa ‘bütün kış dallarımızda tomurcuklar’ olurdu. Yıllar geçti, Cevat abinin yüzü silindi gitti hafızamdan; ama baharı getiren o şarkılar hiç silinmedi ve ben yıllar da geçse ‘bahar geldiğinde yüreği tomurcuklanan’ oldum, her bahar kalbim kır çiçekleriyle dolup taştı. Taşmaya da devam ediyor.

 Baharın yolunu gözlerken bir bir sayıyorum cemreleri; havaya, suya, toprağa… Benim de varsa bir bir cemre hakkım; yüreğime düşsün istiyorum. Sonra etrafı mor sümbül ve nergis kokuları sardığında anlıyorum beklenenin geldiğini. Salıncakta sallanırken en yükseğe ulaşmışım gibi bir his kaplıyor içimi. Bu hisle avutuyorum cemre düşmeyen yüreğimi ve bu his hiç bırakmıyor peşimi. Takvimin mart, nisan, mayısı göstermesine hiç gerek yok; baharı hayatına getiren de insanın kendisidir. Tıpkı mutluluk gibi! ‘Hep bahar olmayacak, baharı sen getireceksin!’ ‘Hep mutluluk olmayacak, sen mutlu olmayı bileceksin!’ diye kendi kendime emirler yağdırırken buluyorum kendimi. Salıncakta sallanıp ‘Daha yükseğe!’ diye bağıran yüreğime ‘Büyü!’ diyorum böyle böyle ‘Büyü de mutlu olmanın da hep bahar olmanın da bir yolunu bul!’ Sonra bir şiir dizesi çıkıyor karşıma. ‘Tüyden hafif olurum böyle sabahlar’ diyor Orhan Veli, şiirin dizelerini okuyunca ‘Sanki beni tanımış da yazmış!’ diyorum içimden. O günden sonra bahar sabahlarında; karşı damdaki güneş parçası, içimdeki kuş cıvıltıları ve şarkıların yanında Orhan Veli şiirleri de eşlik ediyor bana. İçime bahar gelmesini istediğim her an bir Orhan Veli dizesine gidiyor aklım. Anlayacağınız beni bir bu güzel havalar, bir de bu dizeler mahvediyor! Keşke her mahvoluş böyle güzel olsa; ama olmuyor…

 Kendime kızdığım, hatta biraz da üzüldüğüm bu yolun sonunda sana seslenirken buldum kendimi. Belki cümlelerim sana ulaşır da içini bahar, yüreğini mutlu etmeye bir faydam dokunur. Bu satırları takip eden bir çift göz, cemre düşmeyen yaralı bir yürek sözüm sana: Her şeyden sakınıp koruyup kolladığın kalbine ağustosun ortasında karlar yağdıracaklar; belki kışların hep sert geçecek, belki hep üşüyeceksin hayatın kuzeye bakan tarafında kalmış gibi; ama bahar illa ki gelecek! Sen yeter ki bir kuşu, bir gülüşü bahane edip çiçeklenmeyi bil, kırıldığın yerlerden bahar dolsun içine! Orhan Veli’nin dediği gibi bizler ‘Eve ekmekle tuz götürmeyi böyle havalarda unutalım’ ; ama içimizi bahar etmeyi hiç unutmayalım.

Esra DOĞRU

DRAMA EĞİTMENİ OLMAK

Günümüzde revaçta işlerden biri de drama eğitmenliği. (Bazı yerlerde liderliği olarak da ifade edilir). Öğrenciolarak katıldığında dış gözün “hem eğlen hem de kazan” mantığında olabileceği bir durum. İlk etaptakursa katılanın “ben bu işi kolaylıkla yaparım” dediğibir sanat dalı. Peki gerçekten de öyle mi? Tabi kidüşünüldüğü gibi değil. Evet, bu işi yapıyorkeneğlendiğimiz gerçekten de doğru. Hem de aynıetkinlikleri defalarca yapıyor olmaya rağmen. Ancakbizim işimiz her yaş aralığındaki farklı durum, konumve beklentilerdeki kişilerin buluştuğu ortak noktaolmak. 

Katılımcı konumundaki; eğitmenin görevi dersinişleyişine zenginlik katmak, tiyatrocunun görevisertifika sahibi olarak bu mesleği icra etmek. Tiyatroile ilgilenmek isteyeninse başlangıç noktası her zamandrama. Aslında daha o kadar çok beklentidenbahsetmek mümkün ki… Sonrasında, “doğru adresneresi?” sorusu ön plana çıkar. Doğru yer neresidir, biliyor musunuz? Katılım sağladığınız sürece çokeğlendiğinizi fark ediyorsanız ve kurs sonundakendinizde bariz olumlu değişiklikler söz konusu iseişte doğru adresi bulmuşsunuz demektir. Hele bir de aldığınız eğitimi çevrenize anlatıp onları da gelmekonusunda kendinizi gönüllü elçi ilan ettiyseniz doğruellere teslim olmuşsunuzdur. Hani sırtınızı sağlamdrama eğitmenine dayamışsanız şanslısınız.

Sedat BULUÇ

ÇOCUKLARIN ERGENLİK DÖNEMİ

Çocukları Ergenlik Döneminde Bulunan Ebeveynlere Tavsiyeler

Bir ayağı çocuklukta bir ayağı ise yetişkinlikte olan ergenlik ne çocukluk ne de yetişkinlik olarak adlandırabileceğimiz bir gelişimsel evredir. Bu dönemde de diğer gelişim dönemlerinde olduğu gibi bireyin dönem içerisinde vermesi gereken bir sınav vardır. Bu sınavın verilebilmesi ve sonucunda bireyin kendi kimliğini sağlıklı bir şekilde edinebilmesi için ebeveynlerin tutumları oldukça önemlidir. Ergenlik psikolojisinin anne-baba tarafından iyi anlaşılması gerekir. Her anne-baba geçmişinde bir ergenlik dönemi yaşamış olmasına rağmen kendi ergenliklerini hatırlayamadıkları için karşılaşmış oldukları “yeni” çocukları kendilerine ürkütücü gelebilir.  Bundan dolayı ebeveynler önce kendi ergenliklerini düşünmeli, bu düşünme işlemini yaparken de ergenlikte bireysel farklılıkların olduğunu ve her bireyin bu süreci farklı şekilde geçirebileceğini unutmamalıdır. Ergenlik döneminde çocukları olan ebeveynler bu dönemde çok fazla zorlandıklarını dile getirirler. Bu dönemde zorluk yaşayan ebeveynler yapmaları ve yapmamaları gereken hususlar konusunda bilgilendirilmelidirler.

Çocukları Ergenlik Döneminde Bulunan Ebeveynlerin Yapmaya Özen Göstermeleri Gereken 3 Önemli Husus

1-İlk olarak, çocuğunuza değer verin ve onun varlığına saygı duyun. Ergen birey, kendisine değer verilmesini ister. Anne-babası veya toplum tarafından kendisine ne kadar değer verilirse o kadar mutlu olur.  Saygı görmek sadece ergen bireyin değil tüm bireylerin hoşuna gider ancak bu dönemde ergene gösterilen saygı onun topluma daha kolay uyum sağlamasına sebep olacak ve bireyin özgüveni artacaktır. Burada dikkat etmemiz gereken unsur ergen bireye hak ettiği saygının gösterilmesidir. Hak etmediği saygının ebeveyn tarafından abartılı şekilde sunulması ergen bireyde çeşitli problemlerin oluşmasına neden olabilir. 

2-Çocuğunuzla iyi bir ilişkiniz ve iletişiminiz olsun. Bireysel geçirilen zamanların arttığı günümüzde iletişimi arttırma ve etkili iletişimi sağlama görevi ebeveynlere düşmektedir. Anne-babalar olarak çocukluk döneminden itibaren etkin iletişim modelinin oluşturulması ergenlik dönemine gelindiğinde bireyin duygu ve düşüncelerini anne-babasıyla rahatlıkla paylaşabilmesine olanak sağlayacaktır. Ebeveyn ve ergen arasında sağlıklı iletişimin kurulması her iki taraf arasında da güçlü bağlar oluşturmuş olacak ve bu güçlü bağlar neticesinde ergen, duygularını ebeveynleriyle zorlanmadan paylaşabilecektir. Böylelikle anne-babalar çocuklarının sorunlarını zamanında anlamış olacak ve olumsuz bir duruma zamanında müdahale edebileceklerdir. Anne-babaların dikkat etmesi gereken nokta çocuklarıyla aralarındaki iletişim zamanını arttırırken yanlarında çok fazla durup onları bunaltmamak olmalıdır.

3-Cinselliği tabu olmaktan çıkarın. Ergenlik döneminde artık kadınlık ve erkeklik hormonları aktif olarak salgılanmaktadır. Cinsel gelişimin oluşturmuş olduğu fiziksel ve ruhsal değişim, ilginin karşı cinse kaymasına ve gençlerin cinsellik konusuna ilgilerinin artmasına neden olacaktır.  Çocuğuyla etkili iletişim içerisinde olan anne-baba cinselliği tabu olmaktan çıkarmalıdır. Ergen bireyin kendisini yakın hissettiği ebeveyniyle bu konuları konuşmasında yarar vardır. Cinsellik günümüzde çeşitli kitle iletişim araçlarıyla sürekli göz önünde bulundurulan ve sıradanlaştırılan bir konu olmuştur. Ergen bu konu hakkında çeşitli mecralardan sağlıksız bilgiler edinebilir. Ebeveynler, tabu haline getirmeden cinsel gelişimi desteklemeli ve genç için bu konuda uygun rehberliği sağlamalıdır. 

Çocukları Ergenlik Döneminde Bulunan Ebeveynlerin Yapmamaya Özen Göstermeleri Gereken 3 Önemli Husus

1-Genç bireye sürekli olarak “seni çok iyi anlıyorum”, “senin ne düşündüğünü biliyorum” gibi sözler söylemekten kaçının. Bu tarz cümleleri kuran ebeveynler farkında olmasalar bile ergen bireyin duygularını bir kalıba sokmuş olurlar. Ebeveynler ergene ne kadara “seni anlıyorum” dese de ergen, ailesinin kendisini hiç anlamadığından şikâyet eder durur. Çünkü ergen anlaşılmak değil tanınmak/fark edilmek ister. Ebeveynlerin, ergen bireyin yaşadığı yoğun duyguları anlaması mümkün değildir bunun için onu anladığınızı dile getirmek yerine onu tanıyın, sınırları ve kapasitesi hakkında bilgi sahibi olmaya çalışın.

2-Çocuğunuzu başkalarının çocukları ile kıyaslamayın. Kıyaslanma, ergen bireyin yetersizlik hissine kapılmasına neden olur. Ergenin öz güveni giderek azalır, kendini her alanda başarısız ve yeteneksiz görmeye başlar. Ebeveynleri tarafından sürekli başkalarıyla kıyaslanan ergen bir süre sonra fikirlerini söylemekten kaçınır ve yalana başvurur. Yetersizlik hissine kapılan ergen, kıyaslandığı kişilerden farklı bir birey olduğunu ebeveynlerine kanıtlamak için sigara, alkol ve madde kötüye kullanımı gibi çeşitli yollara başvurarak kendini göstermeye çalışır.

3-Çocuğunuzu potansiyel suçlu gibi görmekten kaçının. Ergen bireyin artık büyümüş olması ve fiziksel bir özgürlüğe kavuşması anne-babaları tedirgin edebilir. Artık karşılarında ebeveynlerine bağlı bir çocuktan ziyade yetişkinliğe bir adım daha yaklaşmış, özgürlüğünü çoğu şeyin önünde tutan bir ergen vardır. Ebeveynler ergenin bu değişiminden kaynaklı olarak, onun üzerindeki denetimi kaybedeceklerinden dolayı bir korkuya kapılırlar. Bu dönemde ebeveynler çocuğun mahrem alanlarına saygılı olmalı, onun özel eşyalarını kurcalamaktan kaçınmalı, kendini dedektif çocuğunu suçlu biri olarak görmemelidir.

Yararlandığım Kaynaklar

Abalı, O. (2012). Ergenlik Dönemi ve Ruhsal Yaklaşım, Adeda Yayıncılık

Parman, T. (1998). Ergenlik ve Psikanaliz. Klinik Psikiyatri, 2, 73-82

Yeşim DOĞAN

NİSANDA VEDA

Gittiğinde nisandı.Hatırlıyorum  Rüzgarın ılık ılık yüzüme vurduğu bir Nisan akşamıydı. Mutluluğumu, gülüşümü, heyecanımı da valizine koyup gittiğin bir  akşamdı.  Sebebini, nedenini hiç anlayamadığım bir vedada, geriye kalan sadece yarım bir sevdaydı. 
Gittiğinde nisandı Hatırlıyorum Şimdi sen bir yabancı olmaya giderken hayatımdan ben ise en sevdiğin yemeği, tenindeki parfümü keyifli anlarında mırıldandığım şarkıyı düşünüp bana bıraktıklarına sarılırken, bir taraftan da benden götürdüklerini aradım  gezdiğimiz sokaklarda. Sanki artık ne içtiğim kahveler lezzetli, ne sinemalar keyifli, nede sokağımdaki sırnaşık kediler mutlu. Sen yağmurları şiir zannederdin ya, şimdi ne yağmurlar şiir yazıyor, ne güneş günaydın diyor buralarda. 
Gittiğinde nisandı. HatırlıyorumSeninle aynı şehirde dahi yaşayamayacak olmanın verdiği ağırlığı, kabullenmek hiç de kolay olmayacaktı.Artık aynı gökyüzüne bakmamak, aynı yağmurlarda ıslanmamak, hep eksik kalmak mıydı bu.İskeleden seni bir bilinmeze doğru yolcu ederken, yolda çektiğin valizin tekerlek seslerinin durmasını amansızca beklemek miydi umut.Sen gittin Geride yol kenarına ekilmiş rengarenk sümbüllerin kokusu kaldı burnumda. Halbuki ne çok severdim sümbülleri…
Gittiğinde nisandı. Hatırlıyorum Terk ederken bu mevsimde bu şehri, ele kolaydı hoşça kal demek. Oysa dile kolay, saymadığımız onca yılı arkanda bırakarak, yaban ellerin kokusunu saracak yüreğine ha gayret demek… Sen benim olmaz dediğim hayallerim, ben senin sevmez dediğin yüreğindim. 

Derya ONBAŞIOĞLU

PEKİ SENİN HAYALLERİN VAR MI?

Ben Sevda 35 yaşındayım. Amma şairin dediği gibi hayatınortasında filan değilim, sanki sonundayım. Sanki her şey bitmeküzre benim için. Ya da, ya da artık bitti. Ben uzatmalarıoynuyorum. Hani özgeçmişimizde hayatımız hakkında yazarızya medeni durumu filan, bu hikayede benim özgeçnişim.Medeni durumum evli, bir oğlum var 5 yaşında bense size o günü kadar yani her şeyi burakıp gideceğim o güne kadaryaşananları daha doğrusu yaşanmayanları anlatmaya niyetliyim. Her kes gidenin arkasından konuşur ya, bu sefer olan bitenigidenin ağzından dinleyin istedim. Hayatım da bir kez kimsebeni dinlesin istedim…

1 gün.

Sonra birden alarm çalmaya başladı, amma nasıl çalmak, sankiçalar saat değil de tek başına bir koro mübarek. Ben saatleuğraşırken 5 yaşındakı oğlum Kemal uyanıp gözünü ovuşturarakkapının önüne gelmişti bile. Ben her gün tek başına koro olanalarmın sesiyle uyanır, alelacele kahvaltıyı hazırlar, sonra da kocam Sedat’ı işe yolcu eder, evi toparlar, Kemal’le oynar, kayınvalidem Müşkinaz teyzenin her gün arayıp verdiğidirektifleri dinler, akşama yemek hazırlar, sonra ailecek tv önenegeçer, akşamda neredeyse baygın düşmüş bir halde uyurkalırdım. Amma bu gün öyle bir gün değildi, bu gün sıradan birgün değildi, bu gün farklıydı… 

Gece yarısı telefon çaldı, hayır acı-acı filan değil, gayet normal telefon gibi çaldı. Telefonu Sedat açtı, amma o andan itibarengün normallikten çıkmaya başladı. Sedat’ın çocukluktan beri en iyi arkadaşı olan, Mahir ölmüştü…

Mahir’in bizim hayatımızdakı yeri bir çocukluk arkadaşından da fazlaydı. O aynı zamanda Sedat’ın iş arkadaşıydı. Hem de komşu sayılırız yukarı mahallede oturuyor, daha doğrusuoturuyodu annesiyle. Evlenmemişti hiç. Nedense onun hepkimise beklediğini zan zannediyordum. Aniden  Kemal benikolumdan sürükleyerek televizyonun karşısına götürüyor.  Ekranda yine Tom Jerry’i kovalıyor. 82 senedir olduğu gibi, değişen hiç bir şey yok. Her gün dünyada binlerce insan ölüyor.Amma sadece yakınlarının canı

acıyor.Genellikle kısa bir zaman sonra unutuluyor. 

Aceba Mahir’in ölümü benim canımı

acıttıyor mu? Hayır canın yanmasıyla üzülmek aynı şey değil. Mahir’in ölümüne ben sadece üzülüyordum. İki kardeşi vardıMahir’in her ikisi evliydi. Mahir’se 40  yaşını geçmesinerağmen hiç evlenmemişti.

Belki de beni seviyordu Mahir?  

Ha olmaz mı? Bana aşıktı… O yüzden evlenmedi? Yok olmaz.Mahir hayalleri, mücadelesi olan bir adamdı. O beni sevmezdi. Benim doğru dürüst bir hayalim bile yok. Sahi benim hayalimne?

Kemal benden süt istiyor, mutfağa gidip buz dolabının kapısınıaçıyorum, soğuk havayla birlikte tüm hayallerim sıralanıyorhavaya doğru. Benim ilk hayalim her kesin mutlu olması, sonraoğlumun büyümesi, sonra , sonra…. Dolabın kapağınıkapattığım da elimde süt öylece kalakaldım. Benim kendime aitbir hayalim bile yok. Napmak istediğimi, neriye gitmekistediğimi bile bilmiyorum. Eskiden peki eskiden hayallerim varmıydı? Ne oldu onlara? Birden dışarıda 40 derece sıcak varkenyetmiyormuş gibi kafamdan aşağıya kaynar sular da döküldü.Meğerse benim eskiden de hayallerim yokmuş. Hayır, hayırMahir beni sevmezdi. O eğlenceli, hayalleri olan kadınlarıseverdi. Peki ben neden böyledim? Yani neden benim hiçhayallerim olmamıştı? Birden aklıma geldi, benim hayallerimvardı. Yani daha doğrusu küçükken vardı. Annemle babamınmezuniyyet törenimde birlikte olmasını istiyordum, ne bileyimdiger çocuklar gibi annem ve babamla hayvanat bahçesi’negitmek istiyordum, en azından hep 3’müzü aynı yemekmasasında yemek yerken hayal ediyordum. Amma bu hayalimasla gerçekleşmedi. Biz annem ve babamla hayvanatbahçesin’de, yemek masalarında değil de hep mahkemesalonlarında bir araya geldik. Benim velayetim için sürendavalarda…

Birden gözüm Kemal’e takıldı, uslu uslu kanepede oturup sütiçerek çizgi filmini seyrediyorudu. Onun bu masumiyyeti beniçok rahatlatmışdı. Evet benim hayallerim yoktu belki, ammaonun olucaktı. O büyünce süpermen olucaktı. Derken telefonçaldı, arayan Sedat’tı. Mahirin cenazesini gömdüklerini, birazdan eve geleceğini söyledi.

Tam telefonu kapatacakken birden aklıma geldi, dilimde hemensordu. Sedat senin hayallerin var mı? Konuşma birden bittisanki. Sedat aniden öyle bir sustu ki, aceba telefon kapandı mıdiye ekrana baktım. Hayır kapanmamıştı. Sorumu tekarladım.Sedat senin hayalin ne? Bu sefer sesi geldi, amma hayli sinirlidi:

Sedat: Benimle dalga mı geçiyorsun? Böyle bir sorunun yeri mi şimdi?

Haklıydı, böyle bir durumda bu soru fazla abes kaçmıştı. Ammayine de sanki şu an o sorunun cevabını almadan telefonukapatmayacaktım. Sedat, biliyorum, şimdi zamanı değil, ammabenim için çok önemki lütfen söyle senin hayallerin var mı?

Yine sustu, ben tam ümidi kesip telefonu kapatıcakken sesigeldi.

Sedat: Seni tanıyana kadar vardı…

Sonra da telefonu kapatmış. Kaç dakika, kaç saat öyle kaldımbilmiyorum. Önce onun sözlerine kızdım, sonra üzüldüm, sonraysa anladım, aslında biz ikimizde biribirimizin hayalleriniyok etmiştik. Biz sırf etraftan onay görmek için, her kesin örnekgösterdiği aile olmak için evlenmiştik…Her gün aynı şeyleriyaparak kendi karı-koca sorumluluklarını yerine getirerekkendimizi mutlu sanmıştık, evet belki de her kes tarafındanonaylanmak hissi bazı sahte mutluluklar veriyordu bize? Ammagerçek heyecan ve hayallerimizi bu yolda kaybetmiştik.Kemal’in beni dürtmesiyle kendime geldim, acıkmıştı. Oturduğum yerden kalktım ve örnek bir anne, iyi bir eş gibi tümhayallerimi, pardon benim hayallerim yoktu, hayallerimin olmaihtimalini mahv ederek mutfağa köfte kızartmaya gittim… 

Bu başkaları için sıradan bir andı, aslında gerçekten de sıradanbir andı. Amma benim için sonun başlangıcıymış, sonradanöğrenicekdim…

Dilara ZAMANOVA

YALNIZLIK

Perdeyi araladım,
güneşin doğuşunu izledim,
oturdum bir demlik çayı
bitirdim.
Balkondaki ıtır çiçeğin kokusu
burnumda tütüyordu.
O, mükemmel bir kokuydu
yüreğim ağzımda
çıt çıkarmadan oturuyordum.
Ayağı kırık ahşap sandalyede
güneşin içeri girişini gördüm.
Sıcaklığıyla aydınlığıyla
uyandırıyor uyandırıyor
sessizliğimi
gelen keman sesi
perdeyi aralayan güneş
yüzüme çarpmasıyla sıcaklığını hissettim,
çaresizliğin dibini yaşadım,
gölgemi görüp perdeye kızdım,
taşıyamadığım gölgem yüzünden
Tanrım ben nasıl bir suç işlemişim
bu nasıl bir yalnızlık…
bir iç çektim o kadar derindi ki
nefes almaya üşendim
işte işte böyle bir yalnızlık.

Ömer KIRMIZI

BİR MERHEM ET, BİN MERHAMET!

Sunar diye canlılar, karşılıksız bir sevgi,

Son yıllarda insanlar, birer melek kesildi,

Oysa çağlardan beri, Atalarım kurdu hep,

Tarihi yapılarda; milyonlarca Kuş evi…

Hiç şüphesiz insanoğlunun en güzel tasarımlarından biri olan Kuş Köşkleri(Kuş Evleri)öncelikle merhametin sonrasında ise Osmanlı’nın zerafetini yansıtan Türk–İslâm sentezinin bir uzantısı olarak, şanlı tarihimizi yansıtan mimari eserlerdir.Eski Osmanlı şehir evlerinde, insanlarla birlikte yaşayan leylek, güvercin, kumru, kırlangıç ve serçe gibi kuşlar, kutsal kabul edilmiş, onlara köşkler yapılıp vakıflar dahi kurulmuştur. 

15. yüzyılda klasik Osmanlı mimarisiyle paralel şekilde sayıları artan bu minik evlerin örneklerine Osmanlı öncesi dönemlerde  az da olsa rastlanıyordu.18. yüzyıl öncesinde daha basit inşa edilirken, 18. yüzyıldan sonra ince bir estetiği yansıtan, konforlu yapılara dönüşmüşlerdi.

Yapımlarının 19. yüzyıla kadar devam ettiği bilinir. Bu yapılar kuşların vahşi hayvanlardan korunmasıiçin ve onları rahatça beslemek amacıyla yapılmıştır. Bazı durumlar dışında binaların en çok güneş alan cephelerine, erişilemeyecek yükseklikteki saçak altlarına yerleştiriliyor, yağmur, kar, fırtına, çamur ve yakıcı güneşten korunmaları için geniş saçakların veya büyük profilli kornişlerin konsollarının altları yapılıyordu.

Konya İnce Minare, Kayseri Kutlu Hatun,

Kışın o ayazında, nerde kalır biçare?

Örtülmüş her yer karla, giremezse oraya;

O beyninle bilir ki, cansız düşer yerlere….

Kuş köşklerini tasarlayan ecdadımızın hayvanlara göstermiş oldukları hassasiyet bununla da sınırlı değildir elbette. Mesela, Bursa’daki hayır evleri, kuş köşklerinin ilk yapıldığı yer olarak örnekgösterilebilir. Bunun yanı sıra Bursa Leylek Hastanesi’nin ve Üsküdar Kediler Hastanesi’de o dönemde kurulmuştur.

Bu minik köşklere dönecek olursak; evlerin görünür yerlerine yapılıp adete bir dantel gibi ince ince işlenmişlerdir. Bazıları binalara sonradan eklenmiş, bazıları da yapıyla birlikte inşa edilmiştir.

Kuş köşklerinin bulundukları yapıları şöyle sıralayabiliriz; binalar,evler, köşkler, saraylar, camiive mescidler, medreseler, hanlar, kütüphaneler, türbeler, köprüler, çeşmeler, darphaneler gibi dini ve sivil mimari yapılar.

İşte Balkanlar ‘ da Aydos, Sultan Bayazıd Veli,

Caminin saçağında, devinir rüzgâr gülü,

Kimi Eyüb Sultan ‘ da, kimi eski hanlarda,

Ataların eline, nasıl sığınmış tümü…

Hayal ürünü olarak kabul edilen bu sanat eserinde pencereler, saçaklar, kubbeler, balkonlar, cihannümalar, alemler,sütunlar gibi yapı unsurlar bulunuyor. Olağanüstü taş işçiliğine sahip, dinî mimariden sivil mimariye pek çok yapıda ve birbirinden farklı güzellikte inşa edilmiş olup Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan eserlerde görülen Kuş köşklerine İstanbul başta olmak üzere Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar bir çok yerdeki yapılarda rastlanıyor. Kuş köşklerine ülkemizin her bir köşesinden örnekler gösterebiliriz. Günümüze kadar bizlere sağlam bir şekilde ulaşmış kuş köşklerinin en güzellerine örnek verelim;. Nevşehir Kurşunlu Camii Kütüphanesi, İstanbul’daTaksim Maksemi, Üsküdar Ayazma Camii, Lâlelideki Sultan III. Mustafa ve III. Selim türbesi, SelimiyeCamii ve Eyüp Şah Sultan Mektebi ile Kayseri Şeyh İbrahim Tennurî Çeşmesi’dir.

Kabartması yer almış, Kazlıçeşme taşında,

Sanki ‘ Guguk! … ‘ der size, Kavaklar ‘ ın başında,

Ataların hizmeti, döner asırlar sonra,

Ve bir bereket olur, Biz Türkler ‘ in aşında….

Nevzat Bilgiç

Edirneye Şiirler

Kitabımdan alıntı.

Sümeyye GEDİZLİ

GÜZELİM, GÜZELSİN, GÜZELİZ

Şüphesiz ki insanlık tarihinin en başından beri, hangi toprakta yaşanıyorsa yaşansın erkek ile kadın arasındaki farklar bir dünya meselesi olmuştur. Bir elin parmağını geçmeyecek sayıda konu dışında ne erkek ne de kadın birbirini insan nazarında görmek hususu bir yana dursun, hepimiz olayları mutlaka bir erkek bir kadın meselesine döndürmekte ustalaşmışız.

Bu meselelerin en çok öne çıkan olgusu ise insanların “görsel” özelliği olmuştur. İnsanların evrimsel gelişim süreçleri, başarıları, keşifleri, dünya elementlerini kullanma şekilleri, teknolojik gelişiminin bile her zaman önüne geçen “güzellik, görünüş, şekil ve buna bağlı arzu” insanların ilkel arzularına hizmet etmiş. Erkeklerin görsel algısı, kadının dış görünüşü ve güzelliği üzerinde çok etkili olmuş olsa da, kadınların erkeklerin görünüşü üzerinde etkisi hiçbir zaman olmamıştır. Hiçbir dönem, kadının en kutsal özelliği olan doğurganlığı bile, ondan istenen güzellik algısını bastıramamıştır. Yaşadığımız bu çağ erkeklere bir güzellik modası yüklese de yine sektörel olarak bile her zaman kadın güzelliği üzerinde çalışılmıştır. Tarihin hangi çağına dönersek dönelim ya da hangi toplum kültürüne dönersek dönelim her zaman püf noktalar, reçeteler, renklendirme ve makyajlama yöntemleri kadınlara sunulmuş, erkeğe ise birkaç kültür dışında bir sorumluluk yüklememiştir.

Örneğin, Yunan mitolojisinde kadınlar için yüzün beyazlatılması, saçların sarartılması ve kaşların boyanması çok önemliydi. Bu maddeleri üreten kişiler, özellikle cilt için zeytinyağına beyaz kurşun ekler ve çoğu kadının kurşun zehirlenmesine yol açarlardı. Ama buna rağmen kadınlar kullanmaya devam eder ve tabir-i caiz ise birer “Yunan Tanrıçası” olmaya çalışırdı. 

Muhteşem Mısır’a dönüp baktığımızda belki de güzelleşme ve bakım kavramında en çok etkilenen kültürün bu yer olduğunu görüyoruz. Nefertiti gibi kraliçeler için bakım o kadar önemliydi ki, en düşük sınıfta olan vatandaşlara dahi bakım yapabilmeleri için zeytinyağı sağlanırdı. Ünlü Kleopatra, güzellik sırları ve makyaj sanatı üzerine parşömen üzerine reçeteler yazdırmıştı. Eşek sütü ile karıştırılan timsah gübresi, Kleopatra tarafından yüz maskesi olarak kullanılırdı. Yanaklar ise, kil ve ezilmiş böceklerin bir karışımı kullanılarak kızartılırdı. Ve yine en tehlikeli madde olan kurşunu, Mısırlılar da göz kalemi yapmak için kullanmışlardı.

Japon tarihinde yine beyaz porselen bir cilt ile kırmızı dudakların ön plana çıkması ile Geyşaları görüyoruz. Geyşalar, kaşlarının tamamını cımbızla alır ve kalın olacak şekilde boyarlar; asidik bir çözeltiye batırılmış oksitlenmiş demir dolguların bir karışımını kullanarak dişlerini karartırlardı. Bu kadınlar ciltlerini, bülbül dışkısıyla temizlerdi. Kuş dışkısındaki aktif kimyasal, cildi temizleyen ve gençleştiren guanindi. Japon kadınların güzelliği genelde saç uzunluklarına göre değerlendirilirdi. Ve ideal uzunluk bellerinin altında kabul edilirdi.

Bizim tarihimize dönersek Türk toplumunda diğer tüm medeniyetler gibi güzellik ve bakım algısı kadınların heybesine yüklenen bir mecburiyet gibi algılatılmıştı. Meşrutiyetten erken Cumhuriyet dönemine geçişte işler yoluna giriyormuş gibi gözükse de erkeklerin önemli bir kısmı alışkın oldukları gibi kadınların işlerine karışmayı sürdürerek güzellik algısını kendi arzularına göre yönetmeyi sürdürdü. Dönemin yazılı basınında bu durumu yansıtan, erkeklere kadınların nasıl olması gerektiğini soran önemli anketler bile bulunmaktaydı. Bu anket sonuçlarını yine yayınlayarak erkeklerin kadınlarda aradıkları yedi noktayı da yazmayı ihmal etmemişlerdi. “Biçim, diş, elbise, el, ayak, saç ve yüz.” Gel gelelim yine günümüzde hâlâ tüm gazetelerin, dergilerin yaşama ve gündelik hayata dair eklerinin, “sağlık ve güzellik” ekleri olduğunu kimse inkar edemez sanırım.

Tarihin erken zamanlarında erkeklerin dış görünüşünde bir değişikliğe, bir öneriye kapalı olan zihniyet nasıl da değişerek günümüzde algıların değişmesine sebep oluyor. Erkeklerin boyu, kilosu, saç şekli, sakal biçimi, dişleri, elleri, ayakları hiçbir zaman kadınların tercihlerine ve arzularına göre şekil değiştirmemişti. Ama değişen zamanla bugün erkeklerin de bu biçim ve bakım önerilerine kapalı olduğunu kim söyleyebilir?

Lakin bu kadınlara biçilen en büyük güzellik paydası tarihin her döneminde düzene aykırı arzularıyla karşı gelen kadınlarla da süslenir. Erkekler kadınların görseldeki halleriyle son derece ilgili yorumlar yapıyorlar, mesela kadınların saçlarının kesilmesine “salgın” gözüyle bakıyorlardı. Eğer bir kadın saçını kesiyor ise, hem muhafazakarların hem de batılılaşma yanlısı erkeklerin hoşuna gitmiyordu. Buna karşı saçın kesmek isteyen kadınlara mecralarda nasıl saçlarını toplarlarsa kısa görünebilir önerileri ve arkadan saç bağlama yöntemleri öğretilirdi. Bu şekilde kadının saçlarını kesmesi önlenerek salgın hafifletilmiş olurdu. 

Bizim saray kültürümüzde kadınların güzellik algısında mutlaka gül ürünleri yer alıyor, yüzlerini beyazlatmak için limon suyu kullanılıyordu. Zeytinyağının tüm kültürlerde olduğu gibi Türkler içinde kullanımı çok önemliydi. Güzel kokmak tüm bakımlardan çok daha önemliydi saray kadınları için. Dünyada parfüm kullanımını halka en çabuk indiren kültür şüphesiz bizim kültürümüzdü. Alkolsüz ve gerçek çiçek özlerinden hazırlanan parfümlerin bir damlası ile gün boyu misler gibi kokarlardı. En çok tercih edilen kokular ise amber ve miskti.

Yakın tarihe geçişte, güzellik önerilerine devam eden erkekler konusunda en bilinen kişi, hayata 1912’de gözlerini kapatan Ahmet Mithat Efendi’ydi. Kendisinin güzellik sırlarından oluşan “Kadınlarda Güzelliği Arttırmak ve Korumak” adında iki bölümlük bir yazı dizisi yayınlamıştı.

Mithat Efendi bu yazısında kadınlara yüz, saç ve vücut güzelliğini korumak için yazdığı bu yazısında açıkça güzelliği kadınlara ait bir mesele olarak tanımlar. Erkeğin ise akıl, cesaret, zenginlik ve çalışkanlık gibi konularda uğraşması gerektiğini, ailesinin geçimini sağlamak için zamanını çalışarak harcaması gerektiğinin altını çiziyor.

Onun yazdığı yazılardan, güzellik için ilk şart yüz kıllarından arındırılması gerektiğiydi. Ama bunun için ağdalama tekniklerini hiç önermemiş yapılan tüy dökücü kremler kullanılması gerektiğini söylemişti. Ve güzellik listesini yumuşak dokulu kusursuz bembeyaz bir cilt ile pembe yanaklar, beyaz dişler, koyu renkli kaşlar, parlak uzun saçlarla tanımlamasını bitirir.

Yine yüzü beyaz gösteren fondötenlerin piyasadaki kaliteli olanlarını tercih edilmesi gerektiğini, yüze gül suyu, bal, zeytinyağı, salatalık sürmelerini önerir. Siyah noktalar için detaylı bir uygulama tarifi verirken, saç için ise karakulak suyu ile yıkanması gerektiğini, gül ve yasemin kremleriyle bakım yapmalarını, sığır iliği ile maske yapmaları gerektiğini detaylıca tarif etmişti. Kaşları boyamak için defne yaprağını biraz yakarak boyanabileceğini, aynı yaprağı iyice yakarak kül halinde gül kremiyle karıştırıp rastık olarak kullanılmasını önermişti.

Kültürler, çağlar ve devrimler bize farklı ve sıra dışı güzellik ve bakım rutinlerini göstererek bizi hayretler içinde bıraksa da, kadınlar tarih boyunca cilt, saç ve vücut bakımlarına ve genel olarak nasıl göründüklerine dair farklı bir arzu duymuş, çokça da çaba göstermişti. Sadece erkek egemen fikirlere boyun eğmek yanı sıra, kadınların da delicesine tüm ilgisinin güzellik konusuyla ilgilendiğini kimse inkar edemez. Gelecekte bu algıların nasıl değişebileceğini bilmemekle beraber, bu gizemin merak uyandırması da hepimiz için kaçınılmaz olduğu kesin.

Her ne kadar bu formüllere takılsak da, biz yine de gerçek güzelliğin, dünyaya güzel bakan kalplerde olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Zeynep DEMİR

KÜÇÜK RAFLAR

İnsan ilk oluşumunu ve benliğini doğduktan itibaren biçimlendirmeye başlar. Küçük insan kendini oyunlar ile anlamaya çalışırken yetişkinlikte bu süreç bir hayat sahnesine dönüşür. Çocuktaki oyun hali; hayal ile gerçek arasında gidip gelen ve yaratıcılığı süsleyen bir zaman dilimidir. Yaratıcı bir zihin, hayal gücüyle desteklendiği sürece değişimle gelişim gösterecektir. 

Çocuğun doğuştan gelen özgür ruh hali, oyunun evrenselliğini temsil etmektedir. Oyun; kültürel sınırların dışına çıkarak çocuğun kendi olarak kalmasında etki göstermiştir. Halbuki ilkel zamanlardan beri oyun, insanın doğaçlama yaşadığı anlardan biridir. Zamanla toplumlara göre farklılık gösterip kendi özgü şekillere sokulmuştur.

Antik dönemden önce oyun; ilkel insanın ilk gösterdiği davranış biçimlerinin birleşmesi ile oluştuğu, hayvanların gösterdiği içgüdüsel tepkilere benzetilmektedir. Zamanla merak kediyi güçlendirir düşüncesi benimsenmiş ve oyun içindeki sorgulamalar felsefi bir zemin yaratarak oyunun entelektüel gücünü ortaya çıkarmıştır. Oynayan insan, sorgulayan bir birey ve emek veren kişi şekilde Maslow’un hiyerarşine benzeyen bir piramitle sahneye çıkar. 

Tarih içerisinde ilkel ve antik dönemlerden sonra gelen makineleşme süreci, manevi olarak insanı benliğinden uzaklaştırsa da bu girdaptan kurtulan birçok yaratıcı figür sanat ile günümüze ışık tutmuştur. Beşeri bilimlerde; edebiyat, tarih, felsefe, müzik, görsel sanatlar gibi alanlar sanatı tarih boyunca beslemiş ve gelişimine katkı sunmuştur. Oyunun gelişmesinde ve çeşitlilik göstermesinde önemli roller oynamıştır.

Oyun insanda merak ve keşfetme duygularını canlı tutan hayali bir evren yaratır. Sadece görünen dünyayı değil çocuğun kendine yaratabileceği, değiştirebileceği bir dünyayı görmesini sağlar. İplerini kendi tutabildiği bir kuklanın özgür ve mutlu olabileceğini düşünür. Oyunun kurallarını kendi belirleyen bir çocuk özgüven sahibi olarak toplumungelişimine sağlıklı bir şekilde katkı sunar.

İnsan davranışları ile oyun sürecinde yaratılan enerji, yaşama karşı bir prova niteliğindedir. Çocuk daha başlardayken olaylar karşısında küçük roller alıp nasıl oynaması gerektiğini öğrenir. Yaşamı duygusal çağlara ayırırsak içinde hep farklı roller barındıracaktır. 

​Doğanın bir parçası haline gelmek ve oyunda kalmak hayata uyum sağlayabilmenin koşullarından biridir. Vahşi yaşam tüm davranışları en içten şekilde üretmişken zamanla duygusal birikimler insanın kendini maskelemeye çalıştığı bir evren haline dönüşmüştür. Bu nedenle oyun insanın duygusal durumunu dengelemekte kullandığı önemli araçlardan biri olmuştur.  

Oyun; çocuğun kendini anlaması, tanıması, anlamlandırmasını güçlendirerek kişilik oluşumunda etkili olacaktır. Kendine yarattığı evren, istediği dünya ve olmak istediği kişi hakkında ona bilgi verecektir.  Oyundan tiyatroya geçişin kendini anlamlandırma karmaşasından beslenmesi de bu duruma paralellik gösterir. Çünkü oyun ve tiyatro kendini anlatma, yaratma sürecinden filizlenmiştir. Oyunda gözlemlenen davranışlar çocuğun içinde yarattığı mizacın tohumlarını saklamaktadır. Evrendeki gerçeklikten uzaklaşarak kendine bir yeni düşünceler edinme potansiyeli bulur. Düşüncelerin biçimlenmesiyle doğaçlama gerçekleşen oyunlar, psikolojik ve sosyolojik açılardan davranışların şekillenmesi çocukta karakter oluşumunu etkileyecektir. 

Oyuncu için oyundaki kurallar ve amaçlar devamlılığı getirir. Oyuncu oyunda farklılıklardan yararlanarak tercihlerini fark edip özgürleşmeyebaşlayacaktır. Oyuncunun en büyük hedefi, kendi kurabildiği oyunda kalmak ve bağımsızlık hazzını yakalayabilmektir. Tüm oyun kurucuların ne kadar mutlu olduğuna bir bakın. Gerçekten kendi hayatına çocukken egemen olmaya başlayan bir birey ilerde toplum için ne kadar etken ve değiştirici bir güce sahip olacaktır. 

Bu nedenle oyun ve hayal gücü bir çocuğun ruhunu oluşturan parçaları olmaktan çıkıp, başkalarını anlayan ve iletişim gücünü artıran iki önemli araçtır. Merak ve keşif duygusu, yaşam sevinci ve canlılığın devamı için hep önemli kalacaktır.

Merve ULUS

KALPLERİN KONUŞMASI

Benden sana

Seni çok özlüyorum. Bizi çok özlüyorum. Güvenmeyi, birbirimize ait olmayı, biz olmayı çok özlüyorum. Aklımda bir şeyler olmadan, korkmadan sana bakabilmeyi. Yüzüne baktığımda göğsümün uyuşması senelerdir hiç değişmedi. Bu yüzdendir en ufak şeyde canımın böylesine yanması. Üzülmekten çok korkuyorum. Pişman olmaktan ve hata yapmaktan çok korkuyorum. Kötü şeylerden korkarak uyuyorum, bir kaç saat uyuyup aynı berbat hisle uyanıyorum. Aşk böyle mi hissettirmeli? Mutlu olmak, birbirimizle yetinmek bu kadar zor mu? Beni harcamandan korkuyorum. Peşine sürüklenip sonra mendil gibi kenara atılmaktan… Başka bir kadın dahil olduğunda uzaklaşmandan. Hep benim ana karakterimdin bende senin ana karakterin olmak istedim. Ne yapıyorum da olmuyor, yetemiyorum bilmiyorum. Tüm sevgimi, bedenimi, aklımı, hayatımı her şeyimi verebilecekken bile yetememekten yoruldum… 

Ben neden sana yetemedim? Neden bir tek benim varlığım sana yetmedi? Hep çok sevdim, hep çabaladım senin için, bizim için. Neden yetmedi? Neden bu kadar çabuk kaybedilebilir gördün beni? Şu nedenlerimin cevabı olsa belki huzura ereceğim. Hislerimi, kalbimi paylaşabilmeyi, uzun uzun konuşabilmeyi istiyorum seninle. Her şeyi sadece seninle konuşmak istiyorum. O kadar uzaksın ki…Anlamıyorum nasıl hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak olabildiğini. Ne yaşanırsa yaşansın günün sonunda tek istediğim sana sarılıp uyumak ve sabah kollarında uyanmak. Bana karşı bunları hissedebilmeni çok istedim. Birlikte çok mutlu olabilir başka kimseyi düşünmeyebilirdik. Hayatımda sana karşı bunları hissetmek istemediğim çok dönem oldu. Sanki tarih tekerrür ediyor gibi. Bundan da çok korkuyorum. Ve bunları hissetmemeyi başardığım bir dönem de oldu. Hatta baya başarılıydım da. Ama bu kez sen, senden hep istediğim o ilgiyi ve sevgiyi bana o kadar güzel verdin ki… Hayatım boyunca beklediğim şey gelmiş gibi kabardı içim. His olarak her şey en baştan başladı benim için sıfır noktasına döndüm. Ama seni affettiğim için kendimi affedemedim. Çok hata yaptım. Kendimce vicdan rahatlattım. Bunu yaparken o kadar sadece sana aşıktım ki kabul etmesem de. Bu bana daha çok hata yaptırdı. Evet duyabiliyorum bunlar benim sorunum değil dediğini… Öyle ama. Beni kendine sen bu kadar aşık ettin. Bana aşkının sevginin en tatlı hallerini yaşatıp sonra bunları bir anda çekip benim aklımı şaşırmama yol açtın. En ufak bir keskin bakışına üzülüyorum bunu sen yaptın. Sen benim bebeğimsin ve seni her şeyin ötesinde hâlâ saf bi sevgiyle seviyorum. Sana konuşamadıkça kalbim çok acıyor nefesim kesiliyor hep boğazımda düğümler var. O yüzden belki rahatlarım diye yazıyorum. Bilmiyorum belki bir gün okursun. Belki bir gün çocuklarımız olur ve çok mutlu bir aile oluruz. Ya da bambaşka yollara gideriz. Bir şeyi çok iyi biliyorum ki sen bana ne yaparsan yap ben yolumu senden ayrı çizemiyorum. Seni sevmemek için uğraşıyorum ama seni sevmeyi bile çok seviyorum. İçim kabarıyor yüzüne bakınca mutlu oluyorum. Seni sevmek beni mutlu ediyor. Herkes sana her şeyi verebilir ama kimse böylesine güzel bi sevgi veremeyecek. Bende kimseyi böyle sevemem. O kadar mutlu olabiliriz ki birlikte o kadar iyi biliyorum ki bunu ah keşke anlatabilsem. Başka kimseyi aramadan. Birbirimizin olursak gözüm senden başkasını görmez bunu biliyordun. Keşke seninkiler de görmese. “O benden başkasını aramaz” şu cümleyi kurmayı çok istedim. Sen benimsin demeni özledim. Ama sen bunu dediğini hatırlıyor musun onu bile bilmiyorum. Şu cümle bile tüm yazdıklarımın özeti aslında.

Senden bana

Seni çok seviyorum. Kendimce kabul edemediğim noktalarda bile sevdim. Bunu sana gösteremediğim noktalarda hep pişman oldum ama bende böyleyim. Unutuyorum. Bu seninle değil benimle alakalı. Sen bunu göremesen de sen senelerdir hep benim hayatımın ana karakterisin. Seni kaybetmekten öylesine korkuyorum ki aslında sana bunları gösterebilmek ikimizi de mutlu edecekken senin uçup gitmenden korktuğum için bunu gizliyorum. Hep aklımdasın. Başkalarını aradığımı sansan da aslında hepsinde biraz biraz seni arıyorum. Kendimce ego savaşı veriyorum. Aslında içten içe çok iyi biliyorum sadece senin olduğumu. Ama böyle görmedim etrafımdakiler hep başka kadınlarla olurken bunun tadını merak ettim. Bağlanmaktan korktuğumu düşünürdüm ama senin olma duygusunu o kadar çok seviyorum ki. Bu dünyadaki tek kadın sensin benim için. Sevdiğim kadın sensin. İlerde kurmak istediğim ailemin baş kahramanı sensin. Seninle her sabah kahvaltıya otursam bir ömür sıkılmam. Her gece yatağa sarılarak girsem bir ömür seninle oldugum için şükrederim. Hayallerim hep seninle. Seni hiçbir zaman kaybetmek istemiyorum hep hayatımda ol ve hep hayatımın baş kahramanı ol. Seninle olmak beni bu dünyadaki en mutlu adam yapıyor. Şimdiye kadar gösteremediğim için çok üzgünüm.
Seni seviyorum.

Aslı AHMETOĞLU

Tebrik Telefonu 🚲📱👏🏻✌🏻

Dergimizin Kurucusu ve
Genel Yayın Yönetmeni Sinan Demir, edebiyatımızın gözde şairi Haydar Ergülen’i telefonla arayarak Kırmızı Kedi yayınevinde yeni çıkan ’40 Yıl Karşılığını Bulamamış Sorular’ kitabı için iyi dileklerini ve teşekkürlerini sundu. Haydar Ergülen hocamızı tebrik ediyor başarılarının devamını bekliyoruz.

Edebiyatımızın değerli şairi Hilmi YAVUZ ile çok özel bir röportaj yaptık!🚲📰☕️


Hilmi Bey şu an üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?


Şöyle, elbette var, benim 1990’lı yıllarda yayınladığım anlatılar var (Teormina, Fehmi K.nın Acayip Serüvenleri ve Kuyu). Üç anlatıyı aşağı yukarı 30 yıl geçtikten sonra şimdi yeni bir anlatıyla yayımlıyorum, anlatıyı bitirdim aslında fakat temize çekerken yeniden yazma işlemi yürürlüğe girdi, o yüzden bir hayli vakit alıyor. Ama yani anlatı üzerinde çalışıyorum.
Sizi en çok etkileyen şiirler nelerdir?
Kendi şiir kitabım konusunda herhangi bir tercihte bulunmam, bütün kitaplarım yazdıklarımın en iyileridir. Gerek Türk edebiyatı gerekse dünya edebiyatı konusunda tabii kitaplardan değil şiirlerden söz etmem mümkün olabilir yani bir kitabı bütünüyle değil, ama bir şairin bir ya da iki şiirinden söz edilebilir. Örneğin bir Yahya Kemal ‘Erenköyünde Bahar’ şiirinden, ‘Haşimi
Şafakta’ şiirinden ya da Cemal Süreya’nın ‘Gül’ şiirinden söz edilebilir. Behçet Necatigil’in ‘Çıkmak’, ‘Solgun Bir Gül Dokununca’ ya da ‘Nilüfer’ şiirinden söz edilebilirim. Kitaplardan değil, kısaca bir daha söyleyeyim sevdiğim şiirlerden söz edilebilirim. Batı şiirine gelince benim çok sevdiğim ve benimsediğim, önemsediğim bir Fransız şair var Charles Baudelaire, onun ‘Kötülük Çiçekleri’ kitabı var o kitap birkaç defa Türkçeye çevrildi. Ama asıl harf devriminden önce yani 1928’de eski harflerle yapılmış çevirisi var. Ali Sandal ve İsmail Hakkı Bey’in yaptığı 1927 yılında bir çeviri var. O çeviri eski harflerle yani Osmanlıca diliyle öyle söyleyeyim yaptığı çeviriyi ben Latin harflerine aktarmıştım. Yeni harflerle aktarmıştım. O, 2000’li yılların başında Ankara’da basılmıştı. Kitap bitmişti yani şimdi yeni basımı yapılıyor. O derinlikle kördüm Ali’nin yani Ali Sandalın çevirisinin benim tarafımda Latincesine çevrilmiş versiyonu öyle söyleyeyim onun yeni basımı için yeniden eski harflerden karşılaştırma yapıyorum. Bir yanlış yapmayayım. Okuma hatası yapmayayım diye o dönemin şiirlilerini baştan aşağı seviyorum.


Hilmi Bey ilk yazdığınız yazıyı veyahut şiiri hatırlıyor musunuz?


Lise birinci sınıfta yazdığım bir şiir vardı. Birinci sınıfta kendi el yazımızla Mito Fanzin adlı bir dergi çıkartmıştık. Orada yayınlanmış olmalı 1951 yılında, adını hatırlamıyorum. Basılı ilk şiirim yine okul dergisinde ama bu kez matbu yani basılmış olarak 15 Aralık 1952 çıktı. Şiirin adı Sabahların Türküsü idi.


Hilmi Bey yazmak sizin için ne ifade ediyor?


Evet yazarlar genellikle bu konuda standart cevap verirler Sait Faik’ten bu yana verilen yanıt yazmasaydım çıldıracaktım böyle söyleniyor. Sait Faik bizim için iyi bir başlangıç yaptı. Yani bu
soruya standart bir cevap verilmesini sağlamıştı. Kendisine teşekkür ediyorum.


Biz de edebiyatımızın değerli yazarı Sait Faik Abasıyanık’ı büyük bir saygıyla, hayranlıkla ve özlemle anıyoruz.
-Sinan Demir,


“Yazmasaydım çıldıracaktım.”
-Hilmi Yavuz

Hilmi Bey, bazı yazarlar ve şairlerin belli dönemlerde yazıyı bıraktığı olmuş hakeza sizin de öyle bir döneminiz oldu mu?


Zorunlu olarak evet şundan dolayı; 1957 yılında üniversitede hukuk fakültesinde öğrenciyken babam emekliydi ve sadece emekli maaşıyla yetinmek zorunda kalan bir aileydik. Çalışmak zorunda kaldım. Evin geçimine katkıda bulunmak için gazeteci oldum. 1957 yılından 1963 yılına kadar edebiyatla uğraşmayı ister istemez yani yazma anlamında bırakmak zorunda kaldım. Öyle yedi yıllık bir dönemim var. Yazı yazdım ama haber yazısı yazdım.


İkinci Yeni akımda sevdiğiniz ve beğendiğiniz şairler var mı?


Elbette var, tabii başta Cemal Süreya, İlham Berk ve Edip Cansever benim İkinci Yenim onlar.


Hilmi Bey, İkinci Yeni akımına mensup şairlerden biriyle tekrar konuşma şansınız olsaydı kimi seçerdiniz?


Cemal’le bir kez daha konuşmak isterdim. Cemal Süreya’yı seçerdim, herhalde aynı soruları sormazdım. (Gülüyor)

Peki bir gün bu dünyadan ayrılırsanız, hâlâ okumadığınız kitaplar olacak bunun için çok üzülür müsünüz?


Valla Sinancığım demin söylediklerimi tekrar etmek durumundayım. Evet.


Hocam affınıza sığınıyorum burada araya girip Borges’ten bir örnek vermek istiyorum Borges der ki:
“Ben cenneti her zaman bir kütüphane olarak düşlüyorum.”

Sinan DEMİR


Borges zaten cennet
Sinancığım.


Hocam, kitap okumak olmasaydı edebiyatsız ve sanatsız bir dünya düşlemek nasıl olurdu.?

Edebiyat’ın olmadığı bir dünyada insanlar çok rahat yaşayan insanlar olurdu, insancıklar
olurdu. Onlar için ne kadar iyi edebiyat yok, sanat yok sorgulayan yok. Böyle bir hayatı yaşayan insanlar insancıklar olurdu. Tabii edebiyat ve sanat var olduğu için dünya benim için ifade ediyor.


Hocam son olarak Tolstoy’un Bisikleti dergimizin okurlarına bir mesajınız var mı?


Sinancığım Tolstoy’un Bisikleti dergisinin yolu açık olsun, bisiklet hep yolda olsun. Okurlarınıza sevgilerimi iletiyorum.

Tv Spikeri ve Moderatörü Sibel TOPALOĞLU ile özel bir röportaj yaptık.


Merhaba Sibel hanım bize biraz kendiniz anlatabilir misini? 


Tarih öğretmeni, İK’cı ve moderatör. Lakin bunlar çalışarak elde ettiğimiz unvanlar. Her şeyden önce anne misyonum var. Çünkü bir kadın öğrenirse çocuklarına da öğretir. Sağlıklı ve vicdanlı, hayatta dik durmayı, paylaşmayı bilen bireyler yetiştirir. Toplumun iyi olması en küçük parçası olan bireyden başlar. Yüreğimizdeki sevgi ile çevremizi iyileştiririz. İnsanı ve doğayı severiz. Dünyayı güzelleştiririz. Sevgi, saygı ve değerlerimize sahip çıkmak benim hayattaki misyonum.

Tv sektöründe biraz bahsedebilir misiniz?

Medya sektörünün vazgeçilmez bir parçası olan tv alanı öngörülmesi güç bir sektördür. Tarafsız olmak, dürüst ve gerçek habercilik yapmak günümüzde tv sektörünün maalesef zorlukları içinde sayılabiliyor. Oysa bunların mevzu dahi edilmemesi gerekiyor. Ama şartlar ne olursa olsun işimize odaklanmak bizi diğerlerinden farklı kılar. TV sektörü sadece yayın alanında değil, kendi içinde de zorlukları olan bir alan. Yayın hazırlıkları çok heyecanlı. Özellikle canlı yayınlar. Hayatın her alanında olduğu gibi burada da insan ile iletişiminiz çok fazla.  Çalıştığınız kuruma ve kanala göre elbette değişiklik gösterebilir. Burada aslolan her işte olduğu gibi mesai arkadaşlarınız. Şu an Ekotürk ailesi içinde iyi ve uyumlu bir ekibimiz var. Keyifli çalışıyoruz. Ama her sektörde olduğu gibi bu alanda da zemin kaygan. Dolayısı ile birey olarak insan ilişkilerimizi yönetebilmek çok önemli. Diyalog alanı belki de insanın ömür boyu öğrenci olduğu bir alan. Daima kontrollü, sakin ve nazik olmak, barış dilini kullanmak çok önemli. Egolarımızdan sıyrılmayı başardığımızda ilişkilerimizin kontrolü artık bizim elimizde oluyor. O zaman ortaya çıkan işte sektör ne olursa olsun daha iyi olabiliyor.

Dijital medya Tv sektörünü nasıl etkiledi?

Dijital Medya her kuşaktan insanın ilgisini çekiyor. Televizyon ise kitle iletişim araçları arasında hala etkili. Elbette izleyicinin yaşı, ilgi alanları, sosyal, kültürel ve ekonomik olarak içinde bulunduğu durum bu tercihleri etkiliyor. Sonuçta çeşitlilik ve seçim hakkı mühim. Dijital medya bu anlamda seçenekleri çoğaltıyor. Ve gözlemlediğim kadarı ile genç nesil dijital platformları takip ediyor.

Okuduğunuz ve beğendiğiniz yazar ve şairler kimler?

İhsan Oktay Anar ‘Puslu Kıtalar Atlası’, İlber Ortaylı ‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır?’, ‘Beklenen’ Kathleen Mcgowan, Dostoyevski ‘Öteki’, Canan Tan ‘Yüreğim Seni Çok Sevdi’, Dan Brown’un ‘Başlangıç ve Da Vinci Şifresi’ bende etki bırakan eserlerdir. Türk klasiği Reşat Nuri Güntekin çocukluğumda okuyup hala etkisinde olduğum ‘Harabelerin Çiçeği’, Jules Verne bilim-kurgu romanları ortaokul yıllarımın vazgeçilmezi idi. Kişisel gelişim kitaplarınıda severim. Orhan Veli, eğitimimde vurgulama çalışmalarımın mimarı olması açısından bende ayrı bir yere sahiptir.

Kütüphanenizde hangi tür kitaplar var?

Tarih, bilim kurgu, kişisel gelişim.

Peki okumak sizin için ne ifade ediyor?

Okumak her zaman yeni dünyaların kapısını aralamaktır. Bir şeyler öğrenmek, yenilenmek, tazelenmek ve kat çıkmaktır. Ufkunuz yükselir, bakış açınız genişler. Özetle okumak her şeydir.  

 Var mı? Başka Projeleriniz?

Benim aklımda ve not defterimde sürekli yeni fikirler bulunur. Ama ne kadar toplum yararına ve nasıl en verimli kullanılır fikirlerimiz eyleme geçmeden bilinmez. 

Dijital medya mı? Yoksa Televizyon mu? Hangisi sizin dikkatinizi çekiyor?


İnsan hiçbir şeyin cahili olmamalı. İkiside kadrajımda, gelişime uyum sağlamak durumundayız.

Genç tv moderatör adaylarına bir öneriniz var mı? 

Gençler hayata geniş bir çerçeveden bakıyor, çağı yakalıyor. Önerim yapmak istedikleri ile alakalı tecrübeleri mutlaka araştırıp öğrenmeleri, meslekleri ve hayatları ile ilgilikararlar alırken deneyim sahibi insanları araştırıp okumaları ve tanımaları yönünde olur.

ÖNSÖZ

2022 Mart sayımızla sizinle beraberiz, her zaman olduğu gibi bu sayıda da çok özel isimlerle buluşup röportajlar yaptık. Biz röportaj yaparken çok keyif aldık ve mutlu olduk umarım siz de okurken çok keyif alırsınız. Değerli okurlarımız, yorumlarınız ve düşünceleriniz bizim için çok önemli o yüzden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Dergimizin Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sinan Demir’in katkıları ve yazarlarımızla birlikte büyüyen ve gelişen bir dergi olmaya devam ediyoruz. Bunun en büyük parçası da tabi ki siz okurlarımızın dergimize karşı olan ilgisidir. Bütün okurlarımıza çok teşekkür ediyoruz. Dergimizde farklı alanlarda yazılar görebilirsiniz; tarih, arkeoloji, psikoloji, sanat, hikâye, deneme, şiir, röportaj gibi çeşitli yazı başlıklarımız mevcuttur. Hedefimiz gün geçtikçe edebiyat dünyasına iyi yazarlar katabilmek, yazılarımızla insanlara dokunabilmek ve görünür olabilmektir. Herkese iyi okumalar dilerim.

Dilan ELVERAN

ETİNE YAPIŞTIKÇA GÜYA TANRI OLUYORDUM


Etinin sıcaklığı, etimin sıcaklığına değdikçe güya kendimi tanrı hissediyordum…
İhtivalaşıyordum.
Bir benden, başka bir benliğe geçiyordum.
Etinin sıcaklığına dokundukça.
Ve içine girdikçe.
Ve de seni hissettikçe.
Güya Tanrı oluyordum.
Senli yaşadığım her an tamamen çok kutsal geniş zamanlardı.

Takvimler ikimizin adına mutluluk falları gösteriyordu.
Zira iyiydik.
Güzeldik.
Hoştuk.
Ve doluyduk.
Ve de aşkla büyüyorduk.
Büyüyoruz.
Büyüdük.
Ki; şairin dediği gibi; ‘’Aşk bizi doğuran annemiz değil mi?’’
Çiçek gibiydik özenli.
Ve sözenliydik.


Etine yapıştıkça güya tanrı oluyordum.
Seninle beraber paylaştığım tek kişilik yatak, Oturduğumuz sütlü kahve renkli kanepe,
Sahil kenarında beraber yudumlayıp içtiğimiz bira şişesi,
Leman meyhanesinde karşılıklı kadeh tutuşturduğumuz pastoral desenli rakı bardakları,
Tamamen kutsal geniş zamanlardı.
Etine yapıştıkça güya tanrı oluyordum.
Dünyanın bu kadar çirkinliği varken ve senin de tanrıçalar gibi güzelliğin vardı.
Ve tanrıçalar gibi güzelliğinde dünyaya ay gibi parlıyordu.
Hele birde zifirli karanlıkta ay kız gibi dans edişin vardı.
Aman o ne cevvallik aman tanrım diyordum. Dudaklarının kenarında bir gökyüzü belirliyordu. Yüzün, şairin yeni yazdığı bir şiir gibiydi.
Ay parçası gibi parlıyordu.
Nazar değecek diye ödüm kopuyordu.
Sonrası da
Sen gökyüzü oluyordun.
Ben bulut, seni dudaklarımla öpmeye çalışıyordum. Ve dudaklarında okuyordum ikimizi.
Aklımı benden alıp
Kendine götürüyordun.
İtaatkâr ediyordun.
Uysal benliğimi kendine sürgün ediyordun.
Zeus gibi harikuladeler yaratıyordun. Gülüşün,
Yürüyüşün,
Endamın tamamen şiirsel ve mizansendi
Ve sen güldükçe yüzündeki gamzenin derinliği ortaya çıkıyordu. Ve benim de hiç unutmuyorum yegâne bir dileğim vardı, o da yüzündeki gamzenin o derinliğine beni gömmeleriydi.
Bütün tanrıçalar etrafına toplanmış,
Hayranlıkla seni izliyorlar ve keza güzelliğine imreniyorlar ve ben de tanrıçalar gibi güzelliğinin yanında
Ben, ben olmaktan çıkıyordum.
Aşk tanrısı oluyordum.

Aşka geliyordum.
Âşıktım.
Âşıktın.
Âşıktık.
Sonrası gecenin zifirinde ter suyundan terlemiş tenine asi bir günahkâr gibi sokuluyordum.
Tıpkı bir kedi yavrusunun annesinin kucağına sokulması gibi Merhamet,
Şefkat,
Ve sevgiye ihtiyaç duymuş gibi
Yüreğinin o sımsıcaklığını çok iyi hissediyordum.
Etin yanardağı gibi yanıyordu.
Beni içine almak istiyordun.
Dudaklarımızın kenarındaki su birleşiyordu.
Dudaklarımızın kenarındaki suların birleşmesi tıpkı İstanbul boğazı gibiydi.
Dalgalı ve süspansiyon gibi.
Başımı, memelerin ucuna bırakıyordum.
Öyle bir huzura kavuşuyordum ki;
Şiir gibiydi memelerin.
Gecenin kahramanıydı memelerin.
Savaşın ortasında senle gizli bir cephaneye saklanmış iki asker gibiydik.
Açtık.
Susuzduk.
Ve günahkârdık.
İçine giriyordum
Kalesi fethedilmemiş bir Afrika adası gibiydin Hem çok sıcak
Hem çok aç
Hem susamış
Ve hem de bir sürü hazinen vardı.
Etine dokundukça güya tanrı oluyordum.
Güzelliğin tıpkı, bir Mozart ve Beethoven bestesi gibiydi Hem çok naif
Hem çok usta
Hem de çok asi
Ve üretken
Etine yapışıkça güya tanrı oluyordum.

Sinan DEMİR

Yönetmen, oyuncu ve müzisyen Kemal BAŞAR ile çok özel bir röportaj yaptık.


*Şubat ayı konuğumuz yönetmen, oyuncu, müzisyen Kemal Başar. Ne mutlu bize ki bu denli çok yönlü bir insanla söyleşiyor olacağız. Önce hoş geldiniz diyorum Sevgili Kemal Bey. Sevinçle ve merakla sorularıma geçiyorum izninizle. Varlık gösterdiğiniz her bir mecra birbiriyle dirsek temasında gibi görünüyorsa da her biri kendi başına tam zamanlı emek, konsantrasyon ve zaman gerektiriyor. Bir yandan kendi şarkılarınızın da olduğu geniş bir repertuarı içeren konserleriniz; bir yandan yönettiğiniz tiyatro oyunları, bir yandan oyunculuk. Bunu nasıl başarıyorsunuz?  

En pahalı şey olan zamanı iyi ve doğru kullanarak. Bunları tek başıma yapmıyorum. Mükemmel bir asistana ve hem müzikte, hem tiyatroda uyumlu, yetenekli, birbirine sahip çıkan bir ekibe sahibim. Hepsini en üst düzeyde yapmaya çalışıyoruz. Başarı varsa, işte bu ekibin başarısı. Tek başına kimse hiçbir şeyi başaramaz.

 

*Size dair çok net gördüğümüz aile kavramının hayatınızda ortak varlık alanlarıyla ve sevgiyle var oluşu. Eşiniz Lale Başar oyuncu ve babanızın ismini taşıyan oğlunuz Savaş Alp Başar da oyuncu ve müzikle ilgileniyor. Babanız Savaş Başar’ı da anmak isteriz bu vesile ile. Tiyatro ve sinema oyuncusu, yönetmen olmasının yanı sıra seslendirme sanatçısıydı. Siyah beyaz televizyon zamanlarında 70’lerde Komiser Colombo karakterini sesiyle sevdirmiştir Türk halkına. Babanızla ilgili bizimle paylaşmayı seçeceğiniz bir anınız var mıdır? 

Babam çok büyük aktörlüğünün yanı sıra sıcak, eğlenceli, alçakgönüllü bir adamdı. Çok sevilirdi. Oturduğu masanın, girdiği mekanın, içinde olduğu toplantının karizması ve neşesiyle kesinlikle yıldızı olurdu. Ne yazık ki 21 yaşında onu kaybettim. Mesleki bir anım olamadı. Çok toleranslı bir babaydı. 18-19 yaşlarındayken hala çok yakın arkadaşım olan Tayfun Dinçer’le arabayı göle düşürmüştük mesela. Korkarak haber verdiğimde üzüldüğün şeye bak deyip çekici mekici halletmiş, oradan bizi rakıya götürmüştü. Baba oğuldan ziyade iki arkadaş gibiydik. O öldüğünde hem babamı hem en iyi dostumu kaybetmiştim. Çok zordu.

*Sizin de oğlunuz için rol model olduğunuzu görüyoruz. Birlikte müzik alanındaki paylaşımlarınızı ilgiyle ve hayranlıkla takip ediyoruz. Başarılı bir oyuncu olarak yetişiyor aynı zamanda. Çok genç yaşında aldığı ödülü var. (Köksüz adlı sinema filmindeki rolüyle 20. Adana Altın Koza Film Şenliği’nde Umut Veren Erkek Oyuncu, Nürnberg ve Siyad ödülleri) Bu bağlamda, öğrenci de yetiştiren bir sanatçı olarak; sanatın tiyatro, oyunculuk, müzik gibi alanlarında yetenekli olan ve yolu bilmeyen genç insanlara olmazsa olmaz üç tavsiye verecek olsanız ne söylemek isterdiniz?

Her baba, oğlu için rol modeldir. Savaş 26 yaşına girdi, artık beni takip edecek hali yok. Hem oyunculukta, hem müzikte oldukça yetenekli ve ne yaptığını bilen bir genç adam, çoğu kez o beni yönlendiriyor desem? Onun fikrine çok güvenirim. Tavsiye vermeyi sevmem, ama izlediğim yolu söyleyebilirim. Dedikodu, kıskançlık yerine en az bir mesleği dünya çapında yapabilmeye odaklanmalı insan, hayat kısa, hedefe ulaşmak çok zor. Madem hayat kısa, zaman en pahalı şey, onu abuk sabuk şeylerle, of pofla, çekişmeyle harcamamalı. Neşeden de ayrılmamak gerekir. Pozitif insanların çevresi hep insanlarla doludur, negatif insanlardansa kaçılır.


*Kemal Bey, bu yoğun temponuz içinde Tolstoy’un Bisikleti okurlarına zaman ayırdığınız, sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ediyoruz. Son olarak değinmeden geçemeyeceğimiz; yeni başlayacak TRT dizisi Hacı Bayram-ı Veli Aşkın Yolculuğu’nda Şeyh Murat rolüyle sevenlerinizle ekranlarda buluştunuz. Aynı zamanda dijital platformda yayınlanan ünlü dizi Leyla ile Mecnun’un kadrosundasınız. Bu rollere dair bir kaç cümle kurmak ister misiniz okuyucularımıza?

Hacı Bayram-ı Veli Aşkın Yolculuğu’nda ana karakterlerden biri olan Şeyh Murad rolündeyim. İlk kez tarihi bir karakteri oynuyorum, ciddi bir araştırma ile giriştim işe, çekimleri geçen yazdı. Çok dostane, sıcak bir setti, oldukça memnun ayrıldım. Leyla ile Mecnun’da ise boş yok, işini bu kadar bilen insanlarla çalışmak büyük keyif. Leyla’nın iyi niyetli babasını oynuyorum. Acayip yazılıyor, yönetiliyor, sette çok eğleniyoruz.

* Sizin için de bir çeşit aşkın yolculuğu gibi sanatla müzikle tiyatroyla dopdolu bir hayat. Yolculuğunuza tanıklığımızdan biz çok mutluyuz. İyi ki varsınız. Çok uzun yıllar yolda olmanız dileğimizle. Tekrar teşekkürlerimizle…

Ben de size başarılar dilerim. Teşekkür ederim.

EDEBİYATIMIZIN KIYMETLİ ŞAİRİ: KÜÇÜK İSKENDER’İN KIZ KARDEŞİ SEVGİLİ ELİF ÇUBUKTAR İLE DERGİMİZİN OCAK SAYISI İÇİN ÖZEL BİR RÖPORTAJ YAPTIK

Merhaba Elif bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz.?

💬 1972 İstanbul doğumluyum, doğma büyüme teşvikeliyim, orda doğmuşum, orda büyümüşüm, abimle beraber bir odayı paylaştık, beraber büyüdük, daha sonra abim ayrı eve çıkınca, oda bana kaldı. Ondan sonra İstanbul Üniversite İktisad fakültesi bölümünü kazandım ve daha sonra mecburen iş hayatına girmek zorunda kaldım vakit kaybetmeden. 1995 yılında evlendim, 26 yıl evliyim iki tane oğlum var, biri 24 yaşında, biri 16 yaşında Ceyhun ve Ege isimleri. Onlarla beraber hayatımıza devam ediyoruz. Özel bir şirkette muhasebecilik yapıyorum, monoton bir iş hayatım var, doğayı ve hayvanları seviyorum çok seviyorum.

Elif hanım bize biraz kıymetli şairimiz: Küçük İskender’de bahsedebilir misiniz.?

💬 Abim, beraber olduğumuz sürece ders çalışıyordu beni, çok zekiydi, Kabataş Erkek Lisesini birincilikle kazandı. Ben onun kadar zeki değildim, çabuk kavramazdım, ondan sonra annemde derdi ki; ‘oğlum sen zekisin, o çalışkan aranızdaki fark bu’ derdi annem. Zor olurdu onunla ders çalışmamız, o bağırırdı, sinirlenirdi, biraz sinirliydi. Akşamları beraber oturur dizi seyrederdik. Abim sinema hayranıydı, evinde zaten acayip bir sinema arşivi vardı. Zaten babamda ressamdı onunda acayip bir kitap arşivi vardı. Daha sonra abim üniversite kazandıktan sonra ayrı eve çıktı, ondan sonra bir kopukluk oldu, ancak yılbaşında, anneler gününde özel günlerde beraber olurduk. Daha sonra Bodrum’da ev aldı, oraya taşındı. Oraya gittik, beraber tatil yaptık. Abim, aşırı spor hayranıydı, Fenerbahçeliydi, maçlara felan giderdi. Oturur üçüncü lig maçlarını bile izlerdi. Çünkü burda(İstanbul) bir sene hastalığından dolayı beraber yaşadık üçüncü lig maçlarını beraber izler, yorumlardık. Hep derdi; ‘Fenerbahçe beni kanser yaptı’ derdi. Ki sorarlarsa öyle diyeceğim. Onun dışında abim kedileri çok severdi, Zuzi diye bir kedisi vardı onu kaybetti, Sonra ona ben yolda bir kedi buldum, 25 mayısta doğum günü(28 Mayıs) hediyesi diye kediyi eve getirdim. Abim bu kediyi Bodruma kendi evime götüreceğim dedi, sonra kısmet olmadı, kendi bize kaldı. (Elif hanım çok duygulanıyor ve akabinde ağlıyor. Biz de Elif hanımla röportajımıza kısa bir ara verdik)

Elif hanım, Küçük İskender’in kütüphanesinde hangi şairlerin kitapları vardı.?

💬 Can Yücel, Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve Edip Cansever en son abim bize kitap sipariş listesini veriyordu, biz ona getiriyorduk. Ona baya Tezer Özlü kitaplarını aldık. Abim baya kitap okuyordu, günde iki, üç kitap okurdu. Bilhassa hastalığından dolayı sabah erken kalkar kitap okurdu.

Elif hanım, Küçük İskender’in en yakın yazar ve şair dostları kimlerdi.?

💬 Latife Tekin, Gonca Özmen ve Şükrü Erbaş ki bunlar abimin hastalığı sürecinde sık sık ziyarete gelir, yakından ilgilenirlerdi.

Elif hanım biz “Tolstoy’un Bisikleti” e-Dergisine son mesajınız neler.?

💬 Rossi şiir gecesinde, abim genç şairleri sahneye çıkartır, onlara şiirlerini okuturdu, onları yüreklendirdi. Abim bugün olsaydı aynı hisle sizede öyle davranırdı.

EDEBİYATIMIZIN KIYMETLİ ŞAİRİ: CAHİT ZARİFOĞLU ‘NUN OĞLU: AHMET ZARİFOĞLU İLE DERGİMİZİN ARALIK SAYISI İÇİN ÇOK ÖZEL BİR RÖPORTAJ YAPTIK

*Merhaba Ahmet Bey bize biraz kendinizden bahseder bilir misiniz?

1980 Mayıs ayında Ankara’da doğdum. Dört kardeş de orada doğduk. Babamın memuriyeti sebebiyle İstanbul’a taşındık. 1983’ten beri burada yaşıyoruz. Beykent Üniversitesi Sinema-TV mezunuyum. GZT isimli bir internet sitesinde Video Editörü olarak çalışıyorum. Asıl mesleğim görüntü yönetmenliği. Ailenin tek erkek çocuğuyum.



*Şair Cahit Zarifoğlu oğlu olmak nasıl bir duygu 

Bu sorulan ilk ve en sık sorulardan biri. Cevabı da gerçekten pek kolay değil… Oğlu olmak kesinlikle gurur verici bir duygu. Aynı zamanda büyük sorumluluklar da yüklüyor insanın sırtına. Edebiyat anlamında ve günlük yaşamda mutlaka onun gölgesi hissediliyor ailesi olarak bizim üstümüzde. Layık olmaya çalışmaktan başka ir şey gelmiyor elimizden.

*Babanızın en sevdiğiniz şiiri ve eseri hangisi?

Ve Tek Kare Bir Film, en çok sevdiğim şiiri. Çok şiir ismi paylaşabilirim fakat söylediğim şiiri her zaman tek geçerim. Yaşamak kitabında geçen: Genç kalbimin yalanları ne acılar duydum/ ve düşünmeye başladım hüznü/ bu çağdaşlarımın öldürdüğü kelimeyi/ evvelini kalbimdeki yerini evlerini/ hamdolsun evrendeki dehşetten korkulardan koruyana ki/ çekip dizimizi karnımıza/ toprağın geldiğimiz noktasına eğilerek/ yumuşaklıkla eserimizin içine bakarak/ cennet hediyen cehennem benim eserim/ şiiri en sevdiklerim arasındadır. Yaşamak’ın yeri benim için de babamı okuyan binlerce insan için de apayrı bir yerdedir. İns ve diğer hikayeleri… 

*Babanızla ilk ve son anınızı hatırlıyor musunuz? Bize anlatır mısınız?

Maalesef çok fazla anı hatırlamıyorum aslında, 6-7 yaşlasırndaydım vefat ettiğinde. Her Pazar mutlaka ailece dışarı çıkardık. Hava güneşli de olsa, yağmurlu da olsa, yaz kış mutlaka pikniğe, gezmeye, dedemlere, dayımlara veya Moda parkına mutlaka giderdik. Yoğun çalışma temposu nedeniyle sadece haftasonu ailece birlikte olduğumuzdan dolayı buna çok önem gösterirdi. Bazen annem ekmek arası köfte patates vs. hazırlardı. Hayal meyal o gezmeleri hatırlıyorum.Babamın masasını hatırlıyorum. Kocaman kahverengi eski tip ahşap bir masaydı. Taşındığımız her evde mutlaka ona bir yer bulunur ve geriye kalan mobilyalar ona göre yerleştirildi. Günün belli saatleri, belli bir disiplinle yazdığını hatırlamıyorum. Odasına kapanıp, sessiz bir ortam oluşturup yazmazdı. Kalabalık bir masa hatırlıyorum. Meşhur turuncu daktilosu, kağıtlar kalemler, mektuplar, saman A4 kağıtları, gözlüğü… İlk ve son gibi bir ayrım yapamadım maalesef.


*Şair Cahit Zarifoğlu ve Baba Cahit Zarifoğlu arasındaki fark ve benzerlikler nelerdi?

Baba Cahit Zarifoğlu’ndansa Şair olanı daha çok tanıdım. Tanıma fırsatım oldu diyeyim daha doğrusu. Eserlerini okuma yaşına geldiğimde gördüm, anladım, nasıl biri olduğunu daha çok gözlemleyebildim… Babam disiplinli fakat çok yumuşak huylu biriydi. Ve en büyük özelliklerinden biri de gerçekten her konuda samimi bir insandı. Yani evde, iş yerinde, dergide, toplantılarında veya arkadaş meclislerinde hep kendi gibiydi. 



*Babanızın sizi etkileyen en iyi mizacı hangisi?

Onu en iyi özetleyen kelime ‘acz’. Kibirli bir insan değildi. Çok yardımsever biriydi. Yaşı kaç olursa olsun herkese ulaşır, bir dert varsa derman olmak için ne gerekiyorsa yapardı. Kendisinin durumu olmamasına rağmen para gerekiyorsa para buluşturur verir, ev lazımsa mutlaka o kişiyi konuk edecek bir yerler ayarlardı. Veya akla gelebilecek ne problem varsa elinden geleni yapardı. Babam maddi zorluklarla hayatına devam etmiş. En azından TRT’ye girene kadar bu böyle devam etmiş. Kazandığı paraları veya üniversite burslarını bastıracağı kitaplara ayırmış. Dergi bürosu giderleri, matbaa masrafları veya çevresindeki insanların ihtiyaçlarına harcanmış sürekli. Ama bu parasızlık durumu onda asla bir engel teşkil etmemiş. Arkadaşlarıyla hayaller kurduklarında iş dönüp dolaşıp maddi kısma geldiğinde herkes geri çekilirmiş ama babam para en önemsiz kısmı deyip eninde sonunda gereken parayı bulup hayata geçirir(ler)miş yapılması gerekeni. Hatta babamın otostopla Avrupa gezisi bile bunun bir tezahürüdür. İnsanın dünyayı gezmek için paraya ihtiyacı yoktur düşüncesiyle kalkışmış o maceraya. 

*Ahmet Zarifoğlu ve Cahit Zarifoğlu ortak mizaçları nelerdir?

Fiziken, ruhen, mizacen babama çok benzetiyorlar beni. ben de onun gibi esmerim ve biraz zayıfım. Espri yönüm, sessizliğim, genel olarak insanların çok önem ve değer vermediği ayrıntılarla hemhal oluşum gibi buna benzer hususlarda babama benziyorum. 

*Tolstoyun Bisikleti dergi okurlarımıza bir mesajınız var mı?

İlk başta Sinan senin nezdinde tüm arkadaşlara teşekkür ederim. Yazı anlamında da eğitim hayatınızda da hepinize yürekten başarılar dilerim. Okumak yazmaktan daha önemli yerine göre. Yaş ilerledikçe bu daha çok anlamlı hale geliyor. Her türde kitap insana çeşit çeşit artılar katıyor. Yani en azından ilk etaplarda yazma hevesindense okuma hevesinin çok daha önde olması gerektiğini tavsiye edebilirim.ü

EDEBİYATIMIZIN HATIRNAZ ŞAİRİ: CAHİT ZARİFOĞLU AİLESİYLE DERGİMİZİN ARALIK SAYISI İÇİN ÖZEL BİR RÖPORTAJ YAPTIK


Merhaba Berat hanım ilk önce değerleri vaktinizi ayırıp, bizimle röportaj yaptığınız için Tolstoy’un Bisikleti dergisi olarak çok teşekkürlerimizi sunarız. 

Ben de sizlere teşekkür ederim. Hayırlar getirsin inşallah.


* Berat hanım bize biraz Kıymetli şairimiz Cahit Zarifoğlu’ndan bahsedebilir misiniz?

Cahit bey ile çok mutluyduk. Çocuklarıyla bir annenin ilgisi kadar ilgilenirdi. Dedikoduyu sevmezdi. Öyle bir konu geçtiğinde “biz işimize bakalım” derdi. Hem memurluk hem şairlik-yazarlık yapıyor oluşundan dolayı genelde yoğundu. Akşam eve geldiğinde ailece yemeğimizi yerdik, çocuklarla oynardı. Sonra da masasına geçip yazılarıyla ilgilenirdi. Bu yoğunluğa rağmen çok özverili, sabırlı bir babaydı. Cahit bey eve geldiğinde çocuklar neşe ile onu karşılarlardı. Yemek zamanı hepsi babasının yanına oturmak isterdi, Cahit de biriniz sağıma, biriniz soluma, ikiniz de karşıma diyerek hepsini memnun ederdi. Cuma akşamı eve geldiğinde kuruyemiş ve çocukların sevdiği yiyeceklerden alırdı. Hepimiz abdest alır ve cemaatle namaz kılardık. Bu esnada yiyecekler görünen bir köşede dururdu. Namaz sonrası dualar edilir ve afiyetle yenilirdi.


* Berat hanım bize biraz Kıymetli şairimiz Cahit Zarifoğlu’ndan bahsedebilir misiniz?

Cahit bey ile çok mutluyduk. Çocuklarıyla bir annenin ilgisi kadar ilgilenirdi. Dedikoduyu sevmezdi. Öyle bir konu geçtiğinde “biz işimize bakalım” derdi. Hem memurluk hem şairlik-yazarlık yapıyor oluşundan dolayı genelde yoğundu. Akşam eve geldiğinde ailece yemeğimizi yerdik, çocuklarla oynardı. Sonra da masasına geçip yazılarıyla ilgilenirdi. Bu yoğunluğa rağmen çok özverili, sabırlı bir babaydı. Cahit bey eve geldiğinde çocuklar neşe ile onu karşılarlardı. Yemek zamanı hepsi babasının yanına oturmak isterdi, Cahit de biriniz sağıma, biriniz soluma, ikiniz de karşıma diyerek hepsini memnun ederdi. Cuma akşamı eve geldiğinde kuruyemiş ve çocukların sevdiği yiyeceklerden alırdı. Hepimiz abdest alır ve cemaatle namaz kılardık. Bu esnada yiyecekler görünen bir köşede dururdu. Namaz sonrası dualar edilir ve afiyetle yenilirdi. 

*Berat hanım bize biraz merhum eşiniz ve kıymetli şairimiz Cahit Zarifoğlunun şairliğinden bahsedebilir misiniz? 

Hayatı zaten şiir gibiydi. Duruşu, bakışı, giyimi kuşamı, saçları, ses tonu gerçekten de şiir gibiydi. Fikir yazıları düz yazıları olmasına rağmen hep şair diye anılır zaten. Bu da o şairane hayatından geliyor olsa gerek. 

*Eşiniz Cahit Zarifoğlu’la ilk tanışma anınız nasıl bir duyguydu? Nasıl evlenmeye karar verdiniz?

O zamanlar Cahit bey TRT’de çalışıyordu. Kendisine beni önerdiklerinde, uygun görmüş. Daha sonra ortak tanıdığımız olan Hikmet Kuşçu ile beraber beni istemeye geldiler, babam düşünelim dedi. Üstad Necip Fazıl bize gelip giderdi. Babam Necip Fazıl’a “Cahit nasıl biri” diye sorduğunda, Necip Fazıl, “nikah şahidi ben olurum” diyerek cevap veriyor. Anlatmadan, övmeden bu sözüyle garanti veriyor.

İsteme sonrası Cahit Beyin babası Niyazi Bey, kardeşi Fevziye Hanım, eşi Selahattin Bey ve Necip Fazıl Kısakürek ile Van’a geldiler ve nişan yaptık. O gün gördüm kendisini. Tanışma sonrası, nişanlanana kadar nerdeyse bir yıl geçti. O zamanlar her evde telefon yok, haberleşmek güç, ya izin alıp gelir ya da bayramda ziyaret ederdi. Süreç sonunda Necip Fazıl’ın nikah şahitliğiyle evlendik. Ben 19 yaşındaydım. Van’dan Maraş’a geçtik, Maraş’ta üç-dört gün kaldıktan sonra Ankara’ya evimize geçtik. Evimiz bir site içerisindeydi.

* Biz Tolstoy’un Bisikleti dergisi olarak iyi ki Cahit Zarifoğlu diyoruz iyi ki zira onun duruşu ve şairliği bizim karanlık yolumuzda bize Fener oluyor Berat hanım. 



*Berat hanım eşiniz Cahit Zarifoğlunun en çok ne zaman yazardı?

Cahit bey evde de yazıya vakit ayırırdı. Masası, daktilosu, kağıtları hep bir köşedeydi. Bulunduğumuz odada yazardı, ayrı bir odaya geçmezdi. Arada çocuklarla konuşur, sarılır, öper ve yazmaya devam ederdi. Yazısı bitince de temize çeker ve çekmeceye koyardı. Geç saatlere kadar çalıştığı da olurdu. Misafirimiz çok olurdu. Yazar arkadaşları gelir, kitap, şiir, dergi, yayıncılık üzerine konuşurlardı. Bizim bazen eşler olarak konuşmamız biter ama onlar uzun uzun konuşmaya devam ederlerdi. Çoğu liseden ve bir kısmıda Ankara’da yeni tanıştığı arkadaşlarıydı. Ben onları iyi ağırlamak için uğraşırdım, biraz da baba evinden kalma bir alışkanlık. Cahit de yardımcı olurdu. Fakat dört çocukLa yorulur, bazen yetiştiremez ve söylenirdim. Cahit Bey de tek çeşit yapmamı söylerdi. Fakat tabii ki çeşitlendirirdim. 

*Eşiniz Cahit Zarifoğlu’nun en yakın arkadaşları kimlerdi? 

Çoğunuzun isimlerini bildiği üzere; Erdem Bayazıt, Rasim ve Alaaddin Özdenören, Ahmet Bayazıt, Tuncay Öztürk, Şenol Demiröz, Ali Kutlay, İsmail Kıllıoğlu, Ali Haydar Haksal, Alim Kahraman, Ersin Nazif Gürdoğan, Akif İnan… Bu isimlerin birçoğu rahmetli oldu. Hepsine Allah rahmet eylesin. Kalanlara uzun ömürler versin…

*Eşinizin, en sevdiğiniz şiiri hangisi? Hangisi daha çok duygulandırıyor.

Ben de birçok okuyucusu gibi Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerini zor anlardım. Ama en yakınlarından biri olarak eşi olarak en iyi okuyucularından biri bendim. Düz yazılarını, gazete yazılarını okumayı daha çok severdim. Şiirlerini yazmak için özel durumlar oluşturmuyordu Cahit bey. Evde çocuklar etrafta koştururken bile masasında şiirlerini yazardı. Kendine ait -yazmak için- özel bir odası yoktu. Çalışma masası ve kütüphanesi genelde en büyük oda olması hasebiyle salonda olurdu. Biz de genelde o odada oturuyor olurduk ve yazılarını orada yazardı. O her yerde ve her şartta yazma yeteneğine sahipti, ona göre zaten şairlik böyle olmalıydı. SULTAN şiiri benim için en özeli en değerlisidir. Beni en çok duygulandıran odur. 

*Berat hanım eşiniz Cahit Zarifoğlu’nun çok erken ölümü sizi nasıl etkiledi?

Hepimiz için çok zordu. Çok kısa bir zaman içinde hastalanıp vefat etti. Çocuklarımız küçüktü. En küçüğü 5 en büyüğü 10 yaşındaydı. 11 sene evli kalabildik. Açıkçası tam birbirimize alışmışken, çocuklar büyümüşken gerçekleşti aramızdan ayrılışı. Çok zordu. Onun da hayalleri vardı. Çocuklarımın çocukları olacak, bana “dede dede” diyecekler. Ben de onlara masallar anlatacağım derdi. Çok şey yarım kaldı. Cahit bey için de bizim için de… Ama şükürler olsun o kadar değerli arkadaşlıklar biriktirmişti ki, doslarının ilgisi alakası hep üzerimizde oldu. Ailem ve Cahit beyin dostları bizi hiç yalnız bırakmadılar. Zaman geçtikçe de zaten insan alışıyor her şeye olduğu gibi.

*Berat hanım, eşiniz Cahit Zarifoğlu’nun en sevdiğiniz yönleri nelerdi? 

Cahit bey kendi çocuklarını da çevresindeki çocukları da çok severdi. Şiirlerinde de yüzlerce defa çocuk kelimesi geçer veya çocuklarla ilgili betimlemeler geçer. Cahit bey çocukların dünyasına edebi eser vasıtasıyla girmenin huzurunu, yapılan bir röportajda “Çocuklarla bu şekilde dostluk, aslında bir kaçıştı benim için. Sanırım realite, iş hayatındaki ve daha çok politik hayattaki acılıklar, acımasızlıklar, bağnazlıklar, iş hayatındaki yolsuzluklardan, şunlardan bunlardan hep çok ürktüm. Çocuklar için yazmak acılarımı azaltıyor.” diyerek ifade etmişti. Bizim ailemizde çocuklar çok sevilir. Annem, babam, dayılarım, amcalarım hepsi çocukları çok sever onlara değer verir ve hep bir arada. 

*Eşiniz Cahit Zarifoğlu’yla kültür farkı olmasına rağmen çok mutlu bir evlilik yaşamışsınız, bu mutluluğun sırrı neydi? Nelerdi?

Cahit Beyle çok ayrı hayatlarımız vardı; ben Van müftüsünün kızı olarak kalabalık bir ailede büyüdüm Cahit Bey ise lise sonrası İstanbul ve Ankara’da daha yalnız bir hayat yaşamış, Avrupayı otostopla gezmiş, yurtdışında dil eğitiminden dolayı bir müddet yaşamış, bir zamanlar da Suadiye’de Cem adıyla bir kayıkçının yanında çalışmış bir şair ve yazardı. Bu farklılıklara ve görünürde uzaklığa rağmen çok güzel, onbir yıllık bir evlilik hayatımız oldu. Çok anlayışlı, kibar, efendi, akıllı, fazla konuşkan olmayan fakat çok işler başaran, duyarlı bir kişiydi. Çok bilgiliydi ama çok da mütavazi. Ses tonu çok güzeldi, Türkçesi de.

Ben kendimi eksik bulurdum fakat Cahit Bey hiç öyle hissettirmedi. Bir defasında, sen çok ilgilisin, araştırıyorsun diyerek moral verirdi. Kitaplarını okurdum, en iyi okuyucularından biri de ben oldum.

*Berat hanım, merhum şairimizin son sözlerini hatırlıyor musunuz? Son gününü

Cahit bey Beylerbeyi’nde babamların evinde vefat etti. Pankreas hastalığı gittikçe artmıştı. Son gün artık iyice kötüleşmişti. “Çocukları odaya sokmayın beni böyle görmesinler” dedi. Emekli Van Müftüsü olan babam başucundaydı, ona sürekli “okuyun okuyun” dedi. Birkaç saat içinde de gözlerini yumdu. 

*Berat hanım dergi okurlarımıza bir mesajınız var mı?

Hepinize tek tek selam ederim, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim. 



Tiyatro Emekçisi: Nedim Saban’la Özel Röportajımız


SİNAN DEMİR: Merhaba Nedim bey, rica etsek bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Nedim Saban kimdir?

NEDİM SABAN:

Tiyatroya 1976 yılında çocuk oyunları yazarak başladım 1979 yılında çocuk hakları üzerine yazdığı bir oyun UNICEF’in bir yarışmasında dereceye girdim 1982 yılında Beş Kafadarlar Çocuk Tiyatrosu’nu kurdum, bu tiyatroda dört yıl boyunca altı oyun sahneye koymuş ve bu oyunlarda rol aldım. Türkiye’de ilk kez çocuk parklarında tiyatro uygulamasını da başlatan “Beş Kafadarlar Tiyatrosu”, tiyatroya gidemeyen çocuklara tiyatro götürmeyi ilke edinmiştir.

1986 yılında Robert Kolej’den mezun olduktan sonra, aldığı bir bursla ABD’ye gittim, bu ülkede yedi yıl boyunca tiyatro, sinema ve televizyon eğitimi görmüş ve New York Üniversitesini yüksek dereceyle bitirdim.

Bitirme tezi olarak sahneye koyduğu “Hizmetçiler ve Hortlaklar” adlı oyunla 1000 yönetmen arasından 3 kişiye verilen bir bursa layık görülen ve bir yıl boyunca Amerika’nın en önemli tiyatrolarında (Berkshire Theatre Festival, Guthrie ve New York Theatre Workshop) staj yaptım. 1992 yılında Türkiye’ye döndüm.

Türkiye’ye döner dönmez Tiyatrokare’yi kurdum, bu tiyatroda “Müziksiz Evin Konukları”, “Bahara Uyanış” oyunlarının yapımcı ve yönetmenliğini, “Oleanna”, “Cadılar Zamanı”, “Kendine Ait Bir Oda”, “Soytarı”, “Bir Kadın”, “İki Perde İki Oyun” adlı oyunlarının yapımcılığını üstlendim. ayrıca “Salaklar Sofrası”, “Üç Kadın Bir Çapkın”, “Oscar” ve “Profesör Enişte” adlı oyunlarda rol aldım. Yeni oyun yazarları kazanmak amacıyla ortak üretim laboratuvarını başlatan Tiyatrokare ile tüm Anadolu’yu dolaşmıştır.

Nedim bey sizce sanatçının tabusu olmalı mı? Olmamalı mı?

Zaten bence sanatçıda olmaması lazım. Her ego bizim için sıfırdır. Şu an yukarıda iki ustamız Suna Keskin ve Melek Baykal prova yapıyorlar. Ustalık diye bir şey yoktur sanatta her oyun bir çıraklık. Doktorsunuz ileride profesör olursunuz ve sonra aşağı yukarı hata payınız azalmaya başlar. Ama biz her oyunda yeni bir şeyler öğreniyoruz.

İlk sanat oyunculuğunuzu anısını hatırlıyor musunuz?

İlk sanat yolculuğumun anısını şöyle anlatayım; oyun için dekorlar gelmişti, perdeler falan. Çocuk oyunuydu. Beş Kafadarlar Tiyatrosu’nun ilk oyunuydu: Çok güzel bir oyuncak ayı vardı evde. Kız kardeşimin, böyle kıpkırmızı bir ayıydı. Onun dekora çok yakışacağını düşünmüştüm ve evden yürüttüm. Getirip dekora ekledim. Kız kardeşim evde arıyor ve bulamıyor doğal olarak. Sonra kardeşim oyuna geldi. Perde daha açılır açılmaz kız kardeşimin ağladığını gördüm. Ağlıyor çünkü ayısını orada gördü. Daha ilk oyunun ilk anı düşünün. Gerçekten çok komikti.

Oyuncak ayı ile başka bir hikâyem daha var. Çocuk oyunları yazan bir yazarımız vardı sonra bıraktı, adını şimdi vermeyeyim. Ona dedim ki “Artık niye çocuk oyunları yazmıyorsun?” “Çünkü tiyatrolardan telif çok az alabiliyoruz. Bir gün tiyatroya telif hakkımı almaya gittim, para yine veremediler. Şu ayıyı verin de bari eve bir şeyle gideyim dedim” dedi. Aslında bizim ayı değildi başka bir ayıdan bahsediyordu, en azından çocuğuna eli boş gitmemiş olacak diye düşünmüş.

Onun için bir çocuk için oyuncak gerçekten çok önemli.

Nedim Bey ilk oynadığınız çocuk ve yetişkin oyunu hangileri?

1982 yılında Beş Kafadarlar Çocuk Tiyatrosu’nda “Bir Eğlendirici Aranıyor” diyebilirim. 1990 yılında Haldun Dormen’in davetiyle Türkiye’ye gelip “Uşak Ne Gördü?” diye çok marjinal bir oyundu o dönem için. 1992 yılında da “Müziksiz Evin Konukları” oyunu ile perde açıldı. Bu oyun için Macide Tanır Ankara’dan gelmişti ve onun sahneye dönüş oyunuydu. Kendi tiyatromda yani Tiyatrokare’de ilk oynadığım oyun ise “Salaklar Sofrası”.

Nedim Bey Show TV’de metin yazarlığını yaptığınız ve oldukça başarılı olduğunuz “Saklambaç” ve “Süper Aile” programları vardı. Ben ara ara TouTube’da hala izliyor ve gülüyorum. Bu başarının sırrı nereden geliyor?

Şöyle söyleyeyim, benim tiyatromu ayakta tutabilmek için televizyondan para kazanmam gerekiyordu. O dönemde yarışma programları yeni başlamıştı. Aslında yapımcı yarışma programı yapıyordu ama bir yazar olması gerektiğini bilmiyordu. Yani yarışmalarda yazarlığa ihtiyaç olduğunu bilmiyordu. Beni şansa Amerika’da tanımış olan Abdullah Oğuz’un birden bire aklına “o çocuk yazardı” diye gelmiş. Ertesi gün kendimi sette buldum. 

Yani “Saklambaç’daki” o espriler hep yazılı espriler idi. Şimdi nasıl “Gelin Kaynana“ programlarında çoğu mizansenvar ya o da öyleydi. Öyle başladı ondan sonra televizyona çok yoğunlaşamadım. Yoğunlaşamama sebebim ise doğal olarak tiyatro.  Tiyatro çok zaman alıyor ve bütün konsantrasyonunuzu da vermeniz lazım. Sizde iyi bilirsiniz. Biraz onu yapayım biraz bunu yapayım hatta gidip biraz da şunu yapayım olamıyor. Doğru yapmak istiyorsanız tabi,yoksa bir işi yarım yapmak istiyorsanız o ayrı.

Nedim Bey ilk telefon ile ve ilk Talk Show programınıtelevizyonda siz yaptınız. O döneme göre hem çok mizansen hem de çok riskli bir işti. Ama hem yepyeni hem de çok cesaret isteyen bir işti.

Piksel ile yapmıştık o işi o dönem. Biliyorsunuz 90’lar bir liberalleşme dönemi idi. o liberalleşmenin içinde Türkiye yine kutuplaştı. Baktığınız zaman televizyonlarda sadece Starların olduğu bir dönemdi. Biz ise halkı konuşturmak istiyorduk.Kim ne demek istiyor, ne söylüyor, oydu çıkış noktamız. Benim Amerika’da okuduğum dönemde de çok fazla böyle program vardı. İlk önce ben bunu televizyona önermiştim. Ama televizyonda kabul edilmedi. Çok marjinal ve riskli bulundu. Ondan sonra ben radyoda “Enerji FM’de” bu projeyi gerçekleştirdim. Şansa Ercan Arıklı programı arabada radyoda dinliyor ve evde radyo olmadığı için arabasının içinde garajdan ayrılamıyor. Ondan sonra da televizyona transfer oldu. Dr. Stress aslında radyoda başladı ve radyoda çok da rahattı ortam

Ben Dr. Stress’e özel bir soru hazırladım. Ben programlarınızı şimdi dinlediğimde sizden çok esinleniyorum, sizin yazarlığınızdan çok etkileniyorum. Bu projenin çok yönlü ve çok genişliği olan bir proje olduğunu düşünüyorum. Ben de buna benzer bir proje hazırlıyorum “Aşıklar Kervanı”. DrStress’in gerçekten günümüzde de izlenmesi gereken bir proje olduğunu düşünüyorum.

Tabi proje 90’ların projesi. O dönemin gerçekleriyle Dr. Stress’e bakmak lazım. 90’larda da birçok insan henüz hiçbir şey konuşmamıştı. Mesela ilk kez biz televizyonda Nazım Hikmet konuştuk, savaş karşıtlığı konuştuk, transseksüellerikonuştuk. Her şeyin ilki Dr. Stress değildi ve Türkiye bu kadar kamplaşmadığı için her konuda fikri olan insanlar katılıyordu programa. Türbanı da ilk biz tartışmıştık Hatta “Üniversitede Türbana Özgürlük” demiştik. O dönemde ulusalcılar tarafından o da çok tartışılmıştı. Dolayısı ile herkese eşit mesafede olan ve özgürlükleri savunan bir programdı. 

Mesela bir hanımefendi Van’dan katılmıştı programa. Hamile olduğu dönem kadın olduğu için erkek doktor ameliyata girmeyi reddediyor ve bahçede basketbol oynuyor. Kadın hastanede çocuğunu düşürüyor. Bu kadın Van’dan bu programa telefon ile katılıp bu durumu anlatabildi Yani böyle sosyal programlar da yapabildik. Ama bu program maalesef daha çok cinsellikle hatırlanıyor. O dönemde bu konulara çok girilmiyordu ama ilk kez cinsellik konuşulmuştu. Gerçi televizyon patronları da bu programlara çok açıktı.

Ben sizin yaptığınız “Talk Show” ile bugünkü “TalkShow’ları” karşılaştırıyorum ve görüyorum ki sizinki gerçekten kayda değer bir çalışmaydı.

Şimdiki “Talk Show’larda” kaybeden belli. Tartışılır gibi yapılıyor ama bir taraf kaybedecek o kesin. Bir de hep aynı şeyler üzerinde dönülüyor. Yani Dr. Stress’de günlük politika çok azdı. Zaten onu gazeteciler takip ediyor. Biz ise daha sosyal olan daha derinlikli, sanatsal, edebi, felsefi ya da politik konulara giriyorduk. Ancak günlük politikaya ait mesela “belediye başkanı şunu yapmış, bunu yapmış” onlar bizi çok ilgilendirmiyordu. 

Günümüzde baktığınız zaman aslında günlük siyasetin bir anda içine düşüp şu yazdığınız, çizdiğinizden oluyorsunuz. Bir de şimdiki “Talk Show’larda” bir sürpriz de yok. Tabi şunu da eklemek lazım, konuklar da medyayı keşfetti. O zaman daha keşfetmemişlerdi. Medyaya bu lafı söylersem arkası nereye gider çok bilemiyorlardı. Şu an ben senin programına çıksam kime mesaj yollayacaksam oraya mesaj yollamaya çalışıyorum. Konuklar da güdümlü oldu artık. Hangi kanalda konuşuyorsam ona göre konuşuyorum. 

O dönem yaptığım programlara bir örnek vereyim; Yeşilçam’daki figüranları çıkarttık programa ilk kez. Yani onlar için de ilk kez. Onlar tabi çok heyecanlandılar. Hayatları boyunca konuşmamışlar ya bütün starların ipliğini pazara çıkarttılar. O şöyledir şu şöyledir bu böyledir gibi. Program sonrasında ne zaman Yeşilçam sokağından geçsem iki-üç adam peşime düşer “Senin yüzünden biz işsiz kaldık bize 50 TL ver 100 TL ver” derlerdi. Medyanın gücünü o dönem bilemiyorlar, kendilerini evde konuşuyor gibi zannediyorlardı. Aslında herkes duymuş adamlara iş vermiyorlardı. Şimdi artık insanlar medyanın ne olduğunu uyandılar.

Zeki Müren müzikali projeniz gerçekten çok başarılı bir projeydi. İzlediğim birkaç iyi müzikalden biriydi. Biraz müzikalden bahsedebilir misiniz?

Biraz aslında o proje aceleye geldi. Biz Zeki Müren için o eski müzikal dönemlerinin gelmesini istiyorduk ve tabi şarkıları ile vs. Zeki Müren çok büyük bir fenomen. Fakat şöyle oldu, ölümünün birinci yılına sponsor yetiştirilmesini istedik. Şimdiki aklım olsa çok farklı kurgulardım ama en güzel yanı Toron Karacaoğlu oynuyordu zeki Müren’i ve farklı yaşlarda ve farklı ruhlarda üç tane Zeki Müren canlandırılıyordu. 

Dediğim gibi şimdiki aklım olsa çok farklı kurgulardım.60-70 kişilik bir kadroydu. Açık hava sahnelerinde oynamaktıhedefimiz. Bodrumdan Bursa’ya kadar. Maalesef o günlerde Zeki Müren’in adını kullanıyorlar ticaretini yapıyorlar gibi tepkiler çıkmıştı. Yani o projeden bu yana 20-25 yıl oldu ve biz Zeki Müren için o tepkileri hak edecek hiçbir şey yapmadık hala da yapmıyoruz.

“”İki oda bir Sinan” sitcom projeniz vardı. Tekrar olsa diye düşünüyor musunuz?

Yani o şirin bir şeydi; komik, şirin televizyon için gelir geçer bir şeydi. Hatta erken kaldırdılar televizyondan, reyting alamamıştı. Ben onu tiyatroda da yaptım. Bazı işler vardır çok iddialı değildir ama uğurludur. Mesela kulisi iyidir. “Ahududu”” oyununda da kulis öyle huzurlu ki biz oyuna koşarak geliyoruz. Sadece sahne değil “İki Oda Bir Sinan”. O da öyle bir projeydi. Hakkında çok böyle güzel bir söz yok ama kulisi o kadar keyifliydi ki uzun süre gitti.

Ahududu projenizden biraz bahsedebilir misiniz bize?

“Ahududu”, belki biliyorsunuz çok eskiden 1990’ların başından beri oynanan bir oyun. Aslında kara komedi türünün ilk örneği. Yaptıkları şey insanları zehirlemek ama biz buna gülüyoruz. Tabi Amerikan tiyatrosu için çok yeni bir şey. Hatta daha da ilgincini söyleyeyim. Afife ödüllerinde komedi dalının kaldırılma sebebi neyin komedi olup, neyin komedi olmadığına karar verememeleri. Çünkü öyle kara komediler çıktı ki 2000 yılından sonra. Mesela sen düşersen ben seni tanımıyorsam gülüyorum belki sen o anda kafanı kırdın. Toplum da kara komedilere çok yöneldi çünkü karanlık bir şey var ortada, çok gülünecek şey var “güleriz ağlanacak halimize” gibi. Ahududu oyunu hep bende dururdu, ne zaman ki Melek Hanım ve Suna Hanım kabul ettiler oynamayı biz de başladık. Biraz şiddete yönelerek, yani toplumda şiddetin yapısı nedir, algısı nedir, hangisi şiddet? Bazıları şiddete giriyor bazıları girmiyor niye? Böyle bir yaklaşım ile hazırlandı “Ahududu”. Yani “Ahududu’nun” yeni bir modern bir versiyonu.

Nedim Beydergimizi hazırlarken bizim tüm konuklarımıza sorduğumuz kırmızı sorularımız var. Şimdi onlara geliyoruz izniniz olursaSizce bir edebiyatçının, bir sanatçının tabusu olmalı mı?

Bu çok önemli bir soru. Şöyle söyleyeyim, etik değerleri olmalı. Şu anda Amerika’da bu “Political Correctness” dediğimiz yani azınlıklara espri yapmamak, zayıfın üstünden gülmemek gibi gibi şeyler. Mesela bizim “Temel” fıkralarını anlatamıyorsunuz artık. Bu aslında kısıtlayıcı da olabiliyor. Yani tabi ki kadınların bu kadar şiddete uğradığı bir dönemde sen de kadının şiddete uğradığı bir şey yazmak istemiyorsun ama bir yandan da onu yazmadığın zaman bir oto sansürün var. Bir de başka bir sıkıntı daha var, aşağı yukarı özellikle tiyatroda biz neyin oynanıp neyin oynanamayacağını da bilerek davranıyoruz. Ve neyin okunup neyin okunamayacağını bilerek yazdığın için o da bir Tabu o da bir oto sansür. Sen aslında gönlümden kopanı değil, piyasanın istediğini yazıyorsun. İster satsın ister satmasın ama insanların duymak istediğini yazıyorsun. Sanatçının tabusu bunu kırmak olmalı diye düşünüyorum. Burada şunu söyleyebilirim; biz otizimle ilgili bir oyun yaptık. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri ama insanlar bunu duymak istemiyorlar maalesef. Gerçekte ya çocuğumuz da böyle olursa. Halbuki bir hastalık değil, bir sendrom. Oyun çok fazla seyirci bulmadı mesela. İnsanlar yüzleşmek istemiyorlar. Bu sebeple ben de o yüzden artık bu oyunları yapmıyorum daha dikkatli oluyorum bu işte bir tür Tabu

Yazarlığınızla ilgili bir soru sormak istiyorum, siz yazmadığınız zaman herhangi bir sıkıntı oluyor mu?

Benim tam tersi yazamamak gibi bir problemim var. Yazmak isteyip de yazamamak. Şu an doktora tezim olduğu için beni çok yordu. Oturup yazamamak var. Mesela Ahmet Ümit, Orhan Pamuk her sabah sekizden ikiye kadar yazdıklarını söylerler. Bir disiplin gibi, kötü de olsa yazarlar. Yani bir ilham saati beklenmez. Ben şeye dikkat ettim, oturduğum zaman bir gün önceki yazdığımı okuyup düzeltiyordum. Aslında düzelttiğin zaman da ne yapıyorsun kendini bir yaya sokup frenlemiş oluyorsun. Şimdi bir şey öğrendim iyi yazabilmek için sonuna kadar yazacaksın hiç sorgulamadan, sonra okuyacaksın yazdıklarını. Ama ben düşündüğümden ve istediğimden çok çok daha az yazdım, yazabildim yani.

Yazamadığınızda huzursuz oluyor musunuz?

Bir tane oyunum var zaten yazdığım birkaç çocuk oyunun var belki bir anı kitabı olacak bir de tez yani bu kadar.

Siz yıllardır bu ülkenin tiyatrosuna çok şeyler katıyorsunuz çok da katacaksınız bu ülkenin sizin gibi bir tiyatro sanatçısını örnek alması gerekiyor.

Çok teşekkür ederim.

Ben hakeza kendi adıma hem dergim hem de Ufuk Bey adına sizinle gurur duyuyoruz ve gurur duymaya devam edeceğiz. Nedim Bey hangi tür müzikleri dinliyorsunuz?

Şimdi özellikle “Consentration Music” yani YouTubeçalıyor ki konsantre olup yazı yazayım.  Ama bende daha çok gerçekten Türk sanat müziği hayranlığım var Müzeyyen Senar’lar Zeki Müren’ler, Zülfü Livaneli’ler. Ondan sonra da o politik dalgalar Yeni Türkü’ler, MFÖ’ler. Orada kaldım zaten, 1980’lere kadar.

Nedim Bey çok yoğun bir takviminiz var. Uygun takvimden artakalan döneminizde dizi film ya da sinema izleme vaktiniz oluyor mu?

Yani şöyle söyleyeyim, genelde derler ya “Herkesin beğendiği şeyi izlemiyorum”. Bende de tam tersi sinema ve dizilerde arkadaşlarıma soruyorum “Ne beğendiniz?” çünkü çok az vaktim var izlemeye. Mesela şu anda “Squid Game’i” izledim. Yani benim onları keşfedecek vaktim yoktu ama herkes “Squid Game” deyince otomatik olarak ya da “Black Mirror” dediği zaman bu tip şeyleri çok severim. Bunlar dünyanın başka bir yerde olduğunu gösteriyor. Bizde zengin kız fakir oğlan hala oralardayız maalesef. “Squid Game” çok ilginç hatta müzikleri müthiş.

Bir kırmızı sorumuz daha var ama buna cevap vermek zorunda değilsiniz; Türkiye’nin geleceğinden Ümitli misiniz?

Türkiye’nin geleceğinden Ümitli değilim, yani şöyle değilim muhalefetin çok zayıf kaldığını düşünüyorum. Muhalefet ne yazık ki iktidar söylemiyle hareket ediyor. Ve iktidar nereye çekerse ona cevap veriyor. Dolayısıyla kendi gündemini yaratamayan bir muhalefet var. Bu büyük bir sıkıntı. Hiçbir kültür sanat politikası yok, olmamış. 1950’lerden beri kuşaklar bir birini tanımıyor. Bence baskıcı rejimlerin ilk yaptığı şey hafızayı yok etmek. Biliyorsunuz Hitler’in ilk yaptığı şey hafızayı yok etmek oluyor. Çünkü toplumsal hafıza devamlılık demek ve çok önemli. Resmi tarih dışında Osmanlı’dan da çok iyi bir şey gelebilir, Selçuklu‘danda gelebilir ve geçmişin her döneminden de bir şeyler bulabilirsiniz. Kendi hayat görüşünüzü kurarsınız ama eğer hafıza kaybolursa, siz on yıl önce insanlar ne konuşmuş ne yazmış bunu bilmezseniz o zaman ne yaparsınız? İktidar ne söylüyorsa ya da sokaktaki adam, bakkal ne söylüyorsa onu alırsınız. Yani şöyle düşünün on gün evde telefonunuzun şarjı bitti dışarı çıktınız veya karantinadaydınız dışarı çıktınız kimi dinlersiniz? İlk aşağı indiğinizde ilk kişi, kim ne diyorsa onu dinler bu sizin için gerçek olur. Maalesef şu anda öyle bir problem var.

Nedim Bey öncelikle sizin gibi bir tiyatro emekçisi ve böylesine kıymetli bir oyuncu bu kadar yoğunuz içinde bu yeni kurulmuş dergiye zaman ayırdığınız ve bizimle röportaj yaptığınız için tekrar teşekkür ederiz. “”Tolstoy’un Bisikleti” dergisi olarak bizi onore ettiniz. Ben kurucu genel yayın yönetmeni Sinan Demir, yardımcılarım Gülden Gören ve Ufuk Fikret Ozan adına size sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım. Son sözlerinizi rica edecektim.

“Tolstoy’un Bisikleti” zaten müthiş bir kavram. Dünyadaki yeni bir sorun da yaşçılık. Irkçılık gibi yaşçılık da bence çok kötü. Senin yaşın bitti diye köşeye atıl. İnsanın kendini sürekli dinamik tutması, yeni bir şey öğreniyor olması ve dünyaya yeni bir pencereden bakması; bizim istediğimiz tiyatro biçimidir bu. Mutlaka vurgulamak istiyorum. Aslında Trkiye’de artan bir tiyatro trafiği var. Ama bu sadece bir bölgede Kadıköy’de. Aslında tiyatro artmıyor, kendimizi kandırmayalım. Ya da oyunlar tamam doluyor ama izleyici oyunda muhakkak bir ünlü görmek istiyor. Yani dolayısıyla bizim gerçekten bir kültür politikasını üretiyor olmamız lazım. “Z” kuşağından benim beklentim bu. Kültür politikası üretip o kültür politikasını geliştirsinler. Yani cumhuriyetin ilk yıllarında yani eleştirel de olsa bazı şeyler bir kültür politikası var. Yani sana diyor ki kadını sahnede böyle göster. Yani benim kültür politikam bu diyor. Ve yazarlar, oyuncular o politikaya uyumaya çalışıyor. Biz bu dönemde çok yalnız bırakılıyoruz ve enerjimizin çoğu yaratmak yerine kavga etmekle geçiyor. 

Bence başka bir şey daha var, gerçekten İstanbul’da araba, taksi, otopark gibi çok ciddi sorunlar var. Ben Nişantaşı’ndan açıkçası evimden çıkamıyorum. Çünkü taksi bulamayacağım, yani dönemeyeceğim gibi maalesef bu da bir etken. Semt tiyatrolarının, bölge tiyatrolarının açılması lazım.

Işık Öğütçü ile Özel Röportaj

Sinan Demir: Merhaba Işık Bey öncelikle vaktinizi ayırıp bize röportaj verdiğiniz için çok teşekkürler. Biraz bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

Işık Öğütçü: Öncellikle hoş geldiniz. Ben 1 Kasım 1957’de İstanbul’da dünyaya geldim. İlkokulu üç okul değiştirerek tamamladım. Bunlar Cibali, Hırka-i Şerif ve Basınköy okulları idi. Daha sonra Yeşilköy Ortaokuluve Yeşilköy 50.Yıl Lisesi’nden mezun oldum. Ortaokul birinci sınıfının sonunda babamı kaybettim ve 13 yaşındaydım.

Üçüncü üniversite imtihanı denememde İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya Fakültesi, Kimya Mühendisliği bölümünü kazandım. Üniversiteyi 1982 yılında bitirdim. Daha sonra kimyasal maddeler işi yapan bir arkadaşımın yanında çalıştım sonra da bu konu da faaliyet gösteren firmamda kimyasal maddeler satışı yaptım. 

Bu firmamı kapatıp, yurt dışına yönelik şirket enformasyonu yapan şirketimi kurdum.  2000 yılında da Orhan Kemal müzesini açtım. Sonrasında Orhan Kemal ile ilgili çalışmalara başladım. Bu süreç tabi çok yorucuydu. Hem şirkette araştırma faaliyeti hem müze çalışmaları çok yoğundu. Bu sürecin sonunda 2015 yılında firmamı kapatarak müze ve Orhan Kemal çalışmalarına ağırlık verdim.

Babamla geçirdiğim süreç benim çocukluk dönemim. Ve sonrasında onun bende bıraktığı hasret. Yani babamla hoş anılar, evdeki davranışları, hareketleri ve yazma temposu. Ben hep bunları gördüm.  Onun daktilosuyla nasıl bir yazı temposu içinde olduğuna tanık olan ender insanlardan biriyim. 

Babamla bizim öyle yan yana çok az fotoğrafımız var. Yani 1960’lı, 70’li yılların teknolojisi bugün ki gibi devamlı fotoğraf çekmeye imkân vermiyordu. Bugün her an her dakika fotoğraf çekebiliyoruz. O zaman çok kısıtlı idi şartlar. Bu dönemde babamla çekilmiş fotoğraf buldukça çok mutlu oldum 

Daha sonraki yıllarımda da Orhan Kemal’in kitaplarını okuyarak geçirdim.

Sinan Demir: Işık Bey babanızın sizi en çok etkileyen kitabı hangisi veyahut hangileri?

Işık Öğütçü: Şu kitap demek zor. 59 eserinin hepsi beni çok değişik yönlere etkileyen eserler ki içinde yaşam var, heyecan var. 

O açıdan baktığımda da yeni yazarların bu kadar çok üretim yaptığını gördüğümde büyük bir heyecana kapılıyorum. Bazen istatistiklere falan da bakıyorum. Mesela hangi yıldı hatırlamıyorum, Türkiye’de 300-350 yeni roman yazılmış. Bu çok olağanüstü bir şey. Ancak kimler kalıcı oluyor, kimler eleniyor bunu bize zaman gösteriyor. Çetin Altan’ın bir lafı var. “Bir yazarın kalıcılığını görmek istiyorsanız yazarın üzerinden yüz yıl geçmesi lazım. Yüz yıl geçtikten sonra eğer yazar okunuyorsa demek ki eseri kalıcıdır. Toplum açısından bakıldığında da hangi türde yazdı ise orijinal bir konuyu işlemiş demektir” diyor. Bu bağlamdaben Türk edebiyatının her zaman yeni yazarlar üreteceğineinanıyorum. 

Sinan Demir: Baştan alır isek sizce bir yazar nasıl olmalı? 

Işık Öğütçü: Tabii ki yazarın bir dünya görüşü olması gerektiği ile birlikte, anlattığı bir olayı neden anlattığını da çok iyi bilmesi lazım. Bir şey anlatıyor ama niçin anlatıyor?  Birilerine ders vermek için mi? İbret alın, bir daha yapmayın mı? Veyahut ta sömürüye karşı, doğaya, doğanın felakete sürüklenmesine karşı bir mesaj mı vermek istiyor? Yani yazarın bir amacı olması lazım.  Bir satırın bile bir yerlere mesaj olarak gitmesi veinsanın etkilenmesini sağlamak lazım. 

Günümüzde herkes bir şeyler yazabiliyor.  Herhangi bir eserin de kendince çok büyük bir hazine olduğunu da biliyorum.  Örneğin ben, yazarsam bilim kurgu yazarım. Ancak bilim kurguda bile birtakım mantıklı mesajların verilmesi gerektiğine inanıyorum. Yeni yazar arkadaşların da yolları açık olsun ancak yansıttıkları olaylara, işledikleri konulara dikkat etmeleri gerektiğini düşünüyorum. 

Sinan Demir: Işık Bey, en çok sevdiğiniz veyahut da okuduğunuz yazarlar kimler?

Işık Öğütçü: Ben lise çağlarında başladığım okuma aşkı ile çok kitap okurdum. John Steinbeck’den Jack London’a, Rus klasiklerinden İspanya’nın önde gelen yazarlarına kadar. Durgun akardı don’un yazarı Mihail Şolohov’un dört ciltlikeserini bile o yıllarda okudum. Türk yazarlarından da Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Sait Faik, Nazım Hikmet. Atladığım mutlaka vardır. Günümüz yazarlarından da Ayşe Kulin, Ahmet Ümit. 

Bazen şiir de okuyorum. Şiirlerini özellikle okuduğum yazar arkadaşlarım var. Ama tabi ki edebiyatta ben bir otorite değilim. Ben sadece bir okurum. Bir okur olarak bunları okuduğum zaman eğer bir tat, haz alıyor isem, benim için o eser çok kıymetlidir. Ama eğer kendini okutmuyorsa maalesef yapacak bir şey yok. Yazarın üslubuna saygı duyarım, anlattığı konuya saygı duyarım. Yani onun duruşu öyledir onu da seven bir kitlesi vardır mutlaka diye değerlendiririm.

Sinan Demir: En çok beğendiğiniz şairler kimler? Hangi şairlerin şiirlerini çok okursunuz? 

Işık Öğütçü: Nazım Hikmet, Orhan Veli, Sebahattin Ali, zaman zaman Tevfik Fikret’i bile okurum. Cahit Sıtkı Tarancı’yı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yıokurum. Bunlar zaman zaman ferahlamak için de okuduğum şiirlerdir. 

Tabii günümüzde yine herkes şiir yazabiliyor. Onları da yakalayabilirsem okumaya çalışıyorum. Ama roman gibi yazılan şiirleri de okuyamıyorum açıkçası. Bence şiir denildiğinde, gerektiğinde bir dize ile bile insanın yüreğini etkilemesi lazım. 

Bazen roman mı, şiir mi olduğu belli olmayan kitaplar bize armağan ediliyor. Yeni bir tarz mıdır, nedir anlayamıyorum. En klasik şekliyle romandagiriş, gelişme, sonuç olmalı. Ya da bir bakıyorsunuzşiir yazmış, bu roman diyor. Her halde ben cahil kaldım diye düşünüyorum.

Sinan Demir: Işık Bey merak ediyorum, sinema ve dizi film ile aranız nasıl?  

Işık Öğütçü: Maalesef ben dizi izlemiyorum. O vakti aralığını yakalarsam okumaya ayırıyorum. Kütüphaneyegidiyorum, araştırma yapıyorum. Bir evrakın peşinde çok yıllar geçirdiğim olmuştur. 

Sinema olarak, Türk filmlerinden günümüzde çevrilenleri tesadüf eseri seyredebilirim. Yabancı filmleri zaman zaman vaktim varsa seyredebilirim. Hatta Hint filmlerinin çok sağlam senaryo yapılarının olduğunu görüyorum ve de hayranlık duyuyorum. Yani gerçekten bu işi çok çok iyi biliyorlar. Onun dışında film dünyasında biyografik filmler beni daha çok cezbediyor. 

Televizyonda artık pek bir şey seyrettiğim yok. Orada da daha çok belgesel seyretmeyi tercih ediyorum. Bu bir biyografik belgesel de olabilir, hayvanlarla ilgili bir belgesel olabilir. 

Sinan Demir: Bir diğer sorum da hangi tür müzikleri ve sanatçıları dinliyorsunuz?

Işık Öğütçü: Müzikte hiç ayırım yapmam. Eve giderken Türk sanat müziği de dinlerim, Türk halk müziği de dinlerim. Biz o kuşak olduğumuz için sıkılmadan dinleyebiliyoruz. Ancak klasik müzik dinlerim, hafif batı müziğini de dinlerim. Hatta zaman zaman bulursam, denk gelirse Ruhi Su’yu dinlerim. Mesela Zeki Müren’i Emel Sayın’ı dinlerim. Onların okuduğu her şarkı sözü anlaşılan sözlerdir.  Hiç karambole gelmez, yutmazlar kelimeleri.

Babam 1969’da falan yani son yıllarında Neşe Karaböcekdinlerdi. Nostalji olsun diye zaman zaman internette bulur Neşe Karaböcek’i dinlerim. 

Günümüzde tabi pek çok sağlam duruşlu müzik icra eden kişiler de var. Ne bileyim, Fazıl Say var, Haluk Levent var, türkü dünyasında sazıyla Sadık Gündüzvar mesela. Dedim ya hiç ayırt etmem. 

Sinan Demir: Işık Bey, dikkatimi çeken bir konu var

Edebiyatta birçok şairin ve birçok yazarın çocuklarının hayatta olduğunu biliyoruz. Kimse babası için böyle bir şey yapmadı. Gerçekten sizin böyle bir şey yapmanız, bir müze kurmanız takdire şayandır. O konuda dergimiz adına sizinle gurur duyuyoruz. Eminim ki bu ülkedeki tüm edebiyatçılar da sizinle gurur duyuyor. Orhan Kemal müzesini kurmaya nasıl karar verdiniz?

Işık Öğütçü: Belki de bu adımı takip edip gelecek olan başka aileler de vardır diye düşünüyorum ama konu masraflı bir konu. Doğal olarak gönülden yapılabiliyor En önemli nokta, bir mekânın olması gerekir. 

Ben çok iyi biliyorum, Fazıl Hüsnü Dağlarca için de öyle düşünceler var ama olmadı.  Haldun Taner için de olacaktı, olamadı. Kolay bir şey değil. Örneğin Can Yücel’in kızı geldi buraya. “Biz de böyle bir şey yapmak istiyoruz, bir müze kurmak istiyoruz” dedi. Müzeyi dolaştı, değerlendirmelerde bulundu.

Bu açıdan bir örnek teşkil ediyorsam ne büyük bir mutluluk. Bu aslında bizim ailemizin hayaliydi. 1970 yılında babamı kaybedince bu konuyu yavaş yavaş kendi içimizde tartışmaya başladık. Bir Orhan Kemal müzesi kurulsa, ya da bir Orhan Kemal müzesi nasıl kurulur diye düşünüyorduk. Kültür bakanlığından bekledik, belediyelerden bekledik, STK’lardan bekledik. Hiçbir kurumdan bir öneri ya da girişim gelmedi. 

Türkiye’de maalesef yazarlara, sanatçılara hayatta iken değer verilmiyor.  Öldükten sonra da yakınları olarak eğer bir çaba sarf etmezseniz, kayıplar hatırlanmıyor. Bu da acı bir gerçek. 

Otuz yıl sonra 2000 yılında benim iş yerimle ilgili bir arayışım vardı.  Sonra Cihangir’deki bu binaya yerleştim. İlk olarak da bu birinci katı müze yapabilir miyiz, yapamaz mıyız diye düşünmeye başladım. Yıllarca oturduğumuz evler zaten hep küçücük evlerdi. Ben anneme, bizimkilere önerimi söyledim. Herkes olumlu baktı.  Annem sadece eşyalar giderken üzülüyordu. Fakat sonra geldiğinde, burada kurduğum düzeni gördüğünde çok mutlu oldu. Düşünün, babamın odası birebir yerinde. 

O gün hatta bir öğrenci grubu vardı, annemle sohbet ettiler, etrafını sarıp sarmaladılar. Onlar için de her halde çok büyük bir gün olmuştur.

Onun yaşamsal objelerini sergileyerek gençlere birçok ilham kaynağı oluşturacak bir mekân oluşturduk belki de. Bu müze Orhan Kemal ailesinin kurduğu bir müze belki ama Türk milletinin bir kültür mirası. Ben de Türk milleti adına bu müzede gönüllü bekçilik yapıyorum.

Sinan Demir: Kesinlikle katılıyorum bu konuda size. Biz de size dergimiz ve bütün genç edebiyatçılarımız adına böyle bir projeye imza attığınız için teşekkür ediyoruz. Gerçekten takdire şayan bir davranış. 

Işık Öğütçü: Biz müzeyi oluşturduktan sonra Kültür ve Turizm Bakanı’na bildirdik. Ülkede Orhan Kemal müzesi açıldı dedik. Akabinde buraya bir araç ile kameralar, programcılar geldiler. Ben hiç alışık değilim o dönem gazetecilere, programcılara, kameralara. Bu olay 2000 yılında oldu. Hemen bir televizyon kanalı ilgilenmiş. Geldiler, röportaj yaptılar ki ben ilk defa bir haber, bir televizyon kanalına konuşuyordum. Şimdi artık 21 yıl sonra artık çok rahatım bu konularda ama o zaman gerçekten çok heyecan duydum. Güzel bir şey yapmanın mutluluğuna vardım.

Bu duyguları belki sadece bizler yaşıyoruz. İlk başlarda pek bir şey fark edilmeyebiliyor gibi gözüküyordu ama şimdi görüyorum ki sizin gibi değerli kişiler bunun farkına varıyorlar ve katkı veriyorlar. Sağ olun teşekkür ederim. 

Ancak bir elli yıl, bir yüz yıl sonra şu objelerin, bu yaptığım çalışmaların çok daha kıymetli olacağını, o zaman çok kişinin benim için “iyi ki de bu adam bunları yapmış” diyeceğini şimdiden tahmin ediyorum. 

Sinan Demir: O konuda içiniz rahat olsun, kesinlikle öyledir. Öyle olacaktır da. Zaten birçok kişi de sizinle bu konuda gurur duyuyor. Ben hakeza o konudan dolayı gerçekten sizinle gurur duyuyorum. Çünkü dediğim gibi hiç kimseye bırakmadan, belediyeye, STK’ya bırakmadan babanızı eserlerini günümüze taşımak çok onurlu bir davranıştır. 

Sinan Demir: Babanızın Nazım Hikmet ile çok yakın bir dostluğu, arkadaşlığı var. Biraz o dostluktan bize bahsedebilir misiniz?

Işık Öğütçü: Babam bir çocuktan 50 kuruşa satın aldığı yavru tavşan ile koğuşa giriyor. Nazım Hikmet de orada galiba yatakta bir şey ile meşgulken babam masanın üzerine bırakmış tavşanı, kenara geçmiş duruyor. Nazım Hikmet bir süre sonra tavşanı görünce müthiş çığlık atıyor. Yani öyle bir canlıyı getirdiği için çok seviniyor. Düşünsenize, hapishanede bir hediye tavşan ve tavşanın ismi de “Mercan”.

Ben o Mercan’ın ve Piraye Hanım’ın fotoğrafını gördüm.Çok güzel bir kare idi. O açıdan en güzel anıları belki bu tavşan anısı idi diyebilirim.

Sinan Demir: Hem bir yazarın oğlu, hem de bir yazar olarak size şu soruyu sormak istiyorum. Sizce eski edebiyat mı daha çok okunmalı yoksa yenisi mi?

Işık Öğütçü: Okunması gereken klasik eserlerdir. Yani Orhan Kemal de modern klasik diyebileceğimiz eserler yazdı ama her an, her dakika okunacak eserler arasında onlar.Dediğim gibi yeni yazarlardan da o kadar çok üretim var ki, bunları takip etmek ancak bunların üzerine eleştirmenlik yapan, uzmanlığı olan, çalışma yapanların yorum yapacağı bir şey. Ben bu konuda pek bir şey diyemem.

Sinan Demir: Bir soru soracağım size ama cevaplamak istemezseniz de saygı duyarım. Türkiye’nin geleceğinden ümitli misiniz?

Işık Öğütçü: Şöyle cevaplayayım. Öncelikle ben kimin oğluyum? Orhan Kemal’in oğluyum. Orhan Kemal umudun yazarı mı? Umudun yazarı. Bizde karamsarlık diye bir şey olmaz. Bunlarla geçti ömrümüz. 

19 yıl şimdiki hükümetle geçiyor. Gençler tabi hep buiktidarı gördüler. Maalesef bizde şöyle bir anlayış yok. Hizmetini yaparsın, çıkar gidersin başkaları gelir o da senin yaptıklarının üzerine bir tuğla koyar. Bu hizmetler böyle yürür.Ancak görünen o ki sanki herkes vazgeçilmez. Çok güzel bir söz var. Mezarlıklar vazgeçilemeyenlerle dolu. 

Yıkım mı yoksa büyük bir sevgi mi? Veyahut da başarı öyküsü mü? Başarı öyküsü yok işte. Görüyoruz ormanlar cayır cayır yanıyor. Neyse dergiyi biraz politize etmeyelim.

Sinan Demir: Sosyal medya ile aranız nasıl?

Işık Öğütçü: Her gün en azından Orhan Kemal ile ilgili bir paylaşım yapıyorum. Okullar geldiği zaman da çocukların toplu fotoğraflarını paylaşıyorum. Yani Işık Öğütçü ile ilgili bir şey yapmıyorum, Zaten Işık Öğütçü’yü parlatmak gibi, poz vermek gibi bir anlayışım da yok.

Işık Öğütçü olan sosyal medya hesaplarını Orhan Kemal olarak görmek lazım çünkü bizim kontrolümüzde olmayan pek çok Orhan Kemal isimli sosyal medya hesapları var. Baştan ben niye düşünmedim diye hayıflanıyorum.

Edebiyatı sevdiğiniz için böyle güzel çalışmalar yapıyorsunuz. Türk edebiyatına katkısı oluyor, günümüzde yaşamayan yazarları, unutulmuş yazarları zaman zaman konu ediyorsunuz, onları gündeme taşıyorsunuz. Bu da çok önemli bir vefadır aslında. Bunu yapmak sizi daha kalıcı bir hale getirir. O açıdan çıktığınız yol adına böyle bir röportaj vererek sizin derginize de bir katkı sağlamış oluyoruz. Herkesin birbirine böyle birtakım katkıları vermesinde de yarar var. Yolunuz açık olsun.

Sinan Demir: Ben de dergim ve tüm yazarlar adına size teşekkürlerimi sunuyorum.

Ah! Tolstoy ne kadar da haklıydı! Hakikat
ne kadar da acımasız!
Anton P. Çehov

Tolstoy’un Bisikleti Yola Çıktı 📰🚲

YAZARLARIMIZ 

SİNAN DEMİR(Dergi Aylık Önsöz)

ESRA DOĞRU(Makale ve deneme YAZILARI)

DİLAN ELVERAN(Deneme ve Şiir Yazıları)

ÖMER KIRMIZI(Deneme-Şiir Yazıları)

ROJDA Z. GÜMÜŞ(Deneme ve Şiir Yazıları)

YEŞİM DOĞAN(Psikoloji Yazıları)

NUR YILMAZ(Tarih ve Arkeoloji Yazıları)

SEDAT BULUÇ(Yaratıcı Drama)

HANİFE MERT(Makale ve Deneme Yazıları)

SÜMEYYE GEDİZLİ(Deneme ve Makale Yazıları)

DERYA ONBAŞI(Deneme Yazıları)

Lev N. Tolstoy’a İthafen(Yol ışığımız: Lev N. Tolstoy’un Kütüphanesinde çalışırken)


İdollümüz: Lev N. Tolstoy ve yakın dostu Anton P. Çehov ile beraber


DERGİMİZİN İDARİ BÖLÜMÜ 

SİNAN DEMİR 
(Kurucu ve Genel Yayın Yönetmeni)


DİLAN ELVERAN
(Dergi Müdürü ve Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı)


ÖMER KIRMIZI
(Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı)