tolstoyun bisikleti
LEV N. TOLSTOY 193 YAŞINDA

Merhaba e-Dergi okurları, dergimiz: “Tolstoy’un Bisikleti” özel Lev. N. Tolstoy sayısıyla bugün yayında. 

Tolstoy yeri benim kalbimde çok mizansen bir yerde, bilhassa çocukluğumun en büyük kahramanı ve sanatçı duruşuna imrendiğim mucit bir kalem. 

Yıl 2001 idi Tolstoy’un “İnsan Neyle Yaşar” eserini okuyarak kitap alışkanlığımı ve bir nebzede olsa yazarlık hevesim başladı. O yıllarda 4. Sınıftaydım ilkokul öğretmenim Mehmet Emin Kara 

-Oğlum bu eseri okuma, yaşın hala tutmuyor, yaşına uygun eserleri oku diyordu. Ve keza ben onun bütün ikazlarına rağmen “İnsan Neyle Yaşar” eserini okudum..  Ve iyi ki okumuşum.

Tolstoy’un edebiyat ve sanat duruşu ve çizgisi çok mizansen, nitekim dünya edebiyatında da çok tanınan yazarların başında geliyor. Her bir eseri büyük bir öğreti ve destan niteliğini taşıyor. Anna Karenina, Diriliş ve Savaş ve Barış dünya edebiyatının baş yapıtlarıdır. Tolstoy zannımca her yazar adayın hayatında ve eserinde emareler taşıyor, zira hem dil işçiliği ve hakeza tematik konu birliği. Eserlerindeki o muazzam anlatış gerçekten ne kadar büyük bir deha olduğunun aşina örneğidir. Nitekim Çehov’nun dediği gibi; ‘Tolstoy hepimizin yerine edebiyat yapıyor.’ Lafügüzaf yere söylememişti. Tolstoy bilahare edebiyatçılara büyük bir miras ve öğreti bırakıyordu/mıştır.

Tolstoy’un biyografi filmi “Aşkın Son Mevsimi” izlerken büyük bir duygu yoğunluğuna kapıldım. Ah ne kadar büyük bir dehaymış ve entelektüelmiş iyi ki dedim ve iyi demişim ben Tolstoy’u yıllardır örnek alıyorum ve mütemadiyen aldım. Ah iyi ki Tolstoy.. Aşkın Son Mevsimi sinema filminde Tolstoy’un hayatında önemli mesajlar ve emareler veriyor, bilhassa Tolstoy’un karşıt ve hassas olduğu bazı konular: Din ticareti, sınıf işçiliği ve doğa aşkı. Bu konuları tüm realiteleriyle işlemişler keza Tolstoy’da bu konularda çok hassas ve ciddi bir duruş sergilemiştir. Tolstoy salt bir yazar değildi, iyi bir aktivisti o zaman.. Filmin finali beni çok duygulandırdı, Tolstoy’un Astapovo’da tren istasyonunda zatürre’den ölmesi. Çok duygulandım zira Tolstoy’u çok seviyorum ve büyük hayranlık hayranlık duyuyorum.

Bir diğer dikkatimi çeken konu ise Tolstoy’un eşi Sofya’ya gönderdiği mektup..

82 yaşındaki Tolstoy, evden kaçışının üçüncüsünde geri dönmemeye kararlı olarak bir daha görmek istemediği karısına bir veda mektubu yazmıştı: 

“Gidişim sana acı verecek, üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla. Benim evdeki durumum çekilmezdi ve çekilmez oldu. Öteki nedenlerin yanısıra, şatafatlı koşullar içinde, eskiden olduğu gibi, yaşamayı sürdüremedim ve benim yaşımdaki ihtiyarların göreneğine uyarak, dünyayı terkedip, yaşantımın son günlerini sessizlik ve yalnızlık içinde geçirmek istedim.(…)

“Bunu anlamanı ve nerede olduğumu öğrenecek olursan gelip beni aramamanı yalvararak rica ediyorum. Senin gelişin sadece ikimizin de durumunu kötüleştirir ama benim kararımı değiştiremez.(…)

“Benimle birlikte namusluca geçirdiğin kırksekiz yıllık yaşam için sana teşekkür ederim ve sana yapılan ve bana yüklenen suçlamalar için beni bağışlamanı dilerim, senin bana karşı yaptığın haksızlıkları da benim bağışladığımı bilmeni isterim. Benim gidişimle, senin için oluşacak değişiklikleri kabullenmeni öğütlerim. Bana bir haber iletecek olursan Saşa’ya söyle, o beni nerede bulacağını bilecek ve gerekeni iletecektir. Ama benim nerede olduğumu açıklayamaz, çünkü bulunduğum yeri hiç kimseye söylememek konusunda bana söz verdi.”

Ömrünün son yıllarında salt huzur içinde yaşamak ve ölmek istiyordu Lev N. Tolstoy

(Duygulandım)

Sinan Demir

LEV N. TOLSTOY

Düşlerinizde, düşüncelerinizde ve yaşamınızda tarihe yazılan gerçek başarı hikayelerini anımsayın. İçinde umut ve arzu olmayan bir yaşam düşünülemez tıpkı tadı olmayan bir su, güneşi olmayan bir hava misali durgun geçer.. Sevgili okurlar size iki çift sözüm olacak bitik bir uzay boşluğunda yer almadan, tüm gücünüzü elden bırakmadan bir Lev Tolstoy’u okuyun, okutun. Çehov’yla olan dostluğunu örnek alın. O ki 67 yaşında bisiklet öğrenmesi ile bize sadece yeniden bir hayatın başladığını öğretmedi aynı zamanda bize bireyselliğimiz içinde bir başarı gücünü aşıladı. Bir Tolstoy olabilmek vardı olamazların içinde eşsiz  görülen  bir birey. Bir Tolstoy’u görmek vardı bir de konuşturmak ve birazda canlandırmak ama sadece arayıştı. çünkü o kazanılamazdı.

Merve Çarboğa

ASTAPOVO İSTASYONU

1910 Kasım. Soğuk bir sonbahar günü ve ölüm yalnızlığındaki tren yolculuğu. 82 yaşında aksi, kimsenin söz geçiremediği yaşlı bir yolcu, trenin herhangi bir vagonundayolculuk ediyor. Dışarının karanlığı ile içerinin loş aydınlığı, ihtiyarın anılarını oturduğu vagonun alıngan camlarına yansıtıyor. Anılar, trenin kendine ait özgüvenli raylarıdoğrultusundaki ritim ve hoşgörü asaletinde bir birini kucaklıyor. Yolculuğun başlangıcı itibari ile geride bırakılmış tercihler, trenin soğuk camlarının konforunda bizim ihtiyar ile ara ara göz göze, ara ara da baş başa tazeliğini yudumluyor. Hatta süratle uzaklaşıyor. İhtiyarın anıları, zihnindeki kelimelerin notaya dönüştürülmüş hali olan Beethoven’in “Kreutzer Sonatı” eşliğinde kalem ve kâğıttan, keman ve piyanoya da eviriliyor.

1889’da bir tren yolculuğu. Uzun bir yolculuk ve doğal olarak da yolcular arasında bir sohbet başlıyor. Konu, evlilik ve karı koca ilişkileri. Sohbete katılan yaşlıca bir kadınevliliğin ve her türlü beraberliğin en temel koşulunun “aşk”olduğunu ileri sürmektedir. Trende bu konuşmaları dinleyen yolcular arasında Pozdnyshev isminde biri vardır. Konuşulanlar karşısında kendisini tutmayı başaramayan Pozdnyshev, hayatından kesitler ve birlikteliklere dair düşüncelerini paylaşır. Özünde karısını öldürdükten sonra belirli bir süre hapishanede yatmış biridir. Onun sıra dışı düşüncelerinden bir grup yolcu rahatsızlığını belirtince,Pozdnyshev kendi hikâyesini, yanına oturduğu bir yolcuya anlatmaya koyulur. 

Pozdnyshev karısını hem sevip, hem de ondan nefret etmektedir. Beş çocuk doğuran karısı Lili’nin bedeni, doktorun sağlığı için daha fazla çocuk doğurmaması gerektiğini önermesiyle yenilenmeye ve toparlanmaya başlamıştır. Bu durum karşısında oldukça kıskanç bir insan haline gelen Pozdnyshev’i karısının onu kendisinin tanıştırdığı bir müzisyenle aldattığı şüphesi yiyip bitirmektedir. Nihayetinde bu iç kemiriş, aniden eve döndüğünde müzisyen ve karısını evlerinin oturma odasında yakalaması ve karısını bir hançer ile öldürmesi ile son bulur.

Aslında, tam da o anda müzik öğretmeni kemanı ile çok özel bir parçada piyano öğrencisine eşlik etmektedir. Bu çok özel parça 1803’de Beethoven’in bestelediği KreutzerSonatı’dır. Parçanın ritmi, öğretmen ve öğrencisi arasındaki elektriklenmeyi bir ahlak kaosuna çevirmekte, müziğin erotizmi ikiliyi tensel olarak da yakınlaştırmaktadır. Yakınlaşma, kadının parmaklarının piyano tuşları ile vedalaşabilmesine izin verememektedir. Bunun anlamı “henüz sana tamamen güvenemiyorum” demektir. Vasily Pozdnyshev, karısı Lili ve müzik öğretmeni Truhaçevski de bu ihtiyarın en önemli eserlerinden biri olan Kreutzer Sonatı’nınkahramanlarıdır.

Tren Astapovo istasyonuna doğru kendi kısıtlı özgürlüğü ile yaklaşmaktadır. Anılar, lokomotifin bacasından çıkan buharın güveninde trenin de geçmişine doğru gücünü diretmeye çalışmakta, trenin hızı ile birlikte yoğunluğunu yitirmekte ve suskun bir halde gecenin karanlığına karışmaktadır.

Bir tren istasyonu ve istasyonda bir adam ile sohbet.Puslu bir mevsim, konu eş ihaneti. Sohbet sonrası ortaya öylesine bir eser çıkıyor ki ihtiyarın en önemli eserlerinden biri. Ancak kendi eşinin yorumu “bu eser çok mutsuz bir hikâyedir” oluyor.

İhtiyarın esinlendiği Beethoven’ın “Kreutzer Sonatı”nınbirinci bölümünde yansıtılan kargaşa ve karışıklığın kişileştirilmesi ve aynı zamanda cinsel çekicilikle meydana gelen vahşi arzuların yansıtılması ile çağın kalıplarını kıran eser, ilk dinleyişte belki insanı hemen sarıp sarmalayıp kuşatmaz ama bir kez daha dinlenince, notalar kulakta yerli yerine yerleşmekte; sonat anlamına kavuşmaktadır.

İhtiyar için geçmişten uzaklaşmak ile geleceğe yaklaşmak bir gün doğumu ile gün batımının karşılıklı saygınlığı kıvamındadır. Eserlerindeki karakterler, kendi iç dünyasındaki çoklu kimliğine olan saygınlığı da sağlamaktadır.

Gece soğumakta ve gittikçe karamsarlaşmaktadır. İhtiyarın yanındaki koltukta kızı Aleksandra oturmakta, camdan dışarı bakarken kızının siluetinde ihtiyar, kızının piyano öğretmeni ile kendisi arasında yaşanılan büyük aşkıgörmektedir. Öğretmeni, kızının müzik eğitimindeki keman piyano sonatlarında iki çalgının rolünü eşitlemiş; tüm müzikal materyallerin yoğun bir diyalog halinde paylaşılmasını sağlamıştır. Beethoven ve sonatı yine ihtiyarın hayatının nota portesindedir

Aslında ihtiyarın maalesef düzgün bir evliliği de olamamıştır. Bu yolculuk belki de en önemli eserlerinden biri olan hatta Beethoven’den esinlendiği Kreutzer Sonatı kitabındaki kahramanı gibi olmamak adına karısından kaçış yolculuğudur. Üçüncü mevkide yapılan bu yolculukta alınan soğuk algınlığı, kısa zamanda zatürreye dönüşmekte ve hastalığın ölümcül olduğunun anlaşılmasına neden olmaktadır. Doğaüstü yazarlık yetenekleri olan, edebiyat dehası ihtiyarı trenden indirip kendi evinde konaklamaya, sıradan bir demiryolu bekçisi olan cahil Ivan Ozolin hangi kelimeleri bir araya getirip ikna etmiş olabilir an itibari ile bilemiyoruz.

Bir bilinmeyen daha.

Kimliği bilinmeyen biri, hatta kim bilir kim, bizim ihtiyarın ailesine şu telgrafı çekmiş: “Lev Nikolayeviç Tolstoy Astapovo’da ve istasyon şefinin kulübesinde yatıyor. Hatta 40 derece ateşle.”

Ufuk Fikret Ozan

TÜM ZAMANLARIN EN İYİ YAZARI LEV N. TOLSTOY

Hem Rus hem de dünya edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Lev Nikolayeviç Tolstoy, 9 Eylül 1828’de zengin ve asil bir ailenin çocuğu olarak Moskova’nın güneyindeki Tula şehrinde, Yasnaya Polyana isimli konakta dünyaya gelmiştir. İki yaşındayken annesini, annesinden yedi yıl sonra da babasını kaybetmişti. Tolstoy’un eğitimiyle halaları ilgilenmiştir.
Bu yıllarda Dickens, Pascal, Platon gibi klasikleri okudu. Kazan Lisesi’ne girdi. Kendi seçtiği program üzerinden liseyi bitirdi. Doğu Dilleri Fakültesinde sınıfta kalınca 1846’da Hukuk Fakültesine geçti. Hukuk öğrenimini de yarıda bırakarak 1847 yılında, doğduğu yer olan Yasyana Polyana’daki çiftliğine geri döndü.

Bir dönem zevk ve sefa içerisinde yaşayan Tolstoy, daha sonra asillerin arasında yaşamaktan sıkılarak savaşa katıldı. 1851 yılında Rus ordusuna yazıldı. Kırım Savaşı’ında astsubay olarak görevlendirildi. Bir süre sonra sağlığı bozulan ünlü yazar can sıkıntısını gidermek için roman yazmaya karar veridi. Burada “Çocukluk Çağı” adlı uzun öyküsünü yazdı. Bu öyküyü çok beğenen şair Nekrasov, onu Çağdaş dergisinde yayımlayacağını Tolstoy’a bildirdirir. Öykü eleştirmenler tarafından da beğenildi. Böylece Tolstoy’un edebiyata attığı bu ilk adım gereken ilgiyi görür.

Birkaç yılını savaş alanlarında geçirdikten sonra evine dönen Tolstoy, hayatının pek çok döneminde bunalıma girmiş ve zor günler geçirmiştir. Her zaman bir şeylerin eksikliğini hisseden Rus yazar, Sofya ile evlendikten sonra huzuru bulmuş ya da bulduğunu düşünmüştür. Evliliğinin ilk yıllarında eşinin de desteği ile Savaş ve Barış adlı eserini yazdı. Bu eserle adından çok söz ettiren ünlü yazar yayınevlerinin çekici önerileriyle Anna Karanina adlı romanı yazmıştır. Bu her iki eser de başyapıt niteliğindedir.

Tolstoy sadece roman, oyun, öykü ve denemeleriyle değil, aynı zamanda yaşamı ve fikirleriyle de bu dünyada iz bırakmıştır.

Yaşarken üne kavuşan yazar eserleri ve fikirleriyle kendisinden sonra gelen pek çok kişiyi etkilemiştir. Mahatma Gandi, James Joyce, Edna O’Brien ve Matin Luther King Tolstoy’dan etklenmiş ünlülerden bazılarıdır.

Türk edebiyatının ise Tolstoy’la tanışması on dokuzuncu yüzyılın sonuna rastlar. Yeni harflere gelinceye kadar epeyce bir kitabı yayımlanır. Bunlardan bilinebilen ilk kitap Madam Gülnar’ın çevirdiği “Familya Saadeti” adlı eseridir. 1891 tarihini taşıyan bu yapıtın aynı çevirmenle yeni harflerle basımı yapılmamıştır. Ancak M.E. Gözlü tarafından 1977 yılında Aile Mutluluğu adıyla yeniden yayımlanmıştır. Öte yandan Tolstoy’un edebiyata getirdiği iç gerçek, Peyami Safa’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Yusuf Atılgan’dan Oğuz Atay’a birçok romancımızı etkilemiştir.

 

Tolstoy;

“Amaçsız sanat olmaz, sanatın başlıca amacı da insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine yardım etmektir. Bu ilişkilerin düzelmesine kesinlikle yardım etmeyen bir şey varsa o da savaştır. Sonucu raslantıya dayandığı için savaş insanlık dışı, insan yaradılışına aykırı bir şeydir.” diyerek savaşın çirkin yüzünü ortaya koymuştur. Onun Kırım ve Sivastopol savaşlarına üsteğmen olarak katılışı ona engin bir deneyim sağlamıştır. Bu birikimini yalınızca Rus edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en büyük klasiklerinden biri olan Savaş ve Barış’ta kullanarak gösterir.
  Çağının en büyük romancısı olan Tolstoy, J.J. Rousseau gibi, insanların ahlakını bozan sanata düşmandı. O paraya pula önem vermez, zorbalığa ve özel mülkiyet fikrine karşı çıkar ve lüks yaşamı sevmezdi. Bu düşünceleri yüzünden başta karısı olmak üzere ailesiyle sorun yaşayan yazar, varını yoğunu köylülere dağıtmıştır.
  Aile çevresinden bunalan yazar, 7 Kasım 1910’da ailesini terk etmeye karar verir. En küçük kızı ve doktoruyla birlikte trenle güneye giderken yolda rahatsızlandı. Bu nedenle Astopovo istasyonunda inmek zorunda kaldı. Gar şefi bu ünlü yolcuyu evinde konuk etti. Ne var ki yemek yemiyordu, hastaydı. Ünlü yazar 20 Kasım sabahı saat altıyı beş geçe, zatürreeden yaşama veda etti.

Lev Nicoloviç Tolstoy 2013 yılında 125 İngiliz ve Amerikalı yazarın katıldığı bir ankette, tüm zamanların en iyi yazarı ünvanını almıştır.

Hanife Mert

Işık Öğütçü ile Özel Röportaj

Sinan Demir: Merhaba Işık Bey öncelikle vaktinizi ayırıp bize röportaj verdiğiniz için çok teşekkürler. Biraz bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

Işık Öğütçü: Öncellikle hoş geldiniz. Ben 1 Kasım 1957’de İstanbul’da dünyaya geldim. İlkokulu üç okul değiştirerek tamamladım. Bunlar Cibali, Hırka-i Şerif ve Basınköy okulları idi. Daha sonra Yeşilköy Ortaokuluve Yeşilköy 50.Yıl Lisesi’nden mezun oldum. Ortaokul birinci sınıfının sonunda babamı kaybettim ve 13 yaşındaydım.

Üçüncü üniversite imtihanı denememde İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya Fakültesi, Kimya Mühendisliği bölümünü kazandım. Üniversiteyi 1982 yılında bitirdim. Daha sonra kimyasal maddeler işi yapan bir arkadaşımın yanında çalıştım sonra da bu konu da faaliyet gösteren firmamda kimyasal maddeler satışı yaptım. 

Bu firmamı kapatıp, yurt dışına yönelik şirket enformasyonu yapan şirketimi kurdum.  2000 yılında da Orhan Kemal müzesini açtım. Sonrasında Orhan Kemal ile ilgili çalışmalara başladım. Bu süreç tabi çok yorucuydu. Hem şirkette araştırma faaliyeti hem müze çalışmaları çok yoğundu. Bu sürecin sonunda 2015 yılında firmamı kapatarak müze ve Orhan Kemal çalışmalarına ağırlık verdim.

Babamla geçirdiğim süreç benim çocukluk dönemim. Ve sonrasında onun bende bıraktığı hasret. Yani babamla hoş anılar, evdeki davranışları, hareketleri ve yazma temposu. Ben hep bunları gördüm.  Onun daktilosuyla nasıl bir yazı temposu içinde olduğuna tanık olan ender insanlardan biriyim. 

Babamla bizim öyle yan yana çok az fotoğrafımız var. Yani 1960’lı, 70’li yılların teknolojisi bugün ki gibi devamlı fotoğraf çekmeye imkân vermiyordu. Bugün her an her dakika fotoğraf çekebiliyoruz. O zaman çok kısıtlı idi şartlar. Bu dönemde babamla çekilmiş fotoğraf buldukça çok mutlu oldum 

Daha sonraki yıllarımda da Orhan Kemal’in kitaplarını okuyarak geçirdim.

Sinan Demir: Işık Bey babanızın sizi en çok etkileyen kitabı hangisi veyahut hangileri?

Işık Öğütçü: Şu kitap demek zor. 59 eserinin hepsi beni çok değişik yönlere etkileyen eserler ki içinde yaşam var, heyecan var. 

O açıdan baktığımda da yeni yazarların bu kadar çok üretim yaptığını gördüğümde büyük bir heyecana kapılıyorum. Bazen istatistiklere falan da bakıyorum. Mesela hangi yıldı hatırlamıyorum, Türkiye’de 300-350 yeni roman yazılmış. Bu çok olağanüstü bir şey. Ancak kimler kalıcı oluyor, kimler eleniyor bunu bize zaman gösteriyor. Çetin Altan’ın bir lafı var. “Bir yazarın kalıcılığını görmek istiyorsanız yazarın üzerinden yüz yıl geçmesi lazım. Yüz yıl geçtikten sonra eğer yazar okunuyorsa demek ki eseri kalıcıdır. Toplum açısından bakıldığında da hangi türde yazdı ise orijinal bir konuyu işlemiş demektir” diyor. Bu bağlamdaben Türk edebiyatının her zaman yeni yazarlar üreteceğineinanıyorum. 

Sinan Demir: Baştan alır isek sizce bir yazar nasıl olmalı? 

Işık Öğütçü: Tabii ki yazarın bir dünya görüşü olması gerektiği ile birlikte, anlattığı bir olayı neden anlattığını da çok iyi bilmesi lazım. Bir şey anlatıyor ama niçin anlatıyor?  Birilerine ders vermek için mi? İbret alın, bir daha yapmayın mı? Veyahut ta sömürüye karşı, doğaya, doğanın felakete sürüklenmesine karşı bir mesaj mı vermek istiyor? Yani yazarın bir amacı olması lazım.  Bir satırın bile bir yerlere mesaj olarak gitmesi veinsanın etkilenmesini sağlamak lazım. 

Günümüzde herkes bir şeyler yazabiliyor.  Herhangi bir eserin de kendince çok büyük bir hazine olduğunu da biliyorum.  Örneğin ben, yazarsam bilim kurgu yazarım. Ancak bilim kurguda bile birtakım mantıklı mesajların verilmesi gerektiğine inanıyorum. Yeni yazar arkadaşların da yolları açık olsun ancak yansıttıkları olaylara, işledikleri konulara dikkat etmeleri gerektiğini düşünüyorum. 

Sinan Demir: Işık Bey, en çok sevdiğiniz veyahut da okuduğunuz yazarlar kimler?

Işık Öğütçü: Ben lise çağlarında başladığım okuma aşkı ile çok kitap okurdum. John Steinbeck’den Jack London’a, Rus klasiklerinden İspanya’nın önde gelen yazarlarına kadar. Durgun akardı don’un yazarı Mihail Şolohov’un dört ciltlikeserini bile o yıllarda okudum. Türk yazarlarından da Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Sait Faik, Nazım Hikmet. Atladığım mutlaka vardır. Günümüz yazarlarından da Ayşe Kulin, Ahmet Ümit. 

Bazen şiir de okuyorum. Şiirlerini özellikle okuduğum yazar arkadaşlarım var. Ama tabi ki edebiyatta ben bir otorite değilim. Ben sadece bir okurum. Bir okur olarak bunları okuduğum zaman eğer bir tat, haz alıyor isem, benim için o eser çok kıymetlidir. Ama eğer kendini okutmuyorsa maalesef yapacak bir şey yok. Yazarın üslubuna saygı duyarım, anlattığı konuya saygı duyarım. Yani onun duruşu öyledir onu da seven bir kitlesi vardır mutlaka diye değerlendiririm.

Sinan Demir: En çok beğendiğiniz şairler kimler? Hangi şairlerin şiirlerini çok okursunuz? 

Işık Öğütçü: Nazım Hikmet, Orhan Veli, Sebahattin Ali, zaman zaman Tevfik Fikret’i bile okurum. Cahit Sıtkı Tarancı’yı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yıokurum. Bunlar zaman zaman ferahlamak için de okuduğum şiirlerdir. 

Tabii günümüzde yine herkes şiir yazabiliyor. Onları da yakalayabilirsem okumaya çalışıyorum. Ama roman gibi yazılan şiirleri de okuyamıyorum açıkçası. Bence şiir denildiğinde, gerektiğinde bir dize ile bile insanın yüreğini etkilemesi lazım. 

Bazen roman mı, şiir mi olduğu belli olmayan kitaplar bize armağan ediliyor. Yeni bir tarz mıdır, nedir anlayamıyorum. En klasik şekliyle romandagiriş, gelişme, sonuç olmalı. Ya da bir bakıyorsunuzşiir yazmış, bu roman diyor. Her halde ben cahil kaldım diye düşünüyorum.

Sinan Demir: Işık Bey merak ediyorum, sinema ve dizi film ile aranız nasıl?  

Işık Öğütçü: Maalesef ben dizi izlemiyorum. O vakti aralığını yakalarsam okumaya ayırıyorum. Kütüphaneyegidiyorum, araştırma yapıyorum. Bir evrakın peşinde çok yıllar geçirdiğim olmuştur. 

Sinema olarak, Türk filmlerinden günümüzde çevrilenleri tesadüf eseri seyredebilirim. Yabancı filmleri zaman zaman vaktim varsa seyredebilirim. Hatta Hint filmlerinin çok sağlam senaryo yapılarının olduğunu görüyorum ve de hayranlık duyuyorum. Yani gerçekten bu işi çok çok iyi biliyorlar. Onun dışında film dünyasında biyografik filmler beni daha çok cezbediyor. 

Televizyonda artık pek bir şey seyrettiğim yok. Orada da daha çok belgesel seyretmeyi tercih ediyorum. Bu bir biyografik belgesel de olabilir, hayvanlarla ilgili bir belgesel olabilir. 

Sinan Demir: Bir diğer sorum da hangi tür müzikleri ve sanatçıları dinliyorsunuz?

Işık Öğütçü: Müzikte hiç ayırım yapmam. Eve giderken Türk sanat müziği de dinlerim, Türk halk müziği de dinlerim. Biz o kuşak olduğumuz için sıkılmadan dinleyebiliyoruz. Ancak klasik müzik dinlerim, hafif batı müziğini de dinlerim. Hatta zaman zaman bulursam, denk gelirse Ruhi Su’yu dinlerim. Mesela Zeki Müren’i Emel Sayın’ı dinlerim. Onların okuduğu her şarkı sözü anlaşılan sözlerdir.  Hiç karambole gelmez, yutmazlar kelimeleri.

Babam 1969’da falan yani son yıllarında Neşe Karaböcekdinlerdi. Nostalji olsun diye zaman zaman internette bulur Neşe Karaböcek’i dinlerim. 

Günümüzde tabi pek çok sağlam duruşlu müzik icra eden kişiler de var. Ne bileyim, Fazıl Say var, Haluk Levent var, türkü dünyasında sazıyla Sadık Gündüzvar mesela. Dedim ya hiç ayırt etmem. 

Sinan Demir: Işık Bey, dikkatimi çeken bir konu var

Edebiyatta birçok şairin ve birçok yazarın çocuklarının hayatta olduğunu biliyoruz. Kimse babası için böyle bir şey yapmadı. Gerçekten sizin böyle bir şey yapmanız, bir müze kurmanız takdire şayandır. O konuda dergimiz adına sizinle gurur duyuyoruz. Eminim ki bu ülkedeki tüm edebiyatçılar da sizinle gurur duyuyor. Orhan Kemal müzesini kurmaya nasıl karar verdiniz?

Işık Öğütçü: Belki de bu adımı takip edip gelecek olan başka aileler de vardır diye düşünüyorum ama konu masraflı bir konu. Doğal olarak gönülden yapılabiliyor En önemli nokta, bir mekânın olması gerekir. 

Ben çok iyi biliyorum, Fazıl Hüsnü Dağlarca için de öyle düşünceler var ama olmadı.  Haldun Taner için de olacaktı, olamadı. Kolay bir şey değil. Örneğin Can Yücel’in kızı geldi buraya. “Biz de böyle bir şey yapmak istiyoruz, bir müze kurmak istiyoruz” dedi. Müzeyi dolaştı, değerlendirmelerde bulundu.

Bu açıdan bir örnek teşkil ediyorsam ne büyük bir mutluluk. Bu aslında bizim ailemizin hayaliydi. 1970 yılında babamı kaybedince bu konuyu yavaş yavaş kendi içimizde tartışmaya başladık. Bir Orhan Kemal müzesi kurulsa, ya da bir Orhan Kemal müzesi nasıl kurulur diye düşünüyorduk. Kültür bakanlığından bekledik, belediyelerden bekledik, STK’lardan bekledik. Hiçbir kurumdan bir öneri ya da girişim gelmedi. 

Türkiye’de maalesef yazarlara, sanatçılara hayatta iken değer verilmiyor.  Öldükten sonra da yakınları olarak eğer bir çaba sarf etmezseniz, kayıplar hatırlanmıyor. Bu da acı bir gerçek. 

Otuz yıl sonra 2000 yılında benim iş yerimle ilgili bir arayışım vardı.  Sonra Cihangir’deki bu binaya yerleştim. İlk olarak da bu birinci katı müze yapabilir miyiz, yapamaz mıyız diye düşünmeye başladım. Yıllarca oturduğumuz evler zaten hep küçücük evlerdi. Ben anneme, bizimkilere önerimi söyledim. Herkes olumlu baktı.  Annem sadece eşyalar giderken üzülüyordu. Fakat sonra geldiğinde, burada kurduğum düzeni gördüğünde çok mutlu oldu. Düşünün, babamın odası birebir yerinde. 

O gün hatta bir öğrenci grubu vardı, annemle sohbet ettiler, etrafını sarıp sarmaladılar. Onlar için de her halde çok büyük bir gün olmuştur.

Onun yaşamsal objelerini sergileyerek gençlere birçok ilham kaynağı oluşturacak bir mekân oluşturduk belki de. Bu müze Orhan Kemal ailesinin kurduğu bir müze belki ama Türk milletinin bir kültür mirası. Ben de Türk milleti adına bu müzede gönüllü bekçilik yapıyorum.

Sinan Demir: Kesinlikle katılıyorum bu konuda size. Biz de size dergimiz ve bütün genç edebiyatçılarımız adına böyle bir projeye imza attığınız için teşekkür ediyoruz. Gerçekten takdire şayan bir davranış. 

Işık Öğütçü: Biz müzeyi oluşturduktan sonra Kültür ve Turizm Bakanı’na bildirdik. Ülkede Orhan Kemal müzesi açıldı dedik. Akabinde buraya bir araç ile kameralar, programcılar geldiler. Ben hiç alışık değilim o dönem gazetecilere, programcılara, kameralara. Bu olay 2000 yılında oldu. Hemen bir televizyon kanalı ilgilenmiş. Geldiler, röportaj yaptılar ki ben ilk defa bir haber, bir televizyon kanalına konuşuyordum. Şimdi artık 21 yıl sonra artık çok rahatım bu konularda ama o zaman gerçekten çok heyecan duydum. Güzel bir şey yapmanın mutluluğuna vardım.

Bu duyguları belki sadece bizler yaşıyoruz. İlk başlarda pek bir şey fark edilmeyebiliyor gibi gözüküyordu ama şimdi görüyorum ki sizin gibi değerli kişiler bunun farkına varıyorlar ve katkı veriyorlar. Sağ olun teşekkür ederim. 

Ancak bir elli yıl, bir yüz yıl sonra şu objelerin, bu yaptığım çalışmaların çok daha kıymetli olacağını, o zaman çok kişinin benim için “iyi ki de bu adam bunları yapmış” diyeceğini şimdiden tahmin ediyorum. 

Sinan Demir: O konuda içiniz rahat olsun, kesinlikle öyledir. Öyle olacaktır da. Zaten birçok kişi de sizinle bu konuda gurur duyuyor. Ben hakeza o konudan dolayı gerçekten sizinle gurur duyuyorum. Çünkü dediğim gibi hiç kimseye bırakmadan, belediyeye, STK’ya bırakmadan babanızı eserlerini günümüze taşımak çok onurlu bir davranıştır. 

Sinan Demir: Babanızın Nazım Hikmet ile çok yakın bir dostluğu, arkadaşlığı var. Biraz o dostluktan bize bahsedebilir misiniz?

Işık Öğütçü: Babam bir çocuktan 50 kuruşa satın aldığı yavru tavşan ile koğuşa giriyor. Nazım Hikmet de orada galiba yatakta bir şey ile meşgulken babam masanın üzerine bırakmış tavşanı, kenara geçmiş duruyor. Nazım Hikmet bir süre sonra tavşanı görünce müthiş çığlık atıyor. Yani öyle bir canlıyı getirdiği için çok seviniyor. Düşünsenize, hapishanede bir hediye tavşan ve tavşanın ismi de “Mercan”.

Ben o Mercan’ın ve Piraye Hanım’ın fotoğrafını gördüm.Çok güzel bir kare idi. O açıdan en güzel anıları belki bu tavşan anısı idi diyebilirim.

Sinan Demir: Hem bir yazarın oğlu, hem de bir yazar olarak size şu soruyu sormak istiyorum. Sizce eski edebiyat mı daha çok okunmalı yoksa yenisi mi?

Işık Öğütçü: Okunması gereken klasik eserlerdir. Yani Orhan Kemal de modern klasik diyebileceğimiz eserler yazdı ama her an, her dakika okunacak eserler arasında onlar.Dediğim gibi yeni yazarlardan da o kadar çok üretim var ki, bunları takip etmek ancak bunların üzerine eleştirmenlik yapan, uzmanlığı olan, çalışma yapanların yorum yapacağı bir şey. Ben bu konuda pek bir şey diyemem.

Sinan Demir: Bir soru soracağım size ama cevaplamak istemezseniz de saygı duyarım. Türkiye’nin geleceğinden ümitli misiniz?

Işık Öğütçü: Şöyle cevaplayayım. Öncelikle ben kimin oğluyum? Orhan Kemal’in oğluyum. Orhan Kemal umudun yazarı mı? Umudun yazarı. Bizde karamsarlık diye bir şey olmaz. Bunlarla geçti ömrümüz. 

19 yıl şimdiki hükümetle geçiyor. Gençler tabi hep buiktidarı gördüler. Maalesef bizde şöyle bir anlayış yok. Hizmetini yaparsın, çıkar gidersin başkaları gelir o da senin yaptıklarının üzerine bir tuğla koyar. Bu hizmetler böyle yürür.Ancak görünen o ki sanki herkes vazgeçilmez. Çok güzel bir söz var. Mezarlıklar vazgeçilemeyenlerle dolu. 

Yıkım mı yoksa büyük bir sevgi mi? Veyahut da başarı öyküsü mü? Başarı öyküsü yok işte. Görüyoruz ormanlar cayır cayır yanıyor. Neyse dergiyi biraz politize etmeyelim.

Sinan Demir: Sosyal medya ile aranız nasıl?

Işık Öğütçü: Her gün en azından Orhan Kemal ile ilgili bir paylaşım yapıyorum. Okullar geldiği zaman da çocukların toplu fotoğraflarını paylaşıyorum. Yani Işık Öğütçü ile ilgili bir şey yapmıyorum, Zaten Işık Öğütçü’yü parlatmak gibi, poz vermek gibi bir anlayışım da yok.

Işık Öğütçü olan sosyal medya hesaplarını Orhan Kemal olarak görmek lazım çünkü bizim kontrolümüzde olmayan pek çok Orhan Kemal isimli sosyal medya hesapları var. Baştan ben niye düşünmedim diye hayıflanıyorum.

Edebiyatı sevdiğiniz için böyle güzel çalışmalar yapıyorsunuz. Türk edebiyatına katkısı oluyor, günümüzde yaşamayan yazarları, unutulmuş yazarları zaman zaman konu ediyorsunuz, onları gündeme taşıyorsunuz. Bu da çok önemli bir vefadır aslında. Bunu yapmak sizi daha kalıcı bir hale getirir. O açıdan çıktığınız yol adına böyle bir röportaj vererek sizin derginize de bir katkı sağlamış oluyoruz. Herkesin birbirine böyle birtakım katkıları vermesinde de yarar var. Yolunuz açık olsun.

Sinan Demir: Ben de dergim ve tüm yazarlar adına size teşekkürlerimi sunuyorum.

YAŞAMAK

Uzun zamandır yazmıyordum…

Uzun dediysem birkaç hafta işte; gözüm ekranlarda dönüp duran ve bir türlü anlam veremediğim, yaşadığım topluma konduramadığım bir hale sessiz isyandı belki elimin kalemle buluşmamaktaki inadının izahı.

Bu arada edebiyatımızın koca çınarı Rıfat Hocamızı andık; doğduğu kentte adına düzenlenen Cide Sarı Yazma Rıfat Ilgaz Festivali’nde…

Sonra Oğuz Atay adına doğduğu ilçede, İnebolu Kültür Sanat Derneği tarafından serbest konulu bir öykü yarışması ile bir kez daha gündeme geldi ismi. Katılım komitesi adına,yarışma süreciyle ilgili kendisi de bir öykücü ve İnebolu’lu olan Özlem Keskin hocamla sohbet ettik. Katılım her yaştan, her ilden ve gruplardan…

Niceleri var daha…

Nice yarışmalar, edebi organizasyonlar…

Edebiyat oldum olası umududur bir toplumun; bazen bir Yaşar Kemal romanında, bazen bir Atilla İlhan şiirinde, bazen bir Gülten Dayıoğlu öyküsünde…

Gülen ayva, ağlayan nar… Ama hep umut var!

Ve fark eder ki insanoğlu; edebiyattan, kültür sanattan ne denli uzaklaşırsanız o kadar yalnızlaşır, umutsuzluğun pençesinde, alevden bir rüzgârın önünde yok oluşa savrulursunuz. Okumadıkça eksilir, eksildikçe umutsuzluk umudu karanlığın kör kuyularına gömer… Sonrası yıkım!

Toplumsal buhranların, düşüşlerin ve dahi kurtuluş umudu kalmadığına dair vehimlerin nedeni edebiyattan kopmak, kültür sanatla ilişiğini kesmektir.

Yaşamak, okumaktır…

Okumak, yaşamak!

Vesselam.

Mustafa Y. Dilsiz

OKUMAK ÜZERİNE

Günümüz dünyasında öyle bir koşuşturma içerisinde kendimizi kaybediyoruz ki gün sonunda ne zamanın nasıl geçtiğinin farkına varabiliyoruz, ne de ne yaptığımızın. Sürekli bir akış ve sürükleniş içerisinde bir sağa bir sola savrulurken, kendimize nefes alacak bir alan yaratmak ihtiyacı duymuyor muyuz?  Bir an durup farklı bir pencereden dünyayı seyretmek noktasında elimize kitaplarımızı almamız gerekirken, hemen telefona sarılıyoruz. Neden kitap okumuyorum? Sorusu zihnimizde belirince de akla gelen ilk cevapla kendimizi kandırıveriyoruz. “ Vaktim yok”. Oysa kitap okumak boş vakti değerlendirme değil, aksine vakti zengin bir şekilde geçirme, kendini geliştirme eylemi olmalıdır.

                Çok köklü ve özellikle kültürel açıdan zengin bir toplumda yetişmiş olmamıza rağmen dünya standartlarını düşündüğümüz zaman en büyük eksikliklerimizden biri kitap okuma alışkanlığımızın olmaması. Önceden gazetelere, dergilere gösterilen azami derecedeki ilgi, teknolojinin gelişmesiyle birlikte iyice geriledi. Kelime dağarcığımızdaki sığlık, cümlelerimizdeki basitlik, sohbetlerimiz sırasında bile kendini belli eder hale geldi… Sadece bunlarla sınırlı değil, okuma konusundaki isteksizlik -bu sadece kitap olarak düşünülmemeli; gazete, dergi, makale, yazılı her türlü eser, bizleri tembelliğe, dar kalmış hayal dünyasına, yaratıcı düşünmenin yetersizliğine, erken bunamaya varıncaya kadar pek çok olumsuzluğa itti ve itmekte. İşin ilginç kısmı,teknoloji bu kadar gelişmemişken belki de bahane edilen parasızlık sebebiyle okumama, vakit bulamama, kaynaklara ulaşmadaki zorluk sebebiyle kitap edinememe şu an öyle bir hale geldi ki elimizdeki minik ekranlarda ücretsiz binlerce yayın, sesli kitaplar, gazeteler ve daha çok rahatlıkla 7’den 70’e herkesin ulaşabileceği nice içerik tek tuşla ulaşılabilir vaziyette. Ama yine de bahanelerimizin ardı arkası kesilmedi. Daha da acısı ilkokul döneminden üniversite dönemine kadar gelmiş nice insana okuduğu beş kitap ismi say desen sayamayacak fakat bir youtuber sorsan gözü kapalı yanıtlayacak ya da tuttuğu takımın aldığı kupayı gün/saat/yıl olarak bir çırpıda söyleyecek durumda olması.

                Geldiğimiz noktayı düşününce buna bir son verme noktasında ivedilikle yapılması gerekenler üzerine ciddi bir planlamaya gidilmeli. Çocuklara sahaf kültürünü aşılamalı, kitaba dokunma öğretilmeli, kitaplara ulaşım kolaylaştırılmalı. Bunlar için semt kütüphaneleri çoğaltılmalı, gezici ücretsiz kütüphaneler artırılmalı, kitap fiyatlarında düşüşe gidilmeli. Unutmayalım ki gelişmiş ülkelerin istatistiklerine bakıldığında okuma oranında ciddi bir yükseliş göze çarpmakta. Hem kendimizi hem toplumumuzu geliştirmek istiyorsak güzel bir gelecek miras bırakma noktasında kitap okumak, hayatımızın bir parçası olmalı. Yazımın sonunu JonathanSwift’in “Dünyayı yöneten, kalem, mürekkep ve kâğıttır.” Sözüyle bitirirken hepinize kitapların ışığında dolu geçen nice aydınlık günler diliyorum.

Büşra S. Kayadibi

KIRGINIM

Sesi aşk kokan kadınım
Terki diyar eyledin cananını
Ben sana değil de sana olan
Aşkıma kırgınım.

Yalan sevgine aldandım
Bir gün, benide seversin sandım
Gidişinle yapayalnız kaldım
Ben sana değil de sana olan
Aşkıma kırgınım.

Geceyle gündüz arasında kaldım
Ne gündüz kadar aydınlık
Ne de gece kadar karanlığım
Aslında Ben sana değil de sana olan
Aşkıma kırgınım.

Can Berker