tolstoyun bisikleti
İnsan Umut Ettiği Ölçüde Yaşar

İçimde, yaprağın üzerinde titreyen,                                                         
Yağmur damlası gibiydi umut.
Ne yüzüme gülüyor,
Ne de diyordu unut.

Vakit öğleni geçmişti. İnsanın yüzüne  alev alev vuran yakıcı güneş ışığının etkisi azalmıştı. Rüzgar yoktu. Fakat derenin kenarındaki dut ağacının yapraklarının hışırtısı, dalların arasından dalga dalga  yayılan ışık hüzmesi ile masmavi gökyüzü, ruhu dinginleştiriyordu. Küme halinde uçan serçelerin cıvıltıları ve çekirgelerin sesi insana yaşama sevinci aşılıyordu.
   Her zamanki gibi yine bebeğini kucağına alıp derenin kıyısına, dut ağacının dibine oturdu kadın. Öyle dalgındı ki etrafını kuşatan  güzelliklerin farkında bile değildi. Çünkü onun aklı çok uzaklardaydı… Derenin kıyısında dizlerini bükmüş, sol elini çenesine yaslamış bir vaziyette otururken,  sağ eliyle de çocuğunu kucaklamıştı… Kömür karası saçlarının bir kısmının arasından çıktığı beyaz oyalı yazmasını düzelttikten sonra, başını önüne  eğdi. Endişeli bakan nemli ela gözleri,  bendini aşmış önüne çıkan her şeyi alıp götüren, gürül gürül akan nehri fark etti. Bakışlarını akan suyun  binlerce metre derinindeki bir noktaya sabitledi. Gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu çileli hayatı. Birden şerit kopuvermiş, film yarıda kesilmişti. Başını kaldırdı, dalgın gözlerini zorla  çekti akan sudan… Önce beyaz kundakta sarılı yavrusunun üzüm karası gözlerinin ta içine, sonra da masmavi ufka baktı:
-Sanırım bugün de gelmeyecek, dedi. Sanki bebek ne dediğini anlamış da” Kim” diye sormuşçasına cevap verdi.
-Baban, dedi sanırım artık gelmez…
Sonra tekrar gürül gürül  akan berrak suya  baktı dalgın dalgın… Uzaktan gelen minibüsün korna sesi ile irkildi. Bebeğini kucağına aldı, diğer yandan saçından düşen yazmasını alelacele düzelterek koşmaya başladı. Yokuş yoldan koşarak tepeye geldi. Görmesini engelleyen güneşi eliyle gölgeleyerek heyecanla yola baktı. Minibüsü gördü. Koşarak tepeden yola indi. Minibüs tam da kadının önünde durdu. Kadın kenara çekilerek inenlere baktı soran gözlerle… Artık son kişi de inmişti. Minibüste şöförden başka kimse kalmamıştı. Çekinerek kapının yanına geldi. Şoföre baktı, umutla…Sadece baktı…
Şoförse anlamıştı, çaresiz boynunu büktü:
-Yok bacım, kocan bugün de yok, dedi.
  İstanbul’a çalışmaya gitmişti kadının kocası. Para kazanacak, ev tutacak ve sonra gelip bebeği ile birlikte onları da götürecekti. Gidiş o gidiş… Bir daha haber alamamıştı kocasından… Kadın her şeye rağmen umudunu yitirmeden, sabırla çaresiz bekleyişini sürdürüyordu. Gelmeyeceğini bile bile…
Onu çaresizlik içinde her gün yavrusu ile birlikte dere kenarına getiren, içinde kaybetmediği umuduydu.  Neydi umut? Çıkmayan candan vazgeçilmeyen inanç mı? Ya da aza kanaat eden fakirin sofrasındaki katık mı? Yoksa gelmeyecek kocasını bekleyen kadının yuvasındaki saadet miydi?
  Umut çıkmayan canda saklı olan sabırdı, mücadeleydi, heyecandı, hüzündü, inanmaktı, hayal etmekti, istemekti, beklemekti. Kısaca insanı hayata bağlayan ölüm ile hayat arasındaki uzunca köprüydü.
  Eğer nefes alabiliyorsanız, içinizde umut ışığı hep yanacaktır, yanmalı da… İnsanın içinde yanan o ışık hayal gücü ile sabırla, inançla desteklenerek hayat bulur. Kimi zaman bir fakirin sofrasındaki çorbada, kimi zaman zenginin bankadaki hesabında, bir hastanın ilacındaki şifada, bir öğrencinin notunda, bir gencin geleceğinde, bir aşığın vuslatında, bir memurun emeklisinde, bir kuşun kanadında, bir toplumun savaşsız, barış, kardeşlik sevgi duyguları ile bezenmiş çağdaş uygarlığı yakalamasında, soğukta titreyen evsiz bir yetimin sıcacık huzurlu bir evinde, huzuru tüketmiş bir ailenin saadetinde, haksızlığa uğramış bir mazlumun adaletinde gizli…
  İnsan umuda en fazla çaresizliğin pençesinde çabalarken ihtiyaç duyar. Çünkü umut çaresizliğin girdabında çabalarken anlamlıdır. Umut öyle bir şey ki, çaresiz kaldığın en zor anlarda görülen küçük bir ışığa, tıpkı pervanenin ateşe koştuğu gibi koşmaktır.
Yapmak istediklerinizin peşine düşmek. Bu uğurda zorluklar, engeller, önünüze çıkan her ne varsa umutla, sabırla, kararlılıkla, azimle ve inançla mücadele etmektir.
Bu çok kolay değil elbet… Hatta hiç kolay değil. Zaten önemli olan zoru başarmak değil mi? Zoru başararak istenilen hedefe ulaşıldığında duyulan mutluluğu tarif edebilmek mümkün mü? Düşünsenize her şey kolay olsaydı, o istediğiniz şeye ulaşmanın kıymetini anlayabilir miydiniz? 

Her karşılaşılan engelde, zorlukta vazgeçmek yerine umudunu güçlendirerek “olay daha bitmedi” diyerek mücadeleye ve yola yeniden devam etmek. Yılmadan, yorulmadan…
  Kimi zaman da umut eder, hayal eder, sabreder, mücadele eder ama istediğimize ulaşamayabiliriz. Karamsarlığa kapılıp umuttan, hayalden vazgeçmek yaşamaktan vazgeçmek demek değil midir? Çünkü insan umut ettiği ölçüde yaşar. Aydınlık karanlığın bittiği yerdedir.
   Yaşamınızda umut ışığınız hiç sönmesin.

Hanife Mert

Kısa Yazının Özlem’i Anomin

Bir yerde okumuştum ‘ben sana konuşamadıklarımı hep ağladım’ diyordu. O an içimden bir şeylerin kopup gittiğini hissettim. Biliyorum ki benimle olmayacaktın hiçbir zaman. Bense seni hiç unutamayacaktım. Seni bilmem ama benim için çok zordu. Seni deliler gibi sevmek ama hayatımda olmanı istememek… Affet bu gece seni sevmekten vazgeçebilirim. Çünkü sen varken bile sensizlikle mücadele etmeye tahammülüm yok. Üstelik bir gün gerçekten yanımda olacağıma dair inancımı da yitirdim. Ne küçük bir ihtimal kaldı sana dair, ne de azıcık olsa hayalim. Bizim sessizce aynı çatı altında birbirimize sarılıp kalacağımız çok gece olacaktı. Bu gece o ev yangına atıldı külleri mütemadiyen bende kaldı Bu bir yenilgi değil kabulleniş O saatten sonra konuşmadım zaten ne diyebilirim ki? Gitme desem kalır mıydın? Belki de git dediğimde gitmezdin. Biraz da bunun hayalini kurdum aslında. Ben çok yorulduğum için vazgeçmiştim. Elini uzatsan tutardım. Beklediğim tek şey buydu belki de. Bilirsin, yolumuz ne zaman farklı yerlere ayrılacak olsa uzattım ellerimi. Çükü sevgilim, kendinden taviz vermenin sevgimden daha önemli olmadığını hep bilirdim. Ölüm vardı ve ben böyleyim diyerek kenara çekilemezdim. Sana olan sevgim beni bile yendi. Asla kabul etmem dediğim şeyleri bile kabul ettim. Geriye ne kaldı dersen, eskiden öylesine dinlediğim şarkıları şimdi acımı paylaşarak dinliyorum. Ben sadece yanımda olmanı istedim. Sen, sana muhtacım sandın. Düştüğün yanılgı buydu. Benim için özel olman sana muhtaç olduğum anlamına gelmezdi. Sana olan sevgim sensiz yapamayacağım anlamına gelmezdi. Bak her şey sensizde çok güzel olur. Sensizde çok gülerim. Ama seninle bir başka olurdu. Hoşça kal.

Can Berker

Ekim

Şimdi her rüzgar bana seni hatırlatır.
Saçlarımın kokusu
Kedilerin sesi, uyuklayışı
Sahilin dalga sesi sensin artık.
Batan güneş, boş banklar..
Sonu meçhul olsa da yürüdüğüm yol
Sokaklar bile boydan boya sensin.
Bilmezdim Ekim’in bu kadar soğuk olduğunu
İçimi ürpertiyor ve yine titriyorum,
Üşümek bir nimet
Gönlünü ısıtacak biri varsa.

Elif Turan

Eksik Değil misin? En Derininde

Alıştık kapalı kutularda özenle saklanmaya..
Aynada gördüğümüz bize yabancı olmaya…
Sahi, hangimiz gerçek kimliğini ortaya koyabiliyor?
Değişmeden, değiştirmeden sevebiliyor muyuz?
Şeklini aldığımız kalıplardan sıyrılmak,
Neden bir deprem yaratıyor içimizde?
Oysa sahip çıkmadıkça benliğine,
Eksik değil misin? En derininde.

Burcu Gökçe

BÜYÜ DÜKKANI

Büyü Dükkânı bence bir terapi öyküsü… İnsanı kendi dünyasında iç yolculuğa çıkarıyor. Dükkân sahibi olan adam sayesinde kendimizi tanıyor, hiçbir şeye sahip olamadığımızı düşünürken, soru ve cevaplarla nelere sahip olduğumuzun farkına varıyoruz. Bana öykü ne anlatıyor sorusu sorsalar yanıtım, kendini keşfetmek olurdu. 

        Okumak bir insana bahşedilmiş en güzel özelliktir. Eğer okuma dürtümüz olmasaydı ne yapardık? Kendimizi sıkışmış hissettiğimizde, yalnız kaldığımızda, mutlu olduğumuzda, öğrenmek istediğimizde, heyecanlandığımızda ya da hiçbir sebep yokken okumaya sığınmadık mı çoğu zaman? Ben sığındım… Sığındığım bazen kelimeler oldu bazen de bir kitabın süslü kapağındaki resme bakarak çıktığım yolculuk… Her yolculuğumdan elim dolu dolu döndüm.

     Size bu yazımda Yeşim Türköz’ ün yazmış olduğu “Büyü Dükkânı” Öyküsünden bahsedeceğim. Size öyküyü anlatmayacağım ama benim anlatmamla yetinmeyin çünkü bu herkesin okuması gereken bir öykü…  Bana göre bir keşif, bir farkına varış ve bir öze dönüşün hikayesi…  

     Büyü Dükkânı’ nı okuduğumda önce çok ütopik geldi. Asla gerçeğe dayanmayan, tamamen soyut kavramlar üzerine kurulmuş bir kitap duygusunu hissettirdi bana. Bir masalın içinde kaybolmuş etkisi de hissedemedim. Çünkü okuduklarım aynı zamanda masal olamayacak kadar da gerçekti. Ama bu düşüncelerim ve hissiz halim ikinci okumamda tam tersine döndü. Beni bir şekilde kendine çekmiş olmalı ki, ikinci kez okuma ihtiyacı duydum. Bence bu bile kitabın anlattıklarının ne kadar insana dair, yaşama dair olduğunun bir kanıtı…Yazar bize tıpkı hayat gibi büyülü bir kitap yazmış. İlk olarak dükkâna gelenlerin korkularıyla yüzleşmeleri tokat gibi çarptı yüzüme. Soru cevaplarla başlayan ve son soruda korkulardan arındıran bir yüzleşmeydi bu. Hayattan istediklerimizi yine hayat veriyor. Dükkân sahibi bize yeni bir kapı açmıyor, o sadece bize ayna tutuyor… Ama biz kendimize inanmadığımız ve isteklerimize körü körüne bağlandığımız için, isteklerimiz karşısında hayata karşı hayatımızı vermeye bile razı oluyoruz. Olayın özünü ne güzel anlatmış yazar şu cümlesinde: “Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına.” Hayat da böyle değil mi? İstediklerinizi vermek için hep değerli şeyleri istemez mi sizden? 

    Bahsedilen büyü dükkânına her zaman birilerinin geldiğinden bahsediliyor. Sıradan bir cümle gibi görünse de aslında çok derin bir cümle bu… Her zaman birileri geliyor, kar yağıp yollar kapandığında bile! Çünkü insanlar hep bir şeyler istiyorlar. İçlerinde hep bir boşluk var. Büyü dükkânı o boşluğu doldurmak için çıktıkları bir yolculuk… Büyü dükkânı bitmek tükenmek bilmeyen insanın en bencil özelliği olan “istemek” dürtüsünün başkenti! 

    Peki ya aslında o istediğimiz şeyler zaten bizsek? Zaten hepsi içimizdeyse? Boş yere mi bir şeyleri elde etmek için çaba gösteriyoruz? Yok canım olmaz öyle şey! Oluyor… Çünkü hayat bir büyü, bir karmaşa ve çoğu zaman da bir labirent… Labirentin çıkışını bir tek biz biliyoruz… Ama bunu anlamak için bazen bir başkasından duymaya bazen de bize ayna tutulmasına ihtiyacımız oluyor. Büyü dükkanının sahibi o yaşlı adam değil, kendimiziz. Asıl güç içimizde!

Nazlı Önpolat