tolstoyun bisikleti
Tiyatro Emekçisi: Nedim Saban’la Özel Röportajımız


SİNAN DEMİR: Merhaba Nedim bey, rica etsek bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Nedim Saban kimdir?

NEDİM SABAN:

Tiyatroya 1976 yılında çocuk oyunları yazarak başladım 1979 yılında çocuk hakları üzerine yazdığı bir oyun UNICEF’in bir yarışmasında dereceye girdim 1982 yılında Beş Kafadarlar Çocuk Tiyatrosu’nu kurdum, bu tiyatroda dört yıl boyunca altı oyun sahneye koymuş ve bu oyunlarda rol aldım. Türkiye’de ilk kez çocuk parklarında tiyatro uygulamasını da başlatan “Beş Kafadarlar Tiyatrosu”, tiyatroya gidemeyen çocuklara tiyatro götürmeyi ilke edinmiştir.

1986 yılında Robert Kolej’den mezun olduktan sonra, aldığı bir bursla ABD’ye gittim, bu ülkede yedi yıl boyunca tiyatro, sinema ve televizyon eğitimi görmüş ve New York Üniversitesini yüksek dereceyle bitirdim.

Bitirme tezi olarak sahneye koyduğu “Hizmetçiler ve Hortlaklar” adlı oyunla 1000 yönetmen arasından 3 kişiye verilen bir bursa layık görülen ve bir yıl boyunca Amerika’nın en önemli tiyatrolarında (Berkshire Theatre Festival, Guthrie ve New York Theatre Workshop) staj yaptım. 1992 yılında Türkiye’ye döndüm.

Türkiye’ye döner dönmez Tiyatrokare’yi kurdum, bu tiyatroda “Müziksiz Evin Konukları”, “Bahara Uyanış” oyunlarının yapımcı ve yönetmenliğini, “Oleanna”, “Cadılar Zamanı”, “Kendine Ait Bir Oda”, “Soytarı”, “Bir Kadın”, “İki Perde İki Oyun” adlı oyunlarının yapımcılığını üstlendim. ayrıca “Salaklar Sofrası”, “Üç Kadın Bir Çapkın”, “Oscar” ve “Profesör Enişte” adlı oyunlarda rol aldım. Yeni oyun yazarları kazanmak amacıyla ortak üretim laboratuvarını başlatan Tiyatrokare ile tüm Anadolu’yu dolaşmıştır.

Nedim bey sizce sanatçının tabusu olmalı mı? Olmamalı mı?

Zaten bence sanatçıda olmaması lazım. Her ego bizim için sıfırdır. Şu an yukarıda iki ustamız Suna Keskin ve Melek Baykal prova yapıyorlar. Ustalık diye bir şey yoktur sanatta her oyun bir çıraklık. Doktorsunuz ileride profesör olursunuz ve sonra aşağı yukarı hata payınız azalmaya başlar. Ama biz her oyunda yeni bir şeyler öğreniyoruz.

İlk sanat oyunculuğunuzu anısını hatırlıyor musunuz?

İlk sanat yolculuğumun anısını şöyle anlatayım; oyun için dekorlar gelmişti, perdeler falan. Çocuk oyunuydu. Beş Kafadarlar Tiyatrosu’nun ilk oyunuydu: Çok güzel bir oyuncak ayı vardı evde. Kız kardeşimin, böyle kıpkırmızı bir ayıydı. Onun dekora çok yakışacağını düşünmüştüm ve evden yürüttüm. Getirip dekora ekledim. Kız kardeşim evde arıyor ve bulamıyor doğal olarak. Sonra kardeşim oyuna geldi. Perde daha açılır açılmaz kız kardeşimin ağladığını gördüm. Ağlıyor çünkü ayısını orada gördü. Daha ilk oyunun ilk anı düşünün. Gerçekten çok komikti.

Oyuncak ayı ile başka bir hikâyem daha var. Çocuk oyunları yazan bir yazarımız vardı sonra bıraktı, adını şimdi vermeyeyim. Ona dedim ki “Artık niye çocuk oyunları yazmıyorsun?” “Çünkü tiyatrolardan telif çok az alabiliyoruz. Bir gün tiyatroya telif hakkımı almaya gittim, para yine veremediler. Şu ayıyı verin de bari eve bir şeyle gideyim dedim” dedi. Aslında bizim ayı değildi başka bir ayıdan bahsediyordu, en azından çocuğuna eli boş gitmemiş olacak diye düşünmüş.

Onun için bir çocuk için oyuncak gerçekten çok önemli.

Nedim Bey ilk oynadığınız çocuk ve yetişkin oyunu hangileri?

1982 yılında Beş Kafadarlar Çocuk Tiyatrosu’nda “Bir Eğlendirici Aranıyor” diyebilirim. 1990 yılında Haldun Dormen’in davetiyle Türkiye’ye gelip “Uşak Ne Gördü?” diye çok marjinal bir oyundu o dönem için. 1992 yılında da “Müziksiz Evin Konukları” oyunu ile perde açıldı. Bu oyun için Macide Tanır Ankara’dan gelmişti ve onun sahneye dönüş oyunuydu. Kendi tiyatromda yani Tiyatrokare’de ilk oynadığım oyun ise “Salaklar Sofrası”.

Nedim Bey Show TV’de metin yazarlığını yaptığınız ve oldukça başarılı olduğunuz “Saklambaç” ve “Süper Aile” programları vardı. Ben ara ara TouTube’da hala izliyor ve gülüyorum. Bu başarının sırrı nereden geliyor?

Şöyle söyleyeyim, benim tiyatromu ayakta tutabilmek için televizyondan para kazanmam gerekiyordu. O dönemde yarışma programları yeni başlamıştı. Aslında yapımcı yarışma programı yapıyordu ama bir yazar olması gerektiğini bilmiyordu. Yani yarışmalarda yazarlığa ihtiyaç olduğunu bilmiyordu. Beni şansa Amerika’da tanımış olan Abdullah Oğuz’un birden bire aklına “o çocuk yazardı” diye gelmiş. Ertesi gün kendimi sette buldum. 

Yani “Saklambaç’daki” o espriler hep yazılı espriler idi. Şimdi nasıl “Gelin Kaynana“ programlarında çoğu mizansenvar ya o da öyleydi. Öyle başladı ondan sonra televizyona çok yoğunlaşamadım. Yoğunlaşamama sebebim ise doğal olarak tiyatro.  Tiyatro çok zaman alıyor ve bütün konsantrasyonunuzu da vermeniz lazım. Sizde iyi bilirsiniz. Biraz onu yapayım biraz bunu yapayım hatta gidip biraz da şunu yapayım olamıyor. Doğru yapmak istiyorsanız tabi,yoksa bir işi yarım yapmak istiyorsanız o ayrı.

Nedim Bey ilk telefon ile ve ilk Talk Show programınıtelevizyonda siz yaptınız. O döneme göre hem çok mizansen hem de çok riskli bir işti. Ama hem yepyeni hem de çok cesaret isteyen bir işti.

Piksel ile yapmıştık o işi o dönem. Biliyorsunuz 90’lar bir liberalleşme dönemi idi. o liberalleşmenin içinde Türkiye yine kutuplaştı. Baktığınız zaman televizyonlarda sadece Starların olduğu bir dönemdi. Biz ise halkı konuşturmak istiyorduk.Kim ne demek istiyor, ne söylüyor, oydu çıkış noktamız. Benim Amerika’da okuduğum dönemde de çok fazla böyle program vardı. İlk önce ben bunu televizyona önermiştim. Ama televizyonda kabul edilmedi. Çok marjinal ve riskli bulundu. Ondan sonra ben radyoda “Enerji FM’de” bu projeyi gerçekleştirdim. Şansa Ercan Arıklı programı arabada radyoda dinliyor ve evde radyo olmadığı için arabasının içinde garajdan ayrılamıyor. Ondan sonra da televizyona transfer oldu. Dr. Stress aslında radyoda başladı ve radyoda çok da rahattı ortam

Ben Dr. Stress’e özel bir soru hazırladım. Ben programlarınızı şimdi dinlediğimde sizden çok esinleniyorum, sizin yazarlığınızdan çok etkileniyorum. Bu projenin çok yönlü ve çok genişliği olan bir proje olduğunu düşünüyorum. Ben de buna benzer bir proje hazırlıyorum “Aşıklar Kervanı”. DrStress’in gerçekten günümüzde de izlenmesi gereken bir proje olduğunu düşünüyorum.

Tabi proje 90’ların projesi. O dönemin gerçekleriyle Dr. Stress’e bakmak lazım. 90’larda da birçok insan henüz hiçbir şey konuşmamıştı. Mesela ilk kez biz televizyonda Nazım Hikmet konuştuk, savaş karşıtlığı konuştuk, transseksüellerikonuştuk. Her şeyin ilki Dr. Stress değildi ve Türkiye bu kadar kamplaşmadığı için her konuda fikri olan insanlar katılıyordu programa. Türbanı da ilk biz tartışmıştık Hatta “Üniversitede Türbana Özgürlük” demiştik. O dönemde ulusalcılar tarafından o da çok tartışılmıştı. Dolayısı ile herkese eşit mesafede olan ve özgürlükleri savunan bir programdı. 

Mesela bir hanımefendi Van’dan katılmıştı programa. Hamile olduğu dönem kadın olduğu için erkek doktor ameliyata girmeyi reddediyor ve bahçede basketbol oynuyor. Kadın hastanede çocuğunu düşürüyor. Bu kadın Van’dan bu programa telefon ile katılıp bu durumu anlatabildi Yani böyle sosyal programlar da yapabildik. Ama bu program maalesef daha çok cinsellikle hatırlanıyor. O dönemde bu konulara çok girilmiyordu ama ilk kez cinsellik konuşulmuştu. Gerçi televizyon patronları da bu programlara çok açıktı.

Ben sizin yaptığınız “Talk Show” ile bugünkü “TalkShow’ları” karşılaştırıyorum ve görüyorum ki sizinki gerçekten kayda değer bir çalışmaydı.

Şimdiki “Talk Show’larda” kaybeden belli. Tartışılır gibi yapılıyor ama bir taraf kaybedecek o kesin. Bir de hep aynı şeyler üzerinde dönülüyor. Yani Dr. Stress’de günlük politika çok azdı. Zaten onu gazeteciler takip ediyor. Biz ise daha sosyal olan daha derinlikli, sanatsal, edebi, felsefi ya da politik konulara giriyorduk. Ancak günlük politikaya ait mesela “belediye başkanı şunu yapmış, bunu yapmış” onlar bizi çok ilgilendirmiyordu. 

Günümüzde baktığınız zaman aslında günlük siyasetin bir anda içine düşüp şu yazdığınız, çizdiğinizden oluyorsunuz. Bir de şimdiki “Talk Show’larda” bir sürpriz de yok. Tabi şunu da eklemek lazım, konuklar da medyayı keşfetti. O zaman daha keşfetmemişlerdi. Medyaya bu lafı söylersem arkası nereye gider çok bilemiyorlardı. Şu an ben senin programına çıksam kime mesaj yollayacaksam oraya mesaj yollamaya çalışıyorum. Konuklar da güdümlü oldu artık. Hangi kanalda konuşuyorsam ona göre konuşuyorum. 

O dönem yaptığım programlara bir örnek vereyim; Yeşilçam’daki figüranları çıkarttık programa ilk kez. Yani onlar için de ilk kez. Onlar tabi çok heyecanlandılar. Hayatları boyunca konuşmamışlar ya bütün starların ipliğini pazara çıkarttılar. O şöyledir şu şöyledir bu böyledir gibi. Program sonrasında ne zaman Yeşilçam sokağından geçsem iki-üç adam peşime düşer “Senin yüzünden biz işsiz kaldık bize 50 TL ver 100 TL ver” derlerdi. Medyanın gücünü o dönem bilemiyorlar, kendilerini evde konuşuyor gibi zannediyorlardı. Aslında herkes duymuş adamlara iş vermiyorlardı. Şimdi artık insanlar medyanın ne olduğunu uyandılar.

Zeki Müren müzikali projeniz gerçekten çok başarılı bir projeydi. İzlediğim birkaç iyi müzikalden biriydi. Biraz müzikalden bahsedebilir misiniz?

Biraz aslında o proje aceleye geldi. Biz Zeki Müren için o eski müzikal dönemlerinin gelmesini istiyorduk ve tabi şarkıları ile vs. Zeki Müren çok büyük bir fenomen. Fakat şöyle oldu, ölümünün birinci yılına sponsor yetiştirilmesini istedik. Şimdiki aklım olsa çok farklı kurgulardım ama en güzel yanı Toron Karacaoğlu oynuyordu zeki Müren’i ve farklı yaşlarda ve farklı ruhlarda üç tane Zeki Müren canlandırılıyordu. 

Dediğim gibi şimdiki aklım olsa çok farklı kurgulardım.60-70 kişilik bir kadroydu. Açık hava sahnelerinde oynamaktıhedefimiz. Bodrumdan Bursa’ya kadar. Maalesef o günlerde Zeki Müren’in adını kullanıyorlar ticaretini yapıyorlar gibi tepkiler çıkmıştı. Yani o projeden bu yana 20-25 yıl oldu ve biz Zeki Müren için o tepkileri hak edecek hiçbir şey yapmadık hala da yapmıyoruz.

“”İki oda bir Sinan” sitcom projeniz vardı. Tekrar olsa diye düşünüyor musunuz?

Yani o şirin bir şeydi; komik, şirin televizyon için gelir geçer bir şeydi. Hatta erken kaldırdılar televizyondan, reyting alamamıştı. Ben onu tiyatroda da yaptım. Bazı işler vardır çok iddialı değildir ama uğurludur. Mesela kulisi iyidir. “Ahududu”” oyununda da kulis öyle huzurlu ki biz oyuna koşarak geliyoruz. Sadece sahne değil “İki Oda Bir Sinan”. O da öyle bir projeydi. Hakkında çok böyle güzel bir söz yok ama kulisi o kadar keyifliydi ki uzun süre gitti.

Ahududu projenizden biraz bahsedebilir misiniz bize?

“Ahududu”, belki biliyorsunuz çok eskiden 1990’ların başından beri oynanan bir oyun. Aslında kara komedi türünün ilk örneği. Yaptıkları şey insanları zehirlemek ama biz buna gülüyoruz. Tabi Amerikan tiyatrosu için çok yeni bir şey. Hatta daha da ilgincini söyleyeyim. Afife ödüllerinde komedi dalının kaldırılma sebebi neyin komedi olup, neyin komedi olmadığına karar verememeleri. Çünkü öyle kara komediler çıktı ki 2000 yılından sonra. Mesela sen düşersen ben seni tanımıyorsam gülüyorum belki sen o anda kafanı kırdın. Toplum da kara komedilere çok yöneldi çünkü karanlık bir şey var ortada, çok gülünecek şey var “güleriz ağlanacak halimize” gibi. Ahududu oyunu hep bende dururdu, ne zaman ki Melek Hanım ve Suna Hanım kabul ettiler oynamayı biz de başladık. Biraz şiddete yönelerek, yani toplumda şiddetin yapısı nedir, algısı nedir, hangisi şiddet? Bazıları şiddete giriyor bazıları girmiyor niye? Böyle bir yaklaşım ile hazırlandı “Ahududu”. Yani “Ahududu’nun” yeni bir modern bir versiyonu.

Nedim Beydergimizi hazırlarken bizim tüm konuklarımıza sorduğumuz kırmızı sorularımız var. Şimdi onlara geliyoruz izniniz olursaSizce bir edebiyatçının, bir sanatçının tabusu olmalı mı?

Bu çok önemli bir soru. Şöyle söyleyeyim, etik değerleri olmalı. Şu anda Amerika’da bu “Political Correctness” dediğimiz yani azınlıklara espri yapmamak, zayıfın üstünden gülmemek gibi gibi şeyler. Mesela bizim “Temel” fıkralarını anlatamıyorsunuz artık. Bu aslında kısıtlayıcı da olabiliyor. Yani tabi ki kadınların bu kadar şiddete uğradığı bir dönemde sen de kadının şiddete uğradığı bir şey yazmak istemiyorsun ama bir yandan da onu yazmadığın zaman bir oto sansürün var. Bir de başka bir sıkıntı daha var, aşağı yukarı özellikle tiyatroda biz neyin oynanıp neyin oynanamayacağını da bilerek davranıyoruz. Ve neyin okunup neyin okunamayacağını bilerek yazdığın için o da bir Tabu o da bir oto sansür. Sen aslında gönlümden kopanı değil, piyasanın istediğini yazıyorsun. İster satsın ister satmasın ama insanların duymak istediğini yazıyorsun. Sanatçının tabusu bunu kırmak olmalı diye düşünüyorum. Burada şunu söyleyebilirim; biz otizimle ilgili bir oyun yaptık. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri ama insanlar bunu duymak istemiyorlar maalesef. Gerçekte ya çocuğumuz da böyle olursa. Halbuki bir hastalık değil, bir sendrom. Oyun çok fazla seyirci bulmadı mesela. İnsanlar yüzleşmek istemiyorlar. Bu sebeple ben de o yüzden artık bu oyunları yapmıyorum daha dikkatli oluyorum bu işte bir tür Tabu

Yazarlığınızla ilgili bir soru sormak istiyorum, siz yazmadığınız zaman herhangi bir sıkıntı oluyor mu?

Benim tam tersi yazamamak gibi bir problemim var. Yazmak isteyip de yazamamak. Şu an doktora tezim olduğu için beni çok yordu. Oturup yazamamak var. Mesela Ahmet Ümit, Orhan Pamuk her sabah sekizden ikiye kadar yazdıklarını söylerler. Bir disiplin gibi, kötü de olsa yazarlar. Yani bir ilham saati beklenmez. Ben şeye dikkat ettim, oturduğum zaman bir gün önceki yazdığımı okuyup düzeltiyordum. Aslında düzelttiğin zaman da ne yapıyorsun kendini bir yaya sokup frenlemiş oluyorsun. Şimdi bir şey öğrendim iyi yazabilmek için sonuna kadar yazacaksın hiç sorgulamadan, sonra okuyacaksın yazdıklarını. Ama ben düşündüğümden ve istediğimden çok çok daha az yazdım, yazabildim yani.

Yazamadığınızda huzursuz oluyor musunuz?

Bir tane oyunum var zaten yazdığım birkaç çocuk oyunun var belki bir anı kitabı olacak bir de tez yani bu kadar.

Siz yıllardır bu ülkenin tiyatrosuna çok şeyler katıyorsunuz çok da katacaksınız bu ülkenin sizin gibi bir tiyatro sanatçısını örnek alması gerekiyor.

Çok teşekkür ederim.

Ben hakeza kendi adıma hem dergim hem de Ufuk Bey adına sizinle gurur duyuyoruz ve gurur duymaya devam edeceğiz. Nedim Bey hangi tür müzikleri dinliyorsunuz?

Şimdi özellikle “Consentration Music” yani YouTubeçalıyor ki konsantre olup yazı yazayım.  Ama bende daha çok gerçekten Türk sanat müziği hayranlığım var Müzeyyen Senar’lar Zeki Müren’ler, Zülfü Livaneli’ler. Ondan sonra da o politik dalgalar Yeni Türkü’ler, MFÖ’ler. Orada kaldım zaten, 1980’lere kadar.

Nedim Bey çok yoğun bir takviminiz var. Uygun takvimden artakalan döneminizde dizi film ya da sinema izleme vaktiniz oluyor mu?

Yani şöyle söyleyeyim, genelde derler ya “Herkesin beğendiği şeyi izlemiyorum”. Bende de tam tersi sinema ve dizilerde arkadaşlarıma soruyorum “Ne beğendiniz?” çünkü çok az vaktim var izlemeye. Mesela şu anda “Squid Game’i” izledim. Yani benim onları keşfedecek vaktim yoktu ama herkes “Squid Game” deyince otomatik olarak ya da “Black Mirror” dediği zaman bu tip şeyleri çok severim. Bunlar dünyanın başka bir yerde olduğunu gösteriyor. Bizde zengin kız fakir oğlan hala oralardayız maalesef. “Squid Game” çok ilginç hatta müzikleri müthiş.

Bir kırmızı sorumuz daha var ama buna cevap vermek zorunda değilsiniz; Türkiye’nin geleceğinden Ümitli misiniz?

Türkiye’nin geleceğinden Ümitli değilim, yani şöyle değilim muhalefetin çok zayıf kaldığını düşünüyorum. Muhalefet ne yazık ki iktidar söylemiyle hareket ediyor. Ve iktidar nereye çekerse ona cevap veriyor. Dolayısıyla kendi gündemini yaratamayan bir muhalefet var. Bu büyük bir sıkıntı. Hiçbir kültür sanat politikası yok, olmamış. 1950’lerden beri kuşaklar bir birini tanımıyor. Bence baskıcı rejimlerin ilk yaptığı şey hafızayı yok etmek. Biliyorsunuz Hitler’in ilk yaptığı şey hafızayı yok etmek oluyor. Çünkü toplumsal hafıza devamlılık demek ve çok önemli. Resmi tarih dışında Osmanlı’dan da çok iyi bir şey gelebilir, Selçuklu‘danda gelebilir ve geçmişin her döneminden de bir şeyler bulabilirsiniz. Kendi hayat görüşünüzü kurarsınız ama eğer hafıza kaybolursa, siz on yıl önce insanlar ne konuşmuş ne yazmış bunu bilmezseniz o zaman ne yaparsınız? İktidar ne söylüyorsa ya da sokaktaki adam, bakkal ne söylüyorsa onu alırsınız. Yani şöyle düşünün on gün evde telefonunuzun şarjı bitti dışarı çıktınız veya karantinadaydınız dışarı çıktınız kimi dinlersiniz? İlk aşağı indiğinizde ilk kişi, kim ne diyorsa onu dinler bu sizin için gerçek olur. Maalesef şu anda öyle bir problem var.

Nedim Bey öncelikle sizin gibi bir tiyatro emekçisi ve böylesine kıymetli bir oyuncu bu kadar yoğunuz içinde bu yeni kurulmuş dergiye zaman ayırdığınız ve bizimle röportaj yaptığınız için tekrar teşekkür ederiz. “”Tolstoy’un Bisikleti” dergisi olarak bizi onore ettiniz. Ben kurucu genel yayın yönetmeni Sinan Demir, yardımcılarım Gülden Gören ve Ufuk Fikret Ozan adına size sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım. Son sözlerinizi rica edecektim.

“Tolstoy’un Bisikleti” zaten müthiş bir kavram. Dünyadaki yeni bir sorun da yaşçılık. Irkçılık gibi yaşçılık da bence çok kötü. Senin yaşın bitti diye köşeye atıl. İnsanın kendini sürekli dinamik tutması, yeni bir şey öğreniyor olması ve dünyaya yeni bir pencereden bakması; bizim istediğimiz tiyatro biçimidir bu. Mutlaka vurgulamak istiyorum. Aslında Trkiye’de artan bir tiyatro trafiği var. Ama bu sadece bir bölgede Kadıköy’de. Aslında tiyatro artmıyor, kendimizi kandırmayalım. Ya da oyunlar tamam doluyor ama izleyici oyunda muhakkak bir ünlü görmek istiyor. Yani dolayısıyla bizim gerçekten bir kültür politikasını üretiyor olmamız lazım. “Z” kuşağından benim beklentim bu. Kültür politikası üretip o kültür politikasını geliştirsinler. Yani cumhuriyetin ilk yıllarında yani eleştirel de olsa bazı şeyler bir kültür politikası var. Yani sana diyor ki kadını sahnede böyle göster. Yani benim kültür politikam bu diyor. Ve yazarlar, oyuncular o politikaya uyumaya çalışıyor. Biz bu dönemde çok yalnız bırakılıyoruz ve enerjimizin çoğu yaratmak yerine kavga etmekle geçiyor. 

Bence başka bir şey daha var, gerçekten İstanbul’da araba, taksi, otopark gibi çok ciddi sorunlar var. Ben Nişantaşı’ndan açıkçası evimden çıkamıyorum. Çünkü taksi bulamayacağım, yani dönemeyeceğim gibi maalesef bu da bir etken. Semt tiyatrolarının, bölge tiyatrolarının açılması lazım.

Başarılı Televizyoncu ve Yayıncı: Murat Bulut ile Özel Röportajımız

SİNAN DEMİR: Merhaba Murat Bey, ilk önce böylesine yoğun olduğunuz bir zamanda kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız ve dergimize röportaj verdiğiniz için teşekkür ederiz.

MURAT BULUT: Ben teşekkür ederim, seninle eskiden beri tanışıyoruz.Sende samimi bir şekilde  çok güzel şeyler yapıyorsun, takip ediyorum.. Evet çok yoğun çalışıyoruz. Çalışmak zorundayız. Severek ve samimi bir şekilde işinizi yaparsanız yoğunluk hoş bir telaşa dönüyor. Yani şikâyetçi değiliz bu anlamda.

• Uzun yıllardır sizi takip ediyorum, birçok alanda başarılısınız.

Yirmi beş senelik sektörel hizmet hayatımızın on dört senesi yayıncılık olarak devam ediyor. Son üç-dört yıldır da kitabevlerimiz var. Beşiktaş’ta vardı bir de Arnavutköy’de. Şu an Arnavutköy’de devam ediyoruz. Uzun yıllardır televizyonlarda da kitap programı yapıyorum. Yayıncılıktan önce yayınlanmış kitabım vardı. Roman yazarı olarak devam ediyorum, birkaç dergide de köşe yazarlığı yapıyorum aynı zamanda yoğun okumalar yapmaya çalışıyorum ve bu yoğun emeklerimizin karşılığını bulmaya çalışıyoruz. Sektörün içinde kitaplarla, yazarlarla böyle bir serüvenimiz, hayatımız devam ediyor.

Bazı şeyler var onları ilerleyen sorularda tabi ki soracaksınız. Zorlukları da var tabi. Ne kadar sevseniz de bu işi, ne kadar iyi bir şeyler yapmak isteseniz de sizin dışınızda gelişen şeyler olabiliyor. Sen de yaşıyorsun, benzer şeylerle karşılaşıyorsundur muhakkak. Kapitalist bir dünyada yaşıyoruz ve sistemindinamikleri çok farklı. İnsani, samimi değerlerin, iyi niyetli çabalarınızın bazen bu dünyada  hiçbir anlamı olmuyor ve samimiyetiniz çok masumane kalabiliyor. O yüzden her zaman temkinliyim bu sisteme ve sisteme göre evrimleşmiş insanlara 

Murat Bey bize biraz Puslu Yayıncılığın yayın akışından bahsedebilir misiniz?

Uzun zamandır klasik kitaplara yönelmeye başladık ve seçilmiş eserleri iyi çevirmenlerle çalışarak bastık. Bu anlamda karşılık da bulabildik. Çevirilerimiz, kitap tasarılarımız çok beğenildi.  Klasiklerin yanında günümüz yazarlarının kitaplarını da basıyoruz. İlk açıldığımızda amacımız Türk edebiyatına kendimizce katkıda bulunmak ve yeni yazarlar kazandırmaktı.. Çok Türk yazarla çalıştık ve eserler bastık. Bu anlamda hatalarımızda oldu ve zamanla tecrübe kazandık. Şimdi ise daha çok seçiciyiz ve çok iyi kitaplar basıyoruz. Bu anlamda uzun yıllardır çalıştığımız iyi bir editörümüz Özlem Gündoğdu’nun katkıları çoktur. Birlikte tecrübelerimizi artırarak ve iyi bir ekip olarak yayın akışımızı  belirliyoruz. 

Murat Bey sizin gibi başarılı bir yayıncı ve televizyoncunun sosyal medyayla arası nasıl?

Günümüz yaşantısının en güzel ve en kötü parçası,olmazsa olmazı oldu sosyal medya. Ama benim maalesef kötü anlamda düşüncelerim var. Bu zamandakien büyük zaman hırsızı ve çok gereksiz bilgilerle dolu. Kendinizi kaptırdığınız zaman korunmanız çok zor. İnsan aklını tembelliğe götüren ve  psikolojisini kötü yönde etkilediğine inanıyorum. İyi, ayarında ve bilinçlikullanılması lazım bence. İşte bunlara dikkat etmeye  çalışıyorum. Girip gerekli bilgileri alıp hızlıca çıkıyorum ve değerli gördüğüm yazıları okuyorum, kendi yazılarımı paylaşıyorum.

Murat Bey “Dolunay’daVuslat” eserinizden biraz bize bahsedebilir misiniz?

Yayınlamış olduğum üçüncü kitabım. Anlatıya, daha çok içsel konuşmalara yönelik bir roman yapmaya çalıştım. Bu anlamda doğadan faydalandım. Kalabalıklardan uzak ormanın içinde bir yaşam seçen,şansız bir kaza sonucu çok sevdiği eşini kaybeden ve ölen eşinin ardından, yaşadığı doğanın içinde acıyla derinleşerek tefekkür haline bürünen sonra vuslat ideali ile dolunaya dokunmaya çalışan bir adamın hazin ve içsel bir öyküsü.  Bunların hepsinin bir bütünüdür feyz aldığım.

• Murat Bey, en sevdiğiniz, okuduğunuz yazarlar kimlerdir?

Dostoyevski, Tolstoy, Kafka, Kosinski, Mevlana, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bilinen yazarları, genelde okuyorum. Seçici olmak kaydıyla yeni yazarları da okumaya çalışıyorum. 

• Murat Bey sizce bir yazarın tabusu olmalı mı olmamalı mı?

Olmamalı. Yazarlık engel tanımayan düşünce eyleminin bir yansımasıdır. Özgürlükleri kısıtlarsanız bilinci köreltirsiniz. Yasak ve eleştirilmesi olanaksız konulara da girmeli, yazılarını yazmalı ama burada hassas ve çok dikkat etmeli. Gerçekten kalemine ve bilgisine güveniyorsa cesaret etmeli. Hüsrana neden olmamalı, öyle konularda bayağalaşmamalı.

• Murat Bey siz Türkiye’nin geleceğinden ümitli misiniz?

Ensemin kararmadığı ama grileştiği dönemler çok oldu.Ümitli olmak istiyorum. Ümit etmek, aslında ileriye doğru bir şeylerin olumlu yönde değişmesini, düzelmesini istemek ve o yönde çabalamaktır. O yüzden ümitliyim. Herkes ümitli olsun.

• Murat Bey günümüzde yazarlardan beklentiniz nelerdir? Çok başarılı bir yayıneviniz var “PusluYyaıncılık”. Gerçekten edebiyat dalında çok güzel eserler üretiyor ve edebiyata çok iyi hizmet yapıyor. Sizin genç yazarlardan ya da yetişkin yazarlardan beklentiniz neler?

İlk açıldığımızda amacımız Türk edebiyatına kendimizce katkıda bulunmaktı. Çok Türk yazarla çalıştık. İtiraf edeyim o yoğunluğun, çok kişi ile çalışmanın bazı dezavantajları da oldu. Sonrasında seçici olmaya, daha iyi kitapları basmaya çalıştık ve seçici olmaya başladıktan sonra başarılıolduk. Türk yazarlar ile her zaman çalışmaya devam edeceğiz bundan hiçbir  zaman vazgeçmeyeceğiz ama naçizane bazı yazar adaylarından beklentiye girmek ve tavsiyede bulunmak anlamında şunları söylemek istiyorum. Girdiği sektörü iyi tanımalı, bilmeli ve yazarlığın ne olduğunu ne olmadığını iyi düşünmeli ve araştırmalı.  İçsel bir yolculuğa girerek, sabırla, kendisini, kalemini gerçekleştirmesi  ve iyi eser verme derdi ve  davası olmalı. Sadece vitrin merakı olan, başkalarının başarısı ile yada başarısızlığıyla ilgilenen, derdi edebiyat iyi eser üretme olmayan insanlar bizden uzak durmalı. Çok azda olsa böyle adaylar  var maalesef  ve bu kişiler  yayıncılara da sorun yaratıyor,  aslında kendisine de kötülük yapıyor ve derdi yazarlık olan kişilere de kötülükleri dokunuyor. Yani iyi yazarların başarılı olmasında ki  en büyük engellerden biride hasetlik çeken derdi vitrin olan yazarlardır. 

• “Tepedeki Ev” eserinizi okudum ve çok beğendim. Gerçekten çok edebiyat kuramcılığı olsun, dil işçiliği olsun ben çok beğendim. Çok imrenerek beğendiğim eseriniz “Tepedeki Ev” romanınız hakkında bize biraz bahsedebilir misiniz?

“Tepedeki Ev” benim ilk romanım. Şiir kitabımdan sonraki romanım. ilk roman bütün o samimiyetinizi döktüğünüz, edebiyatın matematiğine girmediğiniz, kendi özgün kurgunuzla yaptığınız bir şey oluyor genelde. Benim de öyle oldu ve ben dönüp baktığımda, okuduğumda o samimiyeti her zaman bir okuyucuolarak buluyorum. Duyguların samimiyeti ve yazarın edebi anlatım gücü ve özgünlüğü bir eseri ölümsüzleştirir bence. O değerleri kaybetmemeye çalışıyorum. “Tepedeki ev” ilk roman olmasına rağmen bu kavramların en etkin olduğu bir kitabımdır.

• Murat Bey çok yoğun bir grafiktesiniz. Bir yanda televizyon programları, bir yanda da yayıncılık sektöründe gerçekten çok başarılı işlere imza atıyorsunuz. Benim merak ettiğim bir şey var Murat Bulut’un bu kadar başarısının arkasında ne var? Ben çok merak ediyorum şahsen Murat Bulut onca yoğunluğuna rağmen nasıl bu kadar başarılı oluyor? Çünkü bazı insanlar tek bir yaparlar ama başarılı olamazlar. Ama siz hepsini çok büyük bir aşkla yapıyor ve çok başarılı oluyorsunuz. Bu başarının sırrı nedir?

İlk önce bu sorular için teşekkür ederim. Güzel sorularÇok şey yapmanın dezavantajı tabi ki çok fazladır. Ama benim yaptığım emek harcadığım konular birbirini destekleyen tek bir anlam çatısı altında birleşen konulardır. Evet hep samimiyetten bahsederim ve ona inanırım. Samimi olmak ve gerçekten severek yapmak zorlukları kolaylaştırıyor. Gelişmek için sonsuz bir kapı açıyor. Geliştikçe verim vermeye başlıyorsunuz ve başarı ister istemez geliyor. Ama başarı nedir? Kime göre nasıldır? Bunların cevapları ve anlamı çok çok önemlidir. Onun açılımını da inşallah başka röportajlarımızda konuşur, anlatırız birlikte.

• Günümüzde dijital sektör çok gelişti ve dijital sektörde çok başarılı dizi filimler ve belgeseller var. Sizin onca yoğunluğunuz arasında sinema filmi, dizi veya belgesel izleme şansınız oluyor mu?

Dizi hiç izlemiyorum. En son izlediğim dizi belki on sene önce veya yirmi sene öncedir, hatırlamıyorum bile. Ama izlemek de çok istiyorum. Maalesef yeni olaneserler hakkında çok şikâyetçiyim. Bu düşüncemde günümüzün sosyolojik, ekonomik,siyasal vbaçılımlarının olumsuz etkileri yani zamanın ve mekanın olumsuz faktörel etkileride çok fazladır. Bu olumsuzluklardan etkilenen yani kendisine yabancılaşan insanın üretimide çok iyi olmuyor. Samimi olmuyor. “Vitrin derdi” diyorum ben, o derde düşenler iyi ürünler veremiyor.Ve diziler yapısı gereği daha hızlı ve daha özensiz oluyor kanımca. O yüzden dizilere mesafeliyim. Sinemacıyım ben. Ve belgesel, fazlaca izliyorum.

• Bizim “Tolstoy’un Bisikleti” okuyucularına söylemek istediğiniz bir şey var mı? Sizin gibi kıymetli bir insandan bir mesaj almak istiyoruz.

“Tolstoy’un Bisikleti” bir kere isim olarak çok güzel bir isim. İsminden de belli olduğu gibi edebiyat dünyasına katkıda bulunacak, kurgusal edebiyatta çok güzel eserler kazandıracağını biliyorum. Çünkü seni de tanıyorum. Kurucusu sensin, şimdiye kadar yaptığın işler ortada ve önemli referans “Tolstoy’un Bisikleti” için. Bence ekibinle birlikte okuyucular sizi takibi  bırakmamalı ve desteklemeli.

• Dergimiz adına ben Sinan Demir olarak size çok teşekkürlerimi sunuyorum.

Sinan ben sana ve ekibine çok teşekkür ediyorum. İnşallah başka röportajlarda da yine güzel işlerde de, projelerde de röportajlarımız olur. Tekrar teşekkür ediyorum.

Tiyatro Emekçisi: Berat Beyoğlu’yla Özel Röportaj


SİNAN DEMİR: Berat Beyoğlu kimdir?

BERAT BEYOĞLU: Berat Beyoğlu; işçi bir babanın, ev işçisi bir annenin oğlu, kendi keşfetme sürecinde olan kendini gerçekleştirmeyi amaçlayan biridir. Bir de sanat emekçisidir.

S. D. : Peki, Berat Beyoğlu son zamanlarda nasıln bu kadar çok duyulup, başarılarından söz ettiriyor? Ne değişti?

B. B. : Değişen hiçbir şey yok. Bugün yaptığımız bir şey olumlu karşılık buluyor olabilir ama biz yıllar önce de aynı tavrımızı ve üretimimizi yapıyorduk. Şu anı başarı kavramı adı altında nitelendirilmek, tabi bu sizin naçizane övgünüz. Biz bunu başarı olarak nitelendirmiyoruz. Biz bunu mücadele olarak nitelendiriyoruz. Ama dediğim gibi başarı kavramınınbaştan sona ele alınması, tartışılması gerekiyor. Bence insanları başarılı veya başarısız diye nitelendirmek yerine güçlü-güçsüz, etkili-etkisiz, samimi-samimiyetsiz olarak nitelendirmenin daha doğru bir kavram olacağını düşünüyorum.

S. D. : Motivasyonunuzu nasıl sağlıyorsunuz?

B. B. : Genel olarak yaşam Albert Camus’un detanımladığı gibi “saçmalık üzerine” kurulu. Yaşam başlı başına saçmalık ve dert dolu… Bakış açımızı bu kavramlar üzerine yoğunlaştırdığımız zaman, yaşamda bitmeyen evrensel dertlerin farkına varıyorsunuz. En dertsiz ortam gibi görünen ortamda bile biz dert görebiliyoruz. Bu derdi sadece kışkırtmaolarak düşünmeyelim. Motivasyonumuz insanların dertleri. Mesela kapitalist sistemde, şirketlerde belirli bir mevki ve maaşa ya da ikramiyeye ulaşmak için kendinden ödün veren insanların derdi bu aralar çok kafama takılıyor. Şimdilerde bu beni motive ediyor mesela. Ya da geçen gün yolda giderken bir çöpçünün hiç kimse onu izlememesine rağmen saat sabahın 4-5’i, gün yeni ağarmaya başlıyor. Sabah ezanı okunuyor, balkona çıkıyorum sokakta kimse yok. Bir çöpçü sokaktaki çöpü topluyor. Kimse onu izlemiyor ama kaldırım taşının arasına sıkışan bir izmarit için elindeki süpürgeyle küreği bırakıp cebinden çıkardığı bir çakı ile o izmariti alıp çöp kovasına atıyor. Bu beni motive ediyor Sinan, müthiş bir şey yani ve beni yaşama bağlıyor.

S. D. : Berat Bey, ben sizin “Siyabend” eserinizde,özellikle 11. sahnede Nevroz ve Havin’in diyalog geçişlerinden çok etkilendim. O diyalogları o geçişleri gerçekten çok ustaca ve estetikçe ele almışsınız, bu yüzden sizi tebrik ediyorum. Nevroz ve Havin’i bu kadar muazzam bir şekilde ele almak… Ustalık kokan bu sahneyi nasıl yazdınız?

B. B. : Ustalık demeyelim de, yani Nevroz ve Havin buradaki kurguda benim ürettiğim karakterlerden. Cumhuriyetin ilk döneminde yaşanan bu talihsiz olay içerisinde iki kavram oluşturmak istedim. Gerçekten yaşanmış bir olayın içerisinde, tüm insanlık için evrensel iki kavram;Aşk ve samimiyet… Nevroz ve Havin bu iki kavramı taşıyan kurgusal karakterler. Gerisi ise samimiyetsiz ve aşksız bir toplumun içinde yaşamalarına kalıyor. Asıl ustalık hayatta. Biz onu gözlemleyerek beslenen ve bunu aktaran anlatıcılarız sadece.

S. D. : Şu an yoğun bir takvimle devam eden İnziva’dan bahsedelim biraz. Yazım sürecinden ve sahnelenme sürecinden bahseder misiniz?

B. B. : Şöyle, inziva yolculuğu biraz zor bir yolculuktu benim için. Benim bu oyun öncesinde çok uzun süre aklımda iki düşman askerinin aynı ortamda bulunması ile ilgili bir fikir vardı. O da benim çocukluğumdan kalma travma. Köyde iken, daha ilkokula başlamamışım. Çok küçük yaştayken bizim orada bir çatışma çıktı ve üç gün sürdü. Üç gün boyunca çatışma varken kapıdan dışarıya çıkılmaz, akşam elektrik varsa bile ışık yakılamazdı. Çok travma bir andı benim için.

Üç gün süren çatışmanın sonunda şöyle bir şey oldu; Askerler geldi köye ve dediler ki; biz bir askeri bulamıyoruz. Öldü mü, kaldı mı, kaçtı mı, gitti mi, ne oldu bilmiyoruz. Sonra babam da bütün köylüleri aldı. Bütün köyün erkekleri hatta bazı kadınları dağ, tepe askeri aramaya başladılar. Ben çocuğum ama sürekli köyün gündemi şu; gidiyorlar, geliyorlar bulamıyorlar, bizim evde toplanıyorlar. Şuraya mı baksak, şu tepenin arkasına mı baksak? Evde toplantılar yapılıyor. İki-üç gün sürdü bu arayış. Sonunda buldular. Babamlar geldi eve. Babamlar, yanındaki kadınlar, erkekler gözü yaşlı bir şekilde geldiler.

Cenazeyi getirmişler, asker vefat etmiş. Annem yemek koydu ama yemek yiyemiyorlar, kaşık ellerinden düşüyor. Böyle travma bir an. Anlatıyorlar, kendi aralarında konuşuyorlar. Çatışmada yuvarlanan kayaların altında kalmış asker, vefat etmiş. Yanında da bir tane gerilla var. Yan yanalar. Bu bende kalmış, zihnimin bir parçasında.Derinlerinde. Artık nasıl olmuş bilmiyorum. İki erkek. Biri gerilla, biri asker ikisi de ölmüş taşların altında.

Bu coğrafyada yaşanan böyle bir olay var. Benzer olaylar Filistin’de yaşanıyor, Bosna’da yaşanıyor, dünyanın birçok yerinde yaşanıyor. Çeşitli sebeplerle. Buna şu diyelim, bu diyelim, dış mihrak diyelim, iç mihrak diyelim, iç tartışma diyelim ne dersek diyelim. İki yakın coğrafyada yaşayan, bir ayrımı olmayan iki insan, birbirleri ile öldüresiye savaşıyorlar. Ölüyorlar, yan yana ölüyorlar. Tabi biri ölünce terörist olup cenazesi çöpe atılıyor, biri şehit oluyor o ayrı. Ama dedim ki madem öyle, ben bunu öyle bir şekilde anlatayım ki dünyanın her yerindeki insanlar bunu izlediği zaman anlayabilsin. 

S. D. : Affınıza sığınıyorum. Yerel olduğu kadar evrensel de bir hikâye.

B. B. : Dert ortak.

S. D. : Evet, dert ortak. Ben de bunu savunuyorum;bir eser yerel olduğu kadar evrensel de olmalı, yerelin dışına çıkamaz ise o eser evrensel olamıyor.

B. B. : Ama biz genelde evrensel bir eser yazmak adına yerelden çok uzaklaşıyoruz. Bu bir sorun. Yereli anlatırken bütün insanlığı göz önünde bulundurarak anlatmak lazım… Ben yerel bir hikâye anlattım. Nasıl Yaşar Kemal “İnce Mehmet’i” anlatıyorsa ben de kendi yaşadığım hikâyeyi anlattım.

Fakat şöyle bir şey var, o savaşın etkisinde iki düşman askerinin aynı mağaraya düşmesinin yanında bir de toplumsal travmalarımız, gölgelerimiz var. Artık bizim öyle travmalarımız olmuş ki, biz savaşla bunu maskeliyoruz. Savaşarak, kahramanlık ütopyası yaratarak ya da ideolojik ütopya yaratarak bunu maskeliyoruz. Tıpkı hayatta travmalarımızla yüzleşemediğimiz için kendimizi dış görünüşle ya da sosyal medyayla insanlara karşı farklı empoze etmeye çalıştığımız gibi. 

Yani o kadar çok çeşitli hikâyeler bir araya geldi ki İnziva’da. Hadi şunu yazalım demedik. Yıllar, yıllar… Bak, çocukluktan bu hikâye. Hatta bu benim hikâyem de değil. Bu hikâye, babamın hikâyesi… Köylünün, o askerin, o gerillanın hikâyesi. O çatışmanın hikâyesi. Ben bunu anlattım sadece.

S. D. : İnziva’nın oyun takvimini bizimle paylaşır mısınız?

B. B. : Tabi… 12 Kasım Cuma günü saat 20.30’da Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde olacağız. Oyunumuzun prömiyerini de orada gerçekleştirmiştik. Ardından 14 Kasım Pazar saat 19.00 İBB Şile Kültür Merkezi’nde ücretsiz bir oyun oynayacağız. 27 Kasım Cumartesi günü 20.30’da Caddebostan Kültür Merkezi’ndeyiz. Ardından 11 Aralık Cumartesi saat 20.30’da yine Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde olacağız. Ayrıca belirtmek isterim ki; oyunumuzun bilet satışlarını minimum kazanç gözeterek belirledik. Tam bilet fiyatımız; 50 TL, İndirimli Bilet fiyatımız ise; 25 TL olarak belirledik.

S. D. : Peki Berat Bey, Türkiye’nin geleceğinden umutlu musunuz?

B. B. : Tabi umutluyum. Neden umudum var biliyor musun sevgili dostum, çünkü “Tolstoy’un Bisikleti” diye bir dergi çıkardı bir kaç arkadaş. Neden umutluyum biliyor musun? Çünkü Sinan diye bir arkadaş onca yolu tepip, işinden izin alıp gelip benimle konuşuyor. Şunu söylemek istiyorum;nasıl mutlu olmayalım, nasıl vazgeçelim? Sen bunca zaman dişinden, etinden, tırnağından arttırıp oyunlar yazıyorsun,kitaplar basıyorsun, oyun çıkarıyorsun. Ben nasıl mutlu olmayayım Sinan? 

Bu ülkenin bu coğrafyanın geleceği karamsar demek bana çok burjuva söylemi gibi geliyor. Nasıl mutlu olmayayım? Halen sabahın köründe insanlar kalkıp, gidip madenlerde çalışıp evine ekmek getiriyorsa ve onun çalışma koşullarının düzeltilmesi için bazı insanlar bazı yerlerde mücadele ediyorsa, ben nasıl umutlu olmayayım bu ülkeden,bu topraklardan.

Bu şöyle anlaşılmasın lütfen; Türkiye’nin siyasi geleceğinden umutlu olduğum anlamına gelmesin. Fakat Anadolu insanının ferasetinden umutluyum. Eminim ülkenin siyasi karamsarlığını da yine bu feraset bitirecektir.

S. D. : Değerli dergi okurlarımıza söylemek istediğiniz son sözleriniz nelerdir?

B. B. : Derginin emekçi arkadaşlarına, değerli okurlarına ve bu köprüyü kuran sana çok teşekkür ederim. O kadar kıymetli bir işe şey yapıyorsunuz ki…

Bu dergi okurlarını bu vesileyle bütün oyunlarıma davetlim olarak bekliyorum.

S. D. : Çok teşekkürler çok kibarsınız, biz de seve seve geleceğiz çok teşekkür ederim kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için.

B. B. : Ben teşekkür ederim. Sevgilerimle…

İnziva Oyun Takvimi:

12 Kasım Cuma – 20.30 – Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi

14 Kasım Pazar – 19.00 – İBB Şile Kültür Merkezi

27 Kasım Cumartesi – 20.30 – Caddebostan Kültür Merkezi

11 Aralık Cumartesi – 20.30 – Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi

4


OYUN İNCELEMESİ

MAURİCE MAETERLINCK / KÖRLER ( LESAVEUGLES)  ( 1890)


       Yalnız, çaresiz ve umutsuz insanlar… Tek yapabildikleri nefes almak ve konuşmak. Ne nerede olduklarını biliyorlar, ne de kimin yanında olduklarını… Ölecekler mi, yaşayacaklar mı?  Peki ya acıkırlarsa? 

       İnsanların yaşam mücadelesinin anlatıldığı,  Maeterlinck’ in bir atmosfer oyunu olan ‘’ Körler’ de tam da bu bahsettiğimiz insanlar ve onların yaşamdaki yerleri ele alınmıştır. 

        Bir atmosfer oyunu olan “Körler”de Maeterlinck ana tema olarak işlediği ‘’Ölüm”ü, bahsettiğimiz karakterler üzerine öyle bir yerleştirmiştir ki, onları sahnede ilk gördüğümüzde zaten her birinin yaşayan bir ölü olduğunu düşünürüz. Bu durum, gerek sahnenin atmosferi, gerekse oyuncuların kostüm ve istemsiz, yavaş, neden yaptıkları belli olmayan hareketlerinde kendini gösterir. Karakterlerin hepsi yaşlı değildir ama genç olanların da ruhları da yaşlanmıştır. Çaresiz, amaçsız ölümü beklemektedir hepsi. Ölümü bekleyişlerindeki sakinlik ise, ölümün sessizliği yansıtır sahnede. Böylece ölümün ruhu, sahnede bedene kavuşur ve bu yolla, atmosfer oyunu amacını gerçekleştirmiş olur. Yani seyircinin ruhu, sahnenin ruhuyla özdeş kılınır. Yazar ölümü anlatırken bunu birçok yan temayla da güçlendirmiştir. En baskın yan tema yalnızlık duygusudur. Bunun yanında özlem, korku, geçmiş, gelecek, çaresizlik de işlenen yan temalar arasındandır. 

      Körler, birbirileriyle hiç durmadan konuşur. Sürekli geçmişlerinden, ailelerinden bahsederler. Işığı gördükleri günleri anlatırlar. Ama burada önemli olan bir diğer konu; hiç bir kör, halinden şikâyetçi değildir. Bu oyunda asla dile gelmez. Tek istekleri yurda gitmektir. Bu karanlık hayat onlar için normaldir. 

      Oyun kişileri, aynı yerde ve aynı zorluğu paylaşıyor olmalarına rağmen aslında yalnızdırlar. Bastonları olmasa, birbirlerine hiç dokunamazlar. Yazarın onları böyle konumlandırmasındaki amaç,  iç yalnızlığı dış yalnızlıkla güçlendirilip, yalnızlık duygusunu onların bu eksikliğini daha da güçlendirmektedir. Hem ailelerinden uzak olmanın vermiş olduğu yalnızlık hem de kalabalığın içindeki yalnızlıkları gösterir bu durum. Kollarını uzatan körler birbirlerine dokunmaz bile… Bu aynı zamanda onların her birinin hayatlarındaki derin ve keskin uçurumları da simgeler.  Onlar bu yolda yalnızdır ve nerede kiminle olursa olsunlar, bu yalnızlık son bulamamaktadır. 

     Nerede olduklarını, ne yapacaklarını bulmaya çalışırlar. Ama bu konuşma oyunun sonlarına doğru öyle bir noktaya gelir ki, anlarız ki körler, bir kısır döngünün içinde ve yapılan konuşmalar da birbirinden farksız. Sorulan sorular ve verilen cevaplar farklı, ama konuşulan şey hep aynı: ‘’ Şimdi bize ne olacak?’’ 

Oyun içinde zaman kavramı ve ölüm kavramı iç içe geçmiş olarak verilmiştir. Yazarın belli belirsiz bir geceyi seçmesi, seyirciye ölümün de zamanı olmadığını gösterir. Atmosfer olarak geceyi seçen ve oyunu böyle devam ettiren yazar, körlere de bunu bildirmemiştir. Onlar ne zamandan ne mekândan ne de olaydan haberdardır.  

 Kör de olsa, her insan aynı şekilde ölüyor…. Ya da ölünce herkes kör oluyor. Oyunda bahsettiğimiz körlük, duyusalınyanı sıra yaşamın da körlüğü… Yaşamın onları çaresizlik içinde kıvrandıran, korkutan ve yalnız bırakan körlüğü…

     Onlar körler, çünkü görmek istemiyorlar. 

EN İHTİYAR KÖR KADIN: Biz buraya hep kör geldik. 

BİRİNCİ ANADAN DOĞMA KÖR: Hiç görmedik. ( s.14) 

Nazlı Önpolat

ORHAN VELİ

ORHAN VELİ ŞİİRİ ÂŞIK OLDUĞU BİR KADINI SEVER GİBİ SEVERDİ!

Derler ki; “Dünya, sevgi üzerine kurulmuştur.” Sevgiyle yeşerir gönüllere ektiğimiz umutlar. Sevgiyle can bulur tüm evren… Sevgi insan için önemlidir. Yaşamın anlamı, insanın özü mayası olmuştur. Onunla güzelleşir, anlam bulur yaşam. Onsuz gönüller verimsiz çorak toprak gibidir.

Orhan Veli yaşamı boyunca yalnızlık, yoksunluk ve yoksulluk içinde parasızlıkla boğuşurken bile çok sevdiği şiirle soluklanmayı bilmiş, sevdasıyla yaşama tutunmayı başarmış bir şairdir.

Melih Cevdet’in deyimiyle Orhan Veli şiiri; “Âşık olduğu bir kadını sever gibi severdi…” işte usta şair sevdasını ve şiiri kendisiyle öylesine özdeşleştirmişti ki, şiirsiz Orhan Veli, Orhan Veli’siz de şiir düşünülemezdi. O bazen yaşadığı gibi yazar, bazen de şiirlerinde yazdığı gibi yaşardı… Otuz altı yıllık kısa yaşamında iki büyük savaşa, sayısız devrimlere tanıklık etmiş, birebir çalışmalarda bulunmuş, hatta kendisi de şiirde bir devrim yaparak, Köklü Türk şiir geleneğine hatırı sayılır bir yenilik getirmiştir. 

Usta Şair, kısacık yaşamında sıradan mı sıradan, yoksul mu yoksul bir hayat yaşadı. Hayatın içinden ve yine hayatı anlatan şiirleriyle edebiyat dünyasını sarstı. O, şiiri anane şiir olmaktan, şairanelikten, belli kalıplardan ve burjuva sınıfının tekelinde duygusallıktan kurtarmış, gerçek halkla buluşturmuştur. Çocukluğundan ömrünün sonuna kadar yanında olan ve hiç ayrılmayan Oktay Rıfat, Melih Cevdet’le birlikte tüm çilelere göğüs gererek Garip Akımı’nı gerçekleştirmişlerdir. Zamanın ünlü şairleri, edebiyatçılarına rağmen. Onlar yirmili yaşlarda pek çok kişinin cesaret edemeyeceği bir oluşuma önderlik etmişlerdi. Karşılarında çok donanımlı başarılı bir edebiyat ordusuna karşı, tek başlarına donanımlı bir ordu gibi karşılık vermişlerdir. Hakaretlere aşağılanmalara karşı,nazikçe kırmadan incitmeden nükteli sözlerle karşılık vermişlerdir. Zira Orhan Veli Orhan Akbal’a söylediği, “Aleyhimde söylenen sözlerin, lehimdekilerden  çok olması beni mutlu eder.” Sözüyle kendisine yapılanlara tepkisiz kalmış, gerektiği zaman nükteli sözlerle şiirlerini savunmuştur. İlk garip şiirlerini 1941 yılında çıkardıkları Garip adlı kitapla duyurmuşlardır. Orhan Veli adıyla çıkan kitap, Orhan Veli’nin yazdığı önsözle kitap olmaktan ziyade bir manifesto özelliğini taşımaktadır. Bu bağlamda;

Orhan Veli’ye göre şiir;

“İnsanları duygusallığa sevk eden ve belli bir kesime hitap eden sözcükleri; aruz- hece gibi ölçülerle; redif, kafiye, mısra gibi dayatmalarla ve ayrıca teşbih, teşhis gibi sanatlarla kurallara boğmaktan kurtarmak gerekiyordu. Şiir duyguya değil, akla hitap etmeliydi. Şiir sözcüklere yüklenen anlamlardan oluşmaktaydı. Bu nedenle sözcükler özgürleştirilmeli, duygular anlatılırken net ifadeler kullanılmalıydı. Şiir bir kesime değil, tüm halka mal edilmeliydi. Dağdaki çoban, şehirdeki memur, meyhanedeki sarhoş, sokaktaki satıcı, kerhanedeki hayat kadını, hapishanedeki kader mahkûmu da şiire konu edilmeli, onlar da şiir okuyabilmeliydi…”

Kendini doğruluğun ve samimiyetin emrine veren şair, bu düşüncesini gerçekleştirirken şiiri halka götürmüş, adına “halkça” dediği ve halkın da anlayabildiği bir dil kullanmıştır.

Orhan Veli tıpkı şiirlerinde kuralları kaldırıp sözcükleri özgürleştirdiği gibi, yaşamında da özgür olmayı seven bir insandı. Onun bohem hayat tarzı başta ailesi olmak üzere pek çok kişiye garip gelmiştir. Dost arkadaş canlısı bir insandı. Çocukluğundan beri; elleri nasırlı alnından şıpır şıpır ter akarak geçimini sağlamaya çalışan insanları çok sevmiştir. Bu insanları şiirlerinde görmek mümkündür. Örneğin Kitabe-i Sengi Mezar (Mezar yazıları) adlı şiirinde “…Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” diyerek ayağı nasırlaşmış halktan birini şiirine konu etmiştir. 

Kitabe-i Sengi Mezar Şiiri Orhan Veli’nin yaşamında dönüm noktası olmuştur. Zira bu şiir dönemin kelli felli edebiyatçıları tarafından hakarete varacak şekilde eleştirilirken, halk tarafından kabul görmüş bir şiirdir. Orhan Veli’nin pek çok şiirinde benzer özelliklere rastlanır. 

Orhan Veli’nin şiirlerinin temel özelliği, daha önce yayınlanmış şiirlere benzememesi, dönemin önemi şairlerinin şiirlerine benzememesi (Nâzım Hikmet, Yahya Kemal Beyatlı…) şiirlerinin kafiye, redif ve mısradan yoksun olması,duygusallıktan uzak, gerçekçi bir anlatımla düşüncenin direkt ifade edilmesi, konuşma diliyle yazıldığı için okuyucunun kolay anlaması, yazımının da kolay olacağı izlenimini vermesi gibi özellikleri taşıyordu.

Ünlü şairimiz Orhan Veli, gençliğinin baharında, 14 Kasım 1950 tarihinde otuz altı yaşında aramızdan ayrıldı. Toplum olarak bize düşen ünlü şairlerimize, edebiyat insanlarımıza sahip çıkmak, onları iyi tanımak ve bizden sonraki kuşaklara  tanıtmak en önemli görevimiz olmalı.

Hanife Mert

İNSAN NEYLE YAŞAR?

İnsan Neyle Yaşar?  

Tolstoy’a göre; ‘Bu kitapla ahlaki değerleri, sevgiyi, yaşama amacını ve erdemi sorgulatıyor.’ Ve “İnsan Neyle Yaşar?” Eseri adeta ders niteliğinde bir eserdir.

“İnsan Neyle Yaşar?” Konusu hakkında kısaca şunları yazmak istiyorum; Simon adlı bir tüccar ailesiyle küçük bir kasabada yaşıyor ve durumları pek de iyi değildi, kış gelmişti ve ısınacak bir deriye ihtiyaçları vardı, adam ayakkabı tamirciliği yapıyordu, ki bunu alabilecek kadar parası da yoktu. Nitekim adam borç verdiği köylülerden parasını alırsa deriyi alabileceğini düşündü, fakat köydeki kişiler Simon’a paralarının olmadığını söylediler. Simon da çok üzüldü. Elindeki parayla bir meyhaneye girdi ve şarap aldı, M eyhaneden çıkışta, kilisenin önünden geçerken, çıplak bir adam gördü, adamın üstüne bir şeyler giydirdi, adamı alıp evine götürdü. Adamın karısı başta bu adama yakınlık göstermedi, fakat daha sonra adama alıştı. Belli bir zaman sonra adam geldiğinden beri ilk kez gülümsemişti. Simon buna çok şaşırdı. Adam, Simon`la birlikte ayakkabıcıda çalışmaya başladı. Adamın adı Michael`di. Bir gün dükkanlarına zengin bir adam geldi. Ayakkabı diktirmek istedi. Michael adama bakarak ikinci kez gülümsedi. Michael çok çalışkandı ve ustasını geçmeye başlamıştı; fakat bu adama, ayakkabı yerine terlik dikti. Simon bunu görünce çırağına çok kızdı. Biraz sonra zengin adamın yardımcısı geldi ve adamın öldüğünü, ayakkabı yerine terlik dikilmesi gerektiğini söyledi. Simon ve eşi buna şok oldular. Başka bir gün ise Simon`un evine ikiz kızları olan bir kadın geldi. Michael bunu görünce üçüncü kez gülümsedi. Kadın, Simon`un eşine bu kızların kendi öz kızları olmadığını söyledi. Kızları için ayakkabı diktirmek istedi. Michael kadın gittiğinde birden melek şekline girdi. Simon ve eşi şok oldu. Michael aslında kendisinin bir melek olduğunu, tanrıya karşı geldiği için cezalandırıldığını söyledi. Tanrının gerçekleri görmesi için ve bazı soruların cevabını bulması için, dünyaya gönderdiğini söyledi.

Leyla Arpaç