tolstoyun bisikleti
EDEBİYATIMIZIN KIYMETLİ ŞAİRİ: CAHİT ZARİFOĞLU ‘NUN OĞLU: AHMET ZARİFOĞLU İLE DERGİMİZİN ARALIK SAYISI İÇİN ÇOK ÖZEL BİR RÖPORTAJ YAPTIK

*Merhaba Ahmet Bey bize biraz kendinizden bahseder bilir misiniz?

1980 Mayıs ayında Ankara’da doğdum. Dört kardeş de orada doğduk. Babamın memuriyeti sebebiyle İstanbul’a taşındık. 1983’ten beri burada yaşıyoruz. Beykent Üniversitesi Sinema-TV mezunuyum. GZT isimli bir internet sitesinde Video Editörü olarak çalışıyorum. Asıl mesleğim görüntü yönetmenliği. Ailenin tek erkek çocuğuyum.



*Şair Cahit Zarifoğlu oğlu olmak nasıl bir duygu 

Bu sorulan ilk ve en sık sorulardan biri. Cevabı da gerçekten pek kolay değil… Oğlu olmak kesinlikle gurur verici bir duygu. Aynı zamanda büyük sorumluluklar da yüklüyor insanın sırtına. Edebiyat anlamında ve günlük yaşamda mutlaka onun gölgesi hissediliyor ailesi olarak bizim üstümüzde. Layık olmaya çalışmaktan başka ir şey gelmiyor elimizden.

*Babanızın en sevdiğiniz şiiri ve eseri hangisi?

Ve Tek Kare Bir Film, en çok sevdiğim şiiri. Çok şiir ismi paylaşabilirim fakat söylediğim şiiri her zaman tek geçerim. Yaşamak kitabında geçen: Genç kalbimin yalanları ne acılar duydum/ ve düşünmeye başladım hüznü/ bu çağdaşlarımın öldürdüğü kelimeyi/ evvelini kalbimdeki yerini evlerini/ hamdolsun evrendeki dehşetten korkulardan koruyana ki/ çekip dizimizi karnımıza/ toprağın geldiğimiz noktasına eğilerek/ yumuşaklıkla eserimizin içine bakarak/ cennet hediyen cehennem benim eserim/ şiiri en sevdiklerim arasındadır. Yaşamak’ın yeri benim için de babamı okuyan binlerce insan için de apayrı bir yerdedir. İns ve diğer hikayeleri… 

*Babanızla ilk ve son anınızı hatırlıyor musunuz? Bize anlatır mısınız?

Maalesef çok fazla anı hatırlamıyorum aslında, 6-7 yaşlasırndaydım vefat ettiğinde. Her Pazar mutlaka ailece dışarı çıkardık. Hava güneşli de olsa, yağmurlu da olsa, yaz kış mutlaka pikniğe, gezmeye, dedemlere, dayımlara veya Moda parkına mutlaka giderdik. Yoğun çalışma temposu nedeniyle sadece haftasonu ailece birlikte olduğumuzdan dolayı buna çok önem gösterirdi. Bazen annem ekmek arası köfte patates vs. hazırlardı. Hayal meyal o gezmeleri hatırlıyorum.Babamın masasını hatırlıyorum. Kocaman kahverengi eski tip ahşap bir masaydı. Taşındığımız her evde mutlaka ona bir yer bulunur ve geriye kalan mobilyalar ona göre yerleştirildi. Günün belli saatleri, belli bir disiplinle yazdığını hatırlamıyorum. Odasına kapanıp, sessiz bir ortam oluşturup yazmazdı. Kalabalık bir masa hatırlıyorum. Meşhur turuncu daktilosu, kağıtlar kalemler, mektuplar, saman A4 kağıtları, gözlüğü… İlk ve son gibi bir ayrım yapamadım maalesef.


*Şair Cahit Zarifoğlu ve Baba Cahit Zarifoğlu arasındaki fark ve benzerlikler nelerdi?

Baba Cahit Zarifoğlu’ndansa Şair olanı daha çok tanıdım. Tanıma fırsatım oldu diyeyim daha doğrusu. Eserlerini okuma yaşına geldiğimde gördüm, anladım, nasıl biri olduğunu daha çok gözlemleyebildim… Babam disiplinli fakat çok yumuşak huylu biriydi. Ve en büyük özelliklerinden biri de gerçekten her konuda samimi bir insandı. Yani evde, iş yerinde, dergide, toplantılarında veya arkadaş meclislerinde hep kendi gibiydi. 



*Babanızın sizi etkileyen en iyi mizacı hangisi?

Onu en iyi özetleyen kelime ‘acz’. Kibirli bir insan değildi. Çok yardımsever biriydi. Yaşı kaç olursa olsun herkese ulaşır, bir dert varsa derman olmak için ne gerekiyorsa yapardı. Kendisinin durumu olmamasına rağmen para gerekiyorsa para buluşturur verir, ev lazımsa mutlaka o kişiyi konuk edecek bir yerler ayarlardı. Veya akla gelebilecek ne problem varsa elinden geleni yapardı. Babam maddi zorluklarla hayatına devam etmiş. En azından TRT’ye girene kadar bu böyle devam etmiş. Kazandığı paraları veya üniversite burslarını bastıracağı kitaplara ayırmış. Dergi bürosu giderleri, matbaa masrafları veya çevresindeki insanların ihtiyaçlarına harcanmış sürekli. Ama bu parasızlık durumu onda asla bir engel teşkil etmemiş. Arkadaşlarıyla hayaller kurduklarında iş dönüp dolaşıp maddi kısma geldiğinde herkes geri çekilirmiş ama babam para en önemsiz kısmı deyip eninde sonunda gereken parayı bulup hayata geçirir(ler)miş yapılması gerekeni. Hatta babamın otostopla Avrupa gezisi bile bunun bir tezahürüdür. İnsanın dünyayı gezmek için paraya ihtiyacı yoktur düşüncesiyle kalkışmış o maceraya. 

*Ahmet Zarifoğlu ve Cahit Zarifoğlu ortak mizaçları nelerdir?

Fiziken, ruhen, mizacen babama çok benzetiyorlar beni. ben de onun gibi esmerim ve biraz zayıfım. Espri yönüm, sessizliğim, genel olarak insanların çok önem ve değer vermediği ayrıntılarla hemhal oluşum gibi buna benzer hususlarda babama benziyorum. 

*Tolstoyun Bisikleti dergi okurlarımıza bir mesajınız var mı?

İlk başta Sinan senin nezdinde tüm arkadaşlara teşekkür ederim. Yazı anlamında da eğitim hayatınızda da hepinize yürekten başarılar dilerim. Okumak yazmaktan daha önemli yerine göre. Yaş ilerledikçe bu daha çok anlamlı hale geliyor. Her türde kitap insana çeşit çeşit artılar katıyor. Yani en azından ilk etaplarda yazma hevesindense okuma hevesinin çok daha önde olması gerektiğini tavsiye edebilirim.ü

EDEBİYATIMIZIN HATIRNAZ ŞAİRİ: CAHİT ZARİFOĞLU AİLESİYLE DERGİMİZİN ARALIK SAYISI İÇİN ÖZEL BİR RÖPORTAJ YAPTIK


Merhaba Berat hanım ilk önce değerleri vaktinizi ayırıp, bizimle röportaj yaptığınız için Tolstoy’un Bisikleti dergisi olarak çok teşekkürlerimizi sunarız. 

Ben de sizlere teşekkür ederim. Hayırlar getirsin inşallah.


* Berat hanım bize biraz Kıymetli şairimiz Cahit Zarifoğlu’ndan bahsedebilir misiniz?

Cahit bey ile çok mutluyduk. Çocuklarıyla bir annenin ilgisi kadar ilgilenirdi. Dedikoduyu sevmezdi. Öyle bir konu geçtiğinde “biz işimize bakalım” derdi. Hem memurluk hem şairlik-yazarlık yapıyor oluşundan dolayı genelde yoğundu. Akşam eve geldiğinde ailece yemeğimizi yerdik, çocuklarla oynardı. Sonra da masasına geçip yazılarıyla ilgilenirdi. Bu yoğunluğa rağmen çok özverili, sabırlı bir babaydı. Cahit bey eve geldiğinde çocuklar neşe ile onu karşılarlardı. Yemek zamanı hepsi babasının yanına oturmak isterdi, Cahit de biriniz sağıma, biriniz soluma, ikiniz de karşıma diyerek hepsini memnun ederdi. Cuma akşamı eve geldiğinde kuruyemiş ve çocukların sevdiği yiyeceklerden alırdı. Hepimiz abdest alır ve cemaatle namaz kılardık. Bu esnada yiyecekler görünen bir köşede dururdu. Namaz sonrası dualar edilir ve afiyetle yenilirdi.


* Berat hanım bize biraz Kıymetli şairimiz Cahit Zarifoğlu’ndan bahsedebilir misiniz?

Cahit bey ile çok mutluyduk. Çocuklarıyla bir annenin ilgisi kadar ilgilenirdi. Dedikoduyu sevmezdi. Öyle bir konu geçtiğinde “biz işimize bakalım” derdi. Hem memurluk hem şairlik-yazarlık yapıyor oluşundan dolayı genelde yoğundu. Akşam eve geldiğinde ailece yemeğimizi yerdik, çocuklarla oynardı. Sonra da masasına geçip yazılarıyla ilgilenirdi. Bu yoğunluğa rağmen çok özverili, sabırlı bir babaydı. Cahit bey eve geldiğinde çocuklar neşe ile onu karşılarlardı. Yemek zamanı hepsi babasının yanına oturmak isterdi, Cahit de biriniz sağıma, biriniz soluma, ikiniz de karşıma diyerek hepsini memnun ederdi. Cuma akşamı eve geldiğinde kuruyemiş ve çocukların sevdiği yiyeceklerden alırdı. Hepimiz abdest alır ve cemaatle namaz kılardık. Bu esnada yiyecekler görünen bir köşede dururdu. Namaz sonrası dualar edilir ve afiyetle yenilirdi. 

*Berat hanım bize biraz merhum eşiniz ve kıymetli şairimiz Cahit Zarifoğlunun şairliğinden bahsedebilir misiniz? 

Hayatı zaten şiir gibiydi. Duruşu, bakışı, giyimi kuşamı, saçları, ses tonu gerçekten de şiir gibiydi. Fikir yazıları düz yazıları olmasına rağmen hep şair diye anılır zaten. Bu da o şairane hayatından geliyor olsa gerek. 

*Eşiniz Cahit Zarifoğlu’la ilk tanışma anınız nasıl bir duyguydu? Nasıl evlenmeye karar verdiniz?

O zamanlar Cahit bey TRT’de çalışıyordu. Kendisine beni önerdiklerinde, uygun görmüş. Daha sonra ortak tanıdığımız olan Hikmet Kuşçu ile beraber beni istemeye geldiler, babam düşünelim dedi. Üstad Necip Fazıl bize gelip giderdi. Babam Necip Fazıl’a “Cahit nasıl biri” diye sorduğunda, Necip Fazıl, “nikah şahidi ben olurum” diyerek cevap veriyor. Anlatmadan, övmeden bu sözüyle garanti veriyor.

İsteme sonrası Cahit Beyin babası Niyazi Bey, kardeşi Fevziye Hanım, eşi Selahattin Bey ve Necip Fazıl Kısakürek ile Van’a geldiler ve nişan yaptık. O gün gördüm kendisini. Tanışma sonrası, nişanlanana kadar nerdeyse bir yıl geçti. O zamanlar her evde telefon yok, haberleşmek güç, ya izin alıp gelir ya da bayramda ziyaret ederdi. Süreç sonunda Necip Fazıl’ın nikah şahitliğiyle evlendik. Ben 19 yaşındaydım. Van’dan Maraş’a geçtik, Maraş’ta üç-dört gün kaldıktan sonra Ankara’ya evimize geçtik. Evimiz bir site içerisindeydi.

* Biz Tolstoy’un Bisikleti dergisi olarak iyi ki Cahit Zarifoğlu diyoruz iyi ki zira onun duruşu ve şairliği bizim karanlık yolumuzda bize Fener oluyor Berat hanım. 



*Berat hanım eşiniz Cahit Zarifoğlunun en çok ne zaman yazardı?

Cahit bey evde de yazıya vakit ayırırdı. Masası, daktilosu, kağıtları hep bir köşedeydi. Bulunduğumuz odada yazardı, ayrı bir odaya geçmezdi. Arada çocuklarla konuşur, sarılır, öper ve yazmaya devam ederdi. Yazısı bitince de temize çeker ve çekmeceye koyardı. Geç saatlere kadar çalıştığı da olurdu. Misafirimiz çok olurdu. Yazar arkadaşları gelir, kitap, şiir, dergi, yayıncılık üzerine konuşurlardı. Bizim bazen eşler olarak konuşmamız biter ama onlar uzun uzun konuşmaya devam ederlerdi. Çoğu liseden ve bir kısmıda Ankara’da yeni tanıştığı arkadaşlarıydı. Ben onları iyi ağırlamak için uğraşırdım, biraz da baba evinden kalma bir alışkanlık. Cahit de yardımcı olurdu. Fakat dört çocukLa yorulur, bazen yetiştiremez ve söylenirdim. Cahit Bey de tek çeşit yapmamı söylerdi. Fakat tabii ki çeşitlendirirdim. 

*Eşiniz Cahit Zarifoğlu’nun en yakın arkadaşları kimlerdi? 

Çoğunuzun isimlerini bildiği üzere; Erdem Bayazıt, Rasim ve Alaaddin Özdenören, Ahmet Bayazıt, Tuncay Öztürk, Şenol Demiröz, Ali Kutlay, İsmail Kıllıoğlu, Ali Haydar Haksal, Alim Kahraman, Ersin Nazif Gürdoğan, Akif İnan… Bu isimlerin birçoğu rahmetli oldu. Hepsine Allah rahmet eylesin. Kalanlara uzun ömürler versin…

*Eşinizin, en sevdiğiniz şiiri hangisi? Hangisi daha çok duygulandırıyor.

Ben de birçok okuyucusu gibi Cahit Zarifoğlu’nun şiirlerini zor anlardım. Ama en yakınlarından biri olarak eşi olarak en iyi okuyucularından biri bendim. Düz yazılarını, gazete yazılarını okumayı daha çok severdim. Şiirlerini yazmak için özel durumlar oluşturmuyordu Cahit bey. Evde çocuklar etrafta koştururken bile masasında şiirlerini yazardı. Kendine ait -yazmak için- özel bir odası yoktu. Çalışma masası ve kütüphanesi genelde en büyük oda olması hasebiyle salonda olurdu. Biz de genelde o odada oturuyor olurduk ve yazılarını orada yazardı. O her yerde ve her şartta yazma yeteneğine sahipti, ona göre zaten şairlik böyle olmalıydı. SULTAN şiiri benim için en özeli en değerlisidir. Beni en çok duygulandıran odur. 

*Berat hanım eşiniz Cahit Zarifoğlu’nun çok erken ölümü sizi nasıl etkiledi?

Hepimiz için çok zordu. Çok kısa bir zaman içinde hastalanıp vefat etti. Çocuklarımız küçüktü. En küçüğü 5 en büyüğü 10 yaşındaydı. 11 sene evli kalabildik. Açıkçası tam birbirimize alışmışken, çocuklar büyümüşken gerçekleşti aramızdan ayrılışı. Çok zordu. Onun da hayalleri vardı. Çocuklarımın çocukları olacak, bana “dede dede” diyecekler. Ben de onlara masallar anlatacağım derdi. Çok şey yarım kaldı. Cahit bey için de bizim için de… Ama şükürler olsun o kadar değerli arkadaşlıklar biriktirmişti ki, doslarının ilgisi alakası hep üzerimizde oldu. Ailem ve Cahit beyin dostları bizi hiç yalnız bırakmadılar. Zaman geçtikçe de zaten insan alışıyor her şeye olduğu gibi.

*Berat hanım, eşiniz Cahit Zarifoğlu’nun en sevdiğiniz yönleri nelerdi? 

Cahit bey kendi çocuklarını da çevresindeki çocukları da çok severdi. Şiirlerinde de yüzlerce defa çocuk kelimesi geçer veya çocuklarla ilgili betimlemeler geçer. Cahit bey çocukların dünyasına edebi eser vasıtasıyla girmenin huzurunu, yapılan bir röportajda “Çocuklarla bu şekilde dostluk, aslında bir kaçıştı benim için. Sanırım realite, iş hayatındaki ve daha çok politik hayattaki acılıklar, acımasızlıklar, bağnazlıklar, iş hayatındaki yolsuzluklardan, şunlardan bunlardan hep çok ürktüm. Çocuklar için yazmak acılarımı azaltıyor.” diyerek ifade etmişti. Bizim ailemizde çocuklar çok sevilir. Annem, babam, dayılarım, amcalarım hepsi çocukları çok sever onlara değer verir ve hep bir arada. 

*Eşiniz Cahit Zarifoğlu’yla kültür farkı olmasına rağmen çok mutlu bir evlilik yaşamışsınız, bu mutluluğun sırrı neydi? Nelerdi?

Cahit Beyle çok ayrı hayatlarımız vardı; ben Van müftüsünün kızı olarak kalabalık bir ailede büyüdüm Cahit Bey ise lise sonrası İstanbul ve Ankara’da daha yalnız bir hayat yaşamış, Avrupayı otostopla gezmiş, yurtdışında dil eğitiminden dolayı bir müddet yaşamış, bir zamanlar da Suadiye’de Cem adıyla bir kayıkçının yanında çalışmış bir şair ve yazardı. Bu farklılıklara ve görünürde uzaklığa rağmen çok güzel, onbir yıllık bir evlilik hayatımız oldu. Çok anlayışlı, kibar, efendi, akıllı, fazla konuşkan olmayan fakat çok işler başaran, duyarlı bir kişiydi. Çok bilgiliydi ama çok da mütavazi. Ses tonu çok güzeldi, Türkçesi de.

Ben kendimi eksik bulurdum fakat Cahit Bey hiç öyle hissettirmedi. Bir defasında, sen çok ilgilisin, araştırıyorsun diyerek moral verirdi. Kitaplarını okurdum, en iyi okuyucularından biri de ben oldum.

*Berat hanım, merhum şairimizin son sözlerini hatırlıyor musunuz? Son gününü

Cahit bey Beylerbeyi’nde babamların evinde vefat etti. Pankreas hastalığı gittikçe artmıştı. Son gün artık iyice kötüleşmişti. “Çocukları odaya sokmayın beni böyle görmesinler” dedi. Emekli Van Müftüsü olan babam başucundaydı, ona sürekli “okuyun okuyun” dedi. Birkaç saat içinde de gözlerini yumdu. 

*Berat hanım dergi okurlarımıza bir mesajınız var mı?

Hepinize tek tek selam ederim, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim. 



TRABZON KÜLTÜR SANAT VE TURİZM DERNEĞİNDEN ANLAMLI PROJE


Trabzon İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından kurulan Trabzon Kültür Sanat ve Turizm Derneği, Sivas ve Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçılarıyla bir araya gelerek sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirdi. Tolstoy’un Bisikleti Dergisi olarak Trabzon Kültür Sanat ve Turizm Derneği üyesi Mahir Elvan ile söyleştik.


*Kendiniz ve Gerçekleştirdiğiniz Sosyal Sorumluluk Projeniz Hakkında Bilgi Verir Misiniz?


Trabzon Devlet Tiyatrosu Sanatçısıyım. 7 senedir Trabzon Devlet Tiyatrosunda görev yapmaktayım. Bu projenin Genel Sanat Yönetmenliğini gerçekleştirdim. Aynı zamanda projemiz kapsamında sergilediğimiz ‘’Kurtuluş’’ oyunumuzun da yazarıyım. Bu sosyal sorumluluk projesini oluştururken T.C. İçişleri Bakanlığının ‘’En İyi Narkotik Polisi Annedir’’ kamu spotundan etkilenerek bu projeyi hazırladım. Bu yüzden projemizin tam adı: ‘’Kurtuluş’’ En İyi Narkotik Polisi Annedir. Projemizin ana amacı; Uyuşturucu madde kullanımının zararlarına dikkat çekmek ve bu konuda farkındalık oluşturmak adına sanatın iyileştirici gücüyle gençlerimizi ve ailelerimizi bilinçlendirmekti.


Projemiz iki ay sürdü. Çeşitli Atölyeler, Söyleşiler, Dinletiler ve Tiyatro oyunu sergiledik.


*Atölye çalışmalarınızı açar mısınız?


Tabii ki, Sivas Devlet Tiyatrosu Sanatçısı İnanç Keteci 3,4 Eylül 2021 tarihlerinde Hüseyin Kazaz Kültür Merkezinde iki gün boyunca ‘’Temel Oyunculuk’’ atölyesi gerçekleştirdi. Gençlerimize tiyatronun mutfağını anlattı, sahneye adım atmalarını sağladı. Psikolog Samet Türedi beyi çağırdık. Gençlere ve ailelerine sağlam psikoloji nasıl edinilir ve sağlıklı yaşam üzerine seminer verdi. Bir diğer örnek, Emniyet Müdürlüğü ile iş birliği yapmamız. Narkotik Şube Müdür Yardımcımız Hamza beyi ağırladık. Kendisi ‘’Madde Bağımlılığı ile Mücadele Söyleşisi’’ gerçekleştirdik.


*Projenizi gerçekleştirdiğiniz derneğinizden söz eder misiniz?


Trabzon Kültür Sanat ve Turizm derneğimizin başkanı Ali Ayvazoğlu’dur. Kendisi aynı zamanda Ankara Kültür Turizm Müdürüdür. Başkan vekilimiz Mustafa Asan beydir. Kendisi Trabzon İl Kültür Turizm Müdürlüğü yapmaktadır. İki güzide müdürümüzün öncülüğünde kültürel ve sanatsal faaliyetler düzenlemeye yönelik çalışmalarımız oldu, olacak.


*Projenizin destekçileri hakkında bilgi verir misiniz?


Projemizi Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü ile birlikte yürüttük. Projemizin diğer destekçileri ise; Ortahisar Belediyesi ve Akçaabat Belediyesidir. Kendilerine katkıları için çok teşekkür ediyoruz.
Yan paydaşlarımız ise; Şahbazoğlu Köfte ve Uzay Gayrimenkul’dür. Özellikle Uzay Gayrimenkul sahibi Tufan Uzlu beyefendiye sonsuz teşekkürlerimizi sunuyorum.


*Projenizin tamamen bitti mi? Devamı gelecek mi?


Hayır bitmedi. Şubat ayında devam etmeyi planlıyoruz. Ankara Kültür Turizm Müdürümüz Ali Ayvazoğlu beyefendi ve Trabzon İl Kültür ve Turizm Müdürümüz Mustafa Asan beyefendinin öncülüğünde projemizi tekrar T.C. İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğüne sunacağız.

KASIM

Bir sonbahar yağmuru gibi

içim ağlardı

Bir şeyler fakat beni

yaşamaya bağlardı…

                          (Sabahattin Ali) 

 Sizce de sonbahar tıpkı Sabahattin Ali’nin şiirinde yazılan bu sözler gibi değil mi? Bizi hem bu kadar hüzünlendirirken hem de içimizde yaşamaya dair yeni umutlar yeni güzellikler ortaya çıkarmaz mı? Bence tam olarak da böyle, yağmurun gelişiyle başlayan kasvet ve hüzün elime kahvemi ve kitabımı almamla bambaşka bir ruh haline sokuyor beni. Dışarıdan gelen yağmur sesi, camdaki yağmur damlacıkları, sarıldığım battaniyem ve arada dalıp gittiğim düşüncelerimle geçirdiğim en güzel vakitlerden biri olabilir bu.  



  Hava da her zaman hafif bir melankoli vardır fakat umut da taşır sonbaharın duygusu. Kışın insanı yataktan çıkarmayan kasvetten, yazın rehavetinden uzaktır. Üşütmez ama içini tatlı bir ürperti kaplar. Yağmur yağdıktan sonra havada ki o kokuyu sevmeyen yoktur eminim. Yere dökülen yaprakların üzerine basarak geçerken düşünülen düşünceler ve çıkardığı sesin verdiği keyif bir başkadır. Kasımpatı çiçeğine benzetiyorum ben kasım ayını, hüzün çiçeğidir kasımpatı ve kasım ayından sonra pat diye patlayıveren bu çiçeğin adı da kendine yakışır. Kederli günleri temsil eder fakat görüntüsüyle içimizi hoş eder. Kasım ayı da aynı bu şekilde bize ne kadar kasvetli gözükse de barındırdığı tüm detaylarla bize iyi gelmeye başlar. Örneğin; aşk, kasımda aşk başkadır derler belki de bunca hüznün arasında bize iyi gelecek şeyler bulmamız için çıkartılmış bir sözdür. Sabah uyandığında ilk iş sevgiline, ‘’seni seviyorum!’’ demek istersin ya, gün içinde sesini duyduğunda veya onunla görüştüğünde aslında günün daha yeni başladığını fark edersin, işte böyle başlangıçlar sever sonbahar. Moliere’in de dediği gibi ‘’ Aşk eziyet etse de, kalpleri büyüleyen yüzlerce güzelliği de var.’’ 



  Sonbahar mevsimine veda ettiğimiz bu ay bana yenilenme hissi verir, sabah sessizliğinin tadını çıkartırım. Soğuğun. Gökyüzünün berrak maviliğinin. Ağaçlarda ki kasım ayı renkleri üzerine söyleye­cek bir şeyim yok. Her kasımda oldukları gibiler

Dilan Elveran

DİPTEN GÖĞE

 Siz hiç dipsiz bir kuyuya düştünüz mü? Ben düştüm. Gökkuşağından renkler seçmeyi hayal ederken hayatıma,dipsiz bir karanlığa boğuluverdim.O karanlık ki anlatmaya çalışsam kelimeler yetmez, o karanlık ki düştüğüm günden beri sol yanımı sızlatır.

  Siz hiç gülümsemeyi unuttunuz mu? Ben unuttum. Oysa gülüşlerim leylak kokardı benim. Ağzım kulaklarıma her yaklaştığında dudağımın kenarına çilekli sakız kokusu yerleşirdi. Şimdi –di’li geçmiş zamana sığdırdığım bu cümleler, bir zamanlar gerçeklerimdi. Şimdi kulağa küçükken dinlediğimiz masallar gibi gelseler de bir o kadar gerçektiler bir zamanlar.

   Siz hiç ellerinize yabancılaştınız mı? Ben yabancılaştım.Benim sandığım bedenime titreyen ellerim hakim olduğundan beri ben bir yabancıyım. Belki de hep öyleydim. ‘Özüm’ sandığıma belki de hep ‘yaban’dım.

   Siz hiç kalmak zorunda kaldınız mı? Ben kaldım. Gitmelere ne şiirler ne şarkılar yazdılar da zor olanın kalmak olduğundan hiç bahsetmemişlerdi. Haklıydılar, boğazda bir yumru olan bu his nasıl cümlelere sığardı ki? Sığmadı işte! Kalanlar acısıyla susarken hep gidenler üzgün sanıldı. Ben de öyle sanıyordum; taa ki titreyen dizlerim, basmayan ayaklarımla hayallerimin ardından bakakalana dek.

   Siz hiç aynadaki suretinize küstünüz mü? Ben küstüm. En kırıcı sözleri ona söyledim,en büyük kavgaları onunla ettim. Benliğimden değil,suretimden bahsediyorum; yanlışlık olmasın! Çünkü ben ona ağlamayı hiç yakıştıramadım. İnci gibi dökülen gözyaşları olmamalıydı o yanaklardan,hattainciler dizilmeliydi o boyuna. O ayna hıçkırıkların değil de  gözbebeklerine yansıyan kalbin şahidi olmalıydı. Keşke olsaydı.

   Peki siz her şeye rağmen hayata sarıldınız mı? Ben sarıldım,ben pes etmedim,ben karanlıklarımı rengarenk boyamaya karar verdim. Şimdi sizlere o karanlık kuyunun dibinden yazsam da ufukta küçücük bir ışık görüyorum mesela! O ışık ki beni pamuk ipliğiyle de olsa hayallerime bağlıyor ve ben uzun zamandan ilk defa gülümserken buluyorum kendimi. Hemen bir renk seçiveriyorum kendime;mavi, umudun mavisi… Başlıyorum kapkara günlerimi,tüm dipsizliğimi masmavi yapmaya! İlk mavilik ise bu satırlarla geliyor hayatıma; hoş geliyor, iyi ki geliyor! Hep birlikte bu satırlarda mavilenelim, yeşillenelim, sonsuzlanalımistiyorum. Işığınız bol,hayalleriniz sonsuz olsun. Başka bir renkte görüşmek dileğiyle!.

Esra Doğru

GÜZEL YAŞAMAK İSTEMEZ MİSİNİZ?

Her ne kadar güzellik göreceli bir kavram olup kişiye göre farklılık gösterse de, insanın sağlıklı bir ruh yapısına sahip olabilmesi için iç güzelliğine, ruh güzelliğine önem vermesi gerekmektedir. Ruhunu güzelleştiren ona uygun gıdalar veren kişi, yaratılan her şeyde güzeli arama, güzeli görme ve gördüğü çirkinlikleri güzelleştirme eğilimindedir.

 İnsan her ne yaparsa yapsın illaki öncelikle sağlıklı bir ruh yapısına sahip olmalı. Bu durum kişinin kendi ile barışık yaşamasını, insanları, birlikte yaşamak zorunda olduğu diğer canlıları ve hayatı sevmesini, onlara karşı sorumlu, saygılı, dürüst şefkat ve merhametli davranmasını sağlar. Bunun için önce ön yargılarından kurtulmalı, olaylara karşı bakış açısını değiştirmeli, güzel düşünmeli, kendini çıkmaza sokacak eylemlerden uzak durmalı. Zira” Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan tat alır.” demiş Mevlana.
Her insan huzur ve güven içinde yaşamak, dostluğun ve sevginin var olduğu ortamlarda olmak ister. Bulundukları yerlerde sevgi, saygı, huzur, mutluluk, barış, kardeşlik, hak ve adaletin özlemini duyar. Lakin özlediği bu ortamın oluşması yönünde kendisi gayret göstermek istemediği gibi, dostluğu, güler yüzü, güzel sözü karşısındaki kişilerden bekler ya da bu ortamları sağlayacak birilerinin çıkmasını bekler.

 Bu yönüyle de insan toplumsal bir varlıktır. Yaşadığı toplumun olmazsa olmaz taşlarından biridir. Kendini yaşadığı toplumdan ve o toplumu ilgilendiren değerlerden soyutlayamaz. Hal böyleyken toplumun bir parçası konumunda olan her bireyin özlemini duyduğu değerlerin oluşması, yerleşmesi, gelişmesi ve devamlılığının sağlanması adına üzerine düşeni yapması gerekmez mi? Herkesin olanakları ölçüsünde büyük küçük, az çok yapabileceği mutlaka bir şeyler vardır. Bunun için biraz duyarlı olması yeterli.  

 Örneğin,  bu sıcak yaz gününde açlıktan susuzluktan takati kesilmiş hayvanlar için evinin bir köşesine bir tabak yemek veya su koymak, yaşlı ve kimsesizleri ziyaret edip gönlünü almak, birilerine selam vermek, tebessüm etmek, insanlara iyi niyetli dürüst davranarak dostluk için küçük kapılar aralamak, birliği güçlendirmek, milli manevi değerlere sahip çıkılması yönünde önderlik ve örneklik ederek teşvik etmek, haksızlık karşısında onurlu ve dik duruşunu korumak, evinde sokağında, mahallesinde hoş olmayan göze hoş görünmeyen olumsuzlukları düzeltmek gibi yükte ağır pahada hafif erdem sayılan güzel davranışları sergilemek gibi.

 Kolay değil elbet gönüller arasında pencere aralamak. Zira sevgi ve dostluk bağları kurmak emek ister, sabır ve özveri ister. Maalesef insanımız bu sabrı ve özveriyi göstermediği gibi bu değerleri yeterince önemsemiyor. Onun için, varsa yoksa kendi çıkarı ve kazanımı ön planda…

  Bir toplumda her birey sadece  kendi çıkarlarını, rahatını düşünerek hareket eder, konuşur ve kendi çıkarları doğrultusunda yaşarsa bencil, huzursuz, mutsuz, agresif insanlardan oluşan bir toplum halini alır. Böyle bir toplumda hak ve adaletten, birlikte huzur içinde yaşamaktan söz edilemez. Hak hukuk adaletin kişilere göre farklılık gösterdiği bozuk ve bozguncu bir düzen hakim olur.  Zira, toplumun yetiştirdiği her ferdin o topluma karşı ödemek zorunda olduğu bir vefa borcu vardır. Yaşadığı toplumu güzelleştirmek, temel değerlere sahip çıkmak, yaygınlaştırmak, geliştirmek, çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak ve kendinden sonra gelecek kuşaklara en güzel şekilde bırakmak insanın asli görevidir. 

Oysa biz ney yapıyoruz? Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete… Kapitalist dünyanın aldatıcı büyüsüne kaptırdık kendimizi. Her türlü kazanımlarımız “ben” merkezli… Hayatımızda yer eden her şeyi maddi bir değerle ölçüyor, her insana bir etiket yapıştırıyoruz. Son yılların iletişim ve teknoloji çılgınlığı, televizyonların ışıltılı dünyası da bizim maddeciliğimize çanak tutuyor. Pahalı en iyi son moda olan ne varsa alıyoruz, ve doymak bilmiyoruz. Hep bir tarafımız aç. Giderek hep tatminsiz, mutsuz ve yalnız insancıklar olduk. Bizler küçüldükçe faturalarımız büyüdü, borçlarımız kabardı ama biz hala küçücüğüz, büyüyemedik. Biz bu yaşama alıştık veya alıştırıldık. Artık kazanmanın yerini emek sarf etmeden, alın teri dökmeden kolay yoldan kazanmak aldı. Güçsüzü ezmek, zalimi alkışlamak, güçsüzün kafasına vurup elinden ekmeğini almak, kolay kazanmak uğruna başkalarını kullanmak, kırmak başarılı akıllı insan oldu. İçimizde büyüttüğümüz hırslarımız, bizi küçülttü. İnsanlığımızı, dostluğumuzu, dostlarımızı, saygınlığımızı, toplumsal benliğimizi kaybettirdi. Düzensiz, sistemsiz, kalitesiz bir yaşam sürmemize neden oldu. İnsana verilen değer neredeyse kalmadı. İnsanın kazandığı paranın değil, paranın kazandığı insanların değeri arttı. Araç amacın önüne geçti…
Gözlerin, kulakların zihinlerin açılması ve insanlığın kazandığı insani değerlerin artması, güzel görüp, güzeli düşüneceğimiz ve güzel yaşayacağımız günlerin gelmesi dileğiyle.

 Okurlarıma sevgilerimle.

Hanife Mert

YENİ BİR HAYAT MI YOKSA AİLE Mİ? “INTERSTALLER” (YILDIZLARARASI)

Bugün sizlere 2014 yapımı bir film olan Interstellar’danbahsedeceğim. Aslında bu filmi seçmemin iki sebebi var. Birincisi her ne kadar türü için bilim kurgu dense de benimana tema olarak sevgiyi görmem, bu filmi çok sevmem ve defalarca izlemem; ikicisi de filmin ilk sahnelerini ve yeni dünya arayışını günümüze çok yakın bulmam. Covid- 19 ile mücadele ettiğimiz şu günlerde filmdeki maskeli, ya da ağzını ve burnunu herhangi bir şeyle kapatmaya çalışan insanların görüntüsü salgının başından beri aklımdan hiç çıkmıyor.

   İnsan dünyaya geldiği ilk andan itibaren besine ihtiyaç duyar. Bir bebek doğduğunda sudan önce tanıştığı besin anne sütüdür. Hepimizin doğasında var olan şey de tam olarak bu: Beslenme ihtiyacı. Interstaller başladığında Cooper ve ailesini tarım yapmaya çalışırken görüyoruz. Onlarda da temel ihtiyaç olan besine ulaşma arzusu var. Çalışırken diyorum çünkü ne yazık ki Dünya zor durumda… Tarım yapmak, dolayısıyla beslenmek çok zor. Filmin ilk on beş dakikasında ortaya çıkan kum fırtınası zaten izleyiciye Dünya’nın durumunu göstermek için kullanılan motiflerden oluşuyor. Ters çevrilen tabaklar, üzeri tozla kaplı bir masa ve Dünya’ da sıkışıp kalmış insanlar… Lafı açılmışken filmde izlediğimiz kum fırtınası bir kurgu değil. Görüntüler 1930’larda yaşanan Dust Bowlfaciasından alınmış. Yani oradaki insanların hiç birisi aktör ya da aktris değiller. Onlar bu faciayı yaşayan insanlar… (Merakedenler için https://tr.wikipedia.org/wiki/Dust_Bowl )

    Film günümüzden çok da farklı bir zaman dilimindegeçmediğini tahmin ediyorum. Zaten filmde uzay kavramı dışında zaman hakkında pek de bilgi verilmiyor.

   Filmin yönetmen koltuğunda oturan Christopher Nolanolunca beklentiler oldukça yüksek. Benim beklentimi fazlasıyla karşıladığını söyleyebilirim. Başlığımda ve ilk cümlemde de belirtmiştim. Filmin konusu bilim kurgu olarak kabul görse de bence buradaki en önemli tema “Sevgi” Filmin müziklerini yapan Hans Zimmer’e filmin konusu, oyuncular ya da başka bir alanda hiçbir ipucu verilmemiş. Ona sadece bir film çekileceğini ve müzikleri yaparken baba ve kızınıdüşünmesi söylenmiş. Eğer filmi izlediyseniz müziklerin ne kadar harika olduğunu zaten biliyorsunuzdur. 

   Interstaller içinde paralel evren, kara delik ve izafiyet teorisigibi konuları barındırıyor. Bunları ne kadar doğru yansıtıyor orası tartışılır ama filmler hep böyle değil midir? Ya gerçeğe ayna tutar ya da gerçeğin yanından geçer… 

     Filmde en önemli kavramlar yer çekimi ve sevgi. Cooper ve Brand’in bazı repliklerinden yalnızca yer çekimi ve sevginin boyutlar arası geçiş yapabildiğini işitiyoruz.

  Filmde olaylar Cooper ve kızı Murphy’nin bir gün kitaplığın altındaki tozların sadece toz olmadığını, onların mors alfabesi ile yazılmış bir koordinat olduğunu keşfetmesiyle başlıyor. Filmin sonunda bu koordinatları yollayanın gelecekteki Cooper olduğunu anlıyoruz. Bu koordinatları takip ederekNASA’yı bulan baba- kızın yolları burada ayrılıyor. Cooper seçilmiş kişi olarak birkaç astronotla uzaya gitmekle görevlendiriliyor. Görevleri hayat olan bir gezegen bulmak ve orada koloni kurup insanlığı devam ettirmek. (Umarım günümüzde durum buralara kadar gitmez.) Cooper bunun Profesör tarafından kurulan bir tuzak olduğunu ne yazık ki çok geç anlıyor. Çünkü Profesör kızının da aralarında bulunduğu bu astronotların asla geri dönemeyeceğini zaten biliyor. Ama insanlığın sonunun gelmemesi için bu kararı vermek zorunda! 

   Cooper ve ekibi – Murphy her ne kadar engel olmaya çalışsa da- uzaya gidiyor ve olaylar başlıyor. Cooper karadeliğin içinde geçip 5. Boyuta geçiyor. Brand farklı bir gezegende koloni kuruyor. Cooper 5. Boyutta ve burada zaman kırılmış aynı zamanda da somut olarak görünüyor. Cooper kızıMurphy ile iletişime geçiyor. Yine geçmişte olduğunu gibi mors alfabesini kullanıyor. Murphy babasından gelen işareti -bana göre sevgi ile- çözüyor. Yani insanlığın temeli yine aile bağları ve sevgi sayesinde atılıyor. Hem yeni bir hayatın başlangıcı hem de sevginin bağı gözler önüne seriliyor. Cooper başta ailesini bırakıp gitmiş gibi görünse de bu sahnede aslında geçmişin asla değiştirilemeyeceğini geleceğin de ancak geçmişteki seçimlerle şekilleneceğini görmüş oluyoruz. Yani sevginin gücü! 

   Diğer sahne Cooper’ın gözlerini açmasıyla başlıyor. İnsanlığın kurtulduğunu ve Satürn’ ün halkasında yeni bir yaşam kurduklarını izliyoruz. Uzay ile dünya zamanı arasındaki farkı bilmeyeniniz yoktur. Tabi işler buraya gelene kadar Murphy yaşlanmış oluyor ve babası ile vedalaşıyor. (Filmdeki en duygusal sahne) 

  Filmin kara delikten geçen uzay gemisinin parçalanmadan geçebilmesini birçok fizikçi gerçeğe aykırı bulsa da ben filmi olduğu gibi değerlendirmeyi doğru buluyorum. Çünkü adı üstünde bu bir film, yani kurgu. Kurgular çoğu zaman gerçeği deler. İzleyici gördüğüne inanır bildiğine değil. Bu filmin başarısı da bence budur. Aldığımız duyumlara göre Interstaller2 çekilecekmiş. Eğer ilk filmi hala izlemediyseniz hemen izleyin ve yeni bir dünya keşfinin yolculuğuna çıkın… Belki o zaman elimizdekine sahip çıkmanın değerini daha iyi anlarız…

Nazlı Önpolat