tolstoyun bisikleti
İÇİMİZDEKİ SEVGİ DEĞİŞİMİ

İnsanların yaşamlarının belli bir bölümünde bazen ellerinde olarak bazen de ellerinde olmayan sebeplerden ötürü bazı değişimler meydana gelir. Bu değişimler her zaman iyi veya kötü olur diyemeyiz fakat genelde bizim seçimlerimizden kaynaklanmayan değişiklikler meydana gelince afallarız nitekim ne yapacağımızı pek bilemeyiz. Yeninin getirdiği tedirginlik yüzünden önümüzde ki güzellikleri fark etmeyebiliriz. Halbuki değişim zannedildiği kadar zor bir şey değildir sözgelimi mevsimlerin geçişi gibidir, her mevsimin nasıl ayrı güzelliği ve zorlukları var ise sözgelimi kış aylarında üşümekten korkan kalın giyinir, kasvetli havanın ruhumuzu daraltmasından kaçınmaya çalışırız, yaz aylarında en cıvıl cıvıl kıyafetlerimizi giyer güneşin başımıza geçmesine aldırış etmeden güzel havanın tadını çıkarmaya çalışırız. Tabir-i caizse sürekli değişim içindeyiz salt bununda farkında değiliz. Bir kitabı ilk okurken anlamlandıramadığımız cümleleri söz gelimi ikinci, üçüncü okuyuşumuzda zira her bir cümle benliğimizde anlam kazandırır. Yaşadığımız üzüntülüleri, sevinçleri sayfalarda görmek yüreğimize dokunur ve bu hisslerimizi unutulmazkılar.

          Aslında, kişinin kendi değişimi ise çok daha meşakkatli bir yoldur. Mütemadiyen sevdiğimiz insanların bizi olduğumuz gibi kabul etmeleri gerektiğinden bahsederiz ama bu özelliklerimizin onlara zarar verip vermediğini sorgulamayız. Kestirip atmak veyahut ben buyum demek kolay olduğundan dolayı bu yolu bariz seçeriz. Bilahare, yazar Beyhan Budak’ın “Mutluluğu Kaybettiğin Yerde Arama”kitabında der ki: ‘’Tamamen değişemezsin ama kritik noktalarda %1’lik bir değişim sağlarsan inanılmaz sonuçlar alabilirsin.’’ Aslında olay farkında olmaktan ve olduğu zaman doğru bir şekilde harekete geçebilmekten ibarettir.

            Zamanla, duygularımız değiştikçe düşüncelerimizin de değiştiğini zannederiz halbuki düşüncelerimiz değiştikçe duygularımız da değişir.Söz gelimi, çok sevdiğiniz birini düşünün ve keza size ihanet ettiğinde veyahutta size yalan söylediğinde sevginiz bir anda bitmez ancak akabinde ona nasıl güveneceğinizi sorgulamaya başlarsınız nitekim sorgulama sonucunda karşı taraf ne yaparsa yapsın içinizde ki o kırgınlık hissi hiçbir zaman geçmez ve en önemlisi de bir daha ona inanamayacağınıza zamanla da ikna olursunuz. Bu ikna sürecini sindirince sevginiz aheste aheste azalmaya başlar bu da içinizdeki kutsal sevginin erimesine ve çürümesine sebep olur. Sözlerimi Zülfü Livaneli’nin hatırnaz bir sözüyle bitirmek istiyorum. Livaneli der ki: ‘’ İki insan birbirini tanıdıkça değişim kaçınılmazdır.’’        

Dilan ELVERAN  

UNUTULAN KADIN FİLOZOFLAR VE UNUTULMA NEDENLERİ

Bu yazıda, aslında var olmalarına karşın felsefe tarihi kitaplarında yer almamaları ve özellikle felsefe ve felsefe konulu derslerde isimlerinin anılmaması neticesinde unutulan veya es geçilen kadın filozoflara ve çalışmalarına kısaca değineceğiz fakat öncesinde, günümüz toplumuna “neden kadın filozof yok?” sorusunu sorduran etkenlerden kabaca bahsedelim.

“Neden kadın filozof yok?” sorusu, aslında felsefe ve felsefe tarihi konularına olan eksikliğimizin bir yansıması çünkü bu soru, ortaya çıkışı açısından yanlış daha doğrusu eksik. Bir şeyin nedenini sorgulayabilmek için önce o şeyden emin olmak gerekir öyle değil mi? Tarih boyunca hemen hemen her konuda isimlerine rastlayabildiğimiz kadınlar, aslında felsefe tarihinde de karşımıza çıkar. Hatta sayıları azımsanamayacak kadar fazladır ve çalışmaları da öğrenilmeye değerdir. Öyleyse, doğru soru şu şekilde olacaktır: “Neden erkek filozoflara kıyasla kadın filozoflar daha geri planda kaldı?

Bu sorunun tarihi devirlere, çağın yapısına, cinsiyet farklılıklarına, psikolojik etkenlere ve dönemin zihniyetine bağlı olarak ayrı ayrı birçok açıklaması mevcut. Genel hatlarıyla belirlenmiş özet halinde bir cevap vermek gerekirse, felsefenin ilk olarak ortaya çıktığı Antik Çağ’dan başlayabiliriz. Antik Çağ’da insanlar bilim ve teknolojiden habersiz oluşlarından dolayı daha çok, vahiy yoluyla haberdar olduklarını ileri sürdükleri yapı ve gelenekler doğrultusunda bir nevi batıl sayılan inançlar etkisinde yaşıyorlardı. Dolayısıyla açıklayamadıkları herhangi bir olayın sebebini tanrı veya tanrılarla ilişkilendiriyorlardı. Bunun bir sonucu olarak ortaya atılan bilimsel teoriler veya yapılan çalışmalar insanları korkutuyordu. Sadece kadınların değil, erkeklerin de bu tür çalışmaları, toplumun onları dışlamasına sebebiyet veriyordu. Fakat erkeklerden farklı olarak kadınlar, bilime ya da felsefeye yöneldiklerinde cadılıkla, büyücülükle hatta ahlaksızlık ve itibarsızlıkla suçlanıyorlardı. Bu suçlamalar toplumu, cadı varsaydıkları kadınları yakma, taşlama eylemlerine kadar götürüyordu fakat bu eylemlerin sadece Antik Çağ’da değil ilerleyen devirlerde de bir başka sebebi daha vardı; kadının ikinci sınıf görülmesi ve bu nedenle toplumun yapısını etkileyen meselelerden uzak tutulmaya çalışılmaları…

Bu sebeplerin yanı sıra günümüzde de kadın filozofların daha az bilinmesinin diğer nedeni, yukarıda da bahsettiğimiz gibi okutulan felsefe ve felsefe tarihi derslerinde kadın filozoflara, çalışmalarına ve kadın filozofların dışlanma nedenlerine değinilmemesinden ileri geliyor. Bu sebeplerden bahsettikten sonra, farklı dönemlerde yaşamış beş farklı kadın filozofun kabaca hayatlarından ve çalışmalarından bahsedelim.1. Krotonlu Theano


Theano ya da Crotone Theano, M.Ö. 550 tarihinde yaşadığı tahmin edilen Antik Çağın ilk kadın felsefecilerindendir. Krotonlu Theano, başarılı bir filozof ve matematikçi olarak bilinen ve Pisagor teoremine adını veren Pythagoras’ın (Pisagor’un) eşidir. Pisagor’dan da etkilenerek cebir, geometri ve felsefeye ilgi duymuş, matematik ve müziğe önem vermiş, ayrıca reenkarnasyon öğretisini savunmuştur. Eşinin öğrencisi ve ilk takipçilerinden biridir. Eşinin ölümünden sonra Pythagoras Okulu’nu yönetmiş ve kız öğrencilere ders vermiştir. Theano diğer Pythagorasçılar gibi evrenin sayılardan kurulduğunu öne sürmüş ve reenkarnasyon öğretisini savunmuştur. Theano’ya göre ruh, yeniden doğacağı için insanların erdemli bir hayat sürmeleri gerekir ve hayat, salt bir maddeden ibaret olmadığından ruh ve metafizik ön planda tutulmalıdır. 

“Altın Kesit” denilen matematik teorimi de ona atfedilir. Ayrıca Pisagor’un eşi ve ilk kadın filozof olması dolayısıyla “ilk kadın filozofların Pisagor’un çevresinde toplandığı” düşüncesini doğurur. Bunda daha sonra yönetimini devraldığı okulda kız çocuklarına eğitim vermesinin de katkısı vardır.

2. İskenderiyeli Hypatia

Antik Çağ’ın en meşhur kadın düşünürü İskenderiyeli Hypatia’dır. M.S 350 – 415 tarihlerinde yaşadığı varsayılmaktadır. Filozof, gökbilimci ve matematikçidir. İskenderiye’de yaşayan Hypatia felsefe, matematik, geometri ve astronomi eğitimi almıştır. Daha sonra bu alanlarda, ders de vermiştir. Bir Pagan olan Hypatia, günümüze kadar ulaşmış olan sayılı kaynaktan biri olan Yunan tarihçi SocratesScholasticus’un “Historia Ecclesiastica” adlı eserine göre, İskenderiye’nin en önemli iki figürü olan, İskenderiye Valisi Orestes ile İskenderiye piskoposu Cyril arasında anlaşmazlıklara sebebiyet verdiği ve politik işlere karıştığı gerekçesi ile 415 yılında Kıptî Hristiyan bir çete tarafından taşlanarak öldürülmüştür. Yaşanan bu trajik olay özellikle Aydınlanma Dönemi’nde popülerleştirilerek bir Hypatiaefsanesi haline gelmiştir. Kimileri gerçek, kimileri kurgusal nitelikler barındıran bu efsane günümüze kadar ulaşmıştır. 

İskenderiyeli Hypatia’nın hayatı “Agora” filminde sinemaya da aktarılmıştır.

3. Bingenli Hildegard

1098 yılında soylu bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur, hayatının 30 yılını bir kadın hücresinde geçirmiştir. Sonrasında ise rahibelik yemini etmiştir. Almanya’nın Rheinland Bölgesi’nde erkek manastırlarından bağımsız kendi manastırını kurmuştur. 

Mistitizm akımın önemli temsilcilerinden biri olan BingenliHildegard bir azize olmasının yanı sıra 2012 yılında Papa Benedict XVI tarafından “Doctor of the Church” ilan edilmiştir. Bingenli Hildegard’a göre, birçok mistikte de olduğu gibi, Tanrı,insan ve kozmos bir bütündür. Bunu “Scvias” isimli kitabında yazmıştır. Bu eserinin dışında ahlâk üzerine düşüncelerini dile getirdiği “Liber Vintae Meritorum” ve yine insan-kozmos ilişkisini anlattığı “Liber DivinorumOperum” adlı eserleri mevcuttur.

4. Fatma Aliye Topuz

İlk Türk kadın filozof olmasının yanı sıra Türk edebiyatı ve İslam coğrafyasının ilk kadın romancısı da olan Fatma Aliye Topuz, yaşadığı dönemde kadın hakları için savaşmış ve eserlerinde bunu işleyerek günümüze ışık tutmuş öncü bir kadın olarak tarihe geçmiştir. Tarihçi Cevdet Paşa’nın ilk kızı olan Fatma Aliye, 1862’de İstanbul’da doğmuş ve küçük yaştan itibaren iyi bir eğitim almıştır. Fransızca ve Arapça dillerinin yanı sıra tarih, edebiyat, matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi konularında kendini geliştirmiş bir filozoftur. George Ohnet’in “Volonte” adlı romanını, 1889’da “Meram” adı ve “Bir Hanım” rumuzuyla Türkçeye çevirerek kariyerine başlayan Fatma Aliye, bunu takip eden yapıtlarında “Mütercime-i Meram” takma adını kullanmıştır. Ahmet Mithat Efendi ile 1891’de kaleme aldığı “Hayal ve Hakikat” dışında, ilk romanı “Muhadarat”ı, 1892’de “Fatma Aliye Hanım” ismiyle yayımlamıştır. Yazarın bu eseri, kendisinin en başarılı yapıtı olarak gösterilmiştir. Fatma Aliye’nin, 1900’de yayımladığı “Teracim-i Felasife” adlı bir felsefe kitabı da bulunmaktadır. Ayrıca, döneminin dergi ve gazetelerinde yayımlanmış 40’a yakın makaleye imza atmıştır. 1934’te “Topuz” soyadını alan Fatma Aliye, 13 Temmuz 1936’da İstanbul’da vefat etmiştir.

Günümüzde kullandığımız 50 TL’nin arka yüzünde onun portresi bulunmaktadır.

5. İoanna Kuçuradi

Son olarak ülkemizin felsefe alanında çınarı olan hem de dünyada saygın bir akademisyen olarak tanınan İoannaKuçuradi ile bu yazıyı noktalayalım. Prof. Dr. İoannaKuçuradi Rum kökenli Türk felsefecidir. Kendisi Türkiye Felsefe Kurumu’nun Kurucu Başkanıdır. Aynı zamanda Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün kurucusudur. 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Etik Komitesi Başkanlığı’nı yürütmüştür. Kuçuradi, literatürde yer edinmiş kendine özgü bir etik görüşü geliştirmiştir. Başta etik, insan felsefesi ve insan hakları alanında hem kurumsal çalışmalar yürütmüştür hem de telif ve çeviri birçok eser vermiştir. İstanbul Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi ve son olarak Maltepe Üniversitesi’nde görev almıştır. Hâlihazırda bu üniversitenin Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir; İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin Müdürüdür ve ayrıca UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü ’nün Başkanıdır.

Buse ÇALIK

SANATIN BAŞIMIZIN GÖZÜMÜZÜN ÜSTÜNDE YERİ VAR.

Yaşamın o derin boşluğuna yuvarlandığımızdan beri bizi hayatta tutan yegane şey; yaşama içgüdüsü olmuştur. Yaşamımızı anlamlandırabilmek, kendimizi gerçekleştirebilmek için hedefler, hayaller ve inançlarımıza tutunmaya çalışırız. Kimi zaman ömrümüzü bir meslekte en yüksek mertebeye ulaşabilmek için harcarız. Kimi zaman çocuklarımızın aydın ve özgür bir gelecekte yaşamaları için hayatımızı feda ederiz. Savaşın en şiddetli anlarında kafamıza düşecek olan bombaların bizde yaratacağı sarsıcı korku yerine, sevdiklerimizin hayatları için bilmediğimiz topraklara doğru göç etmeye başlarız. İnsanlık olarak tarihimiz boyunca yaşamaya devam edebilmek için evirilmişizdir, değişmişizdir. Ve bu değişim dur durak bilmeden devam etmiştir.

İnsanlık tarihinde fiziksel yeterliliğimizin yanı sıra kendimizi gerçekleştirip, zihinsel evrimimizi en yüksek mertebeye ulaştırmak için de çabamız eksik kalmamıştır. Bu çabaların en kadimi ve en derini tiyatro sanatıdır. 

Gelişen teknolojik koşullar ve çağın değişiminin getirdiği psikolojik gelişmelerle yeni sanat türleri ortaya çıkmış olsa da, tiyatro sanatı, tüm yenilikleri içine alarak hem en ilkel haliyle hem de en güncel haliyle yoluna devam etmektedir. Bu yolculuk yeni meşale taşıyanlarla, yeni biçimlerle çeşitlenip büyümeye devam etmiştir.

Biz de bu yolculuk duraklarımızın birinde, icra etmeye çabaladığımız sanat gibi kadim olan bir kentte durup, hikayemizi anlattık seyirciye. Bu kadim kentin adı; Diyarbakır’dı. Tarihsel olarak halen halkın içinde güncel olan diğer adıyla; Amed… 

Şehrin antik çağlara kadar ulaşan tarihsel yerleşimi ve halen ayakta durmayı başarmış antik yapılarının yanı sıra, sanki binlerce yıldır hiç dokunulmamış gelenekleri bizi sarıp sarmaladı kısa süre içinde. Bizim en çok merak ettiğimiz şey ise; insanlarıydı.

Tarihi boyunca savaşlarıyla, isyanlarıyla, direnişleriyle destanlara konu olan bir kentti burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar kentin sokaklarına tanklar girmiş, hendekler açılarak savaşın en yıkıcı halini yaşamış bir kentte, savaşı anlatacaktık.

Bertolt Brecht’in ikinci dünya savaşı sonrası insanlara savaşı anlatmaktaki zorluğunu ve biçem değişikliğine iten o itkiyi deneyimledik adeta. Sokaklarında gezerken halen duvarlarında kurşun izleri taşıyan bir kentte biz savaşı nasıl anlatabilirdik ki? Muhabbete daldığımız her esnafın, her dostun dönüp dolaşıp savaşın iç ve dış izleriyle bizi yüzleştirmesiyle nasıl başa çıkacaktık? İşte buydu bizi derin sorguya itip, anlatım dilimizin coğrafyadan coğrafyaya, şehirden şehre, insandan insana nasıl değişebileceğiyle yüzleştiren. 

Bir arkadaşım anlatmıştı, Adana’da bir dizi setinde kavga sahnesi çekilirken, elinde bir bıçakla rol gereği karşısındaki kişiye saldırması gerekiyordu. O sırada setin etrafına toplanan mahallelilerden biri bir anda ortaya atılıp; “kavgada bıçak öyle tutulmaz, öyle tutarsan bıçak elinden düşer” deyip, kısa bir bıçak tutma eğitimi vermişti arkadaşıma. 

Bizim ki de o misal, bizi izleyenler arasında evladını kaybetmiş bir anne, savaşın en şiddetli anını yaşamış bir genç, sahneye atılıp; böyle olmaz, diyebilir miydi?  

Tiyatroyu belki de diğer sanatlardan ayıran ve beni en çok etkileyen yanı da buydu; her şey o anda yaşanıyordu ve seyircide buna dahildi. Müdahale edebilir, oyunun seyrini değiştirebilirdi. Adı üstünde seyirciydi o. İzleyici değildi. Birlikte seyir aldığımız insanlardı onlar. 

Velhasıl kelam, iki gün üst üste çıktık sahneye. Anlattık hikayemizi. Seyretti insanlar, alkışladılar, yorumladılar, oyun sonrası tartıştılar… Fakat bizi tatmin eden en büyük cevabı almıştık seyirciden.

Her ne kadar seyirciyle etkileşim içinde olan bir sanat türüyse de tiyatro, aynı zamanda da tüm insanlığı da bir araya toplayabilen evrensel bir yapıya da sahip. İnsana dair en derin yarayı nerede anlatırsanız anlatın, her insana aynı derecede dokunan bir etkiye sahip.

Oyunumuza pandemi döneminde online sergilenen uluslararası bir festivalde denk gelip izleyen, Gürcistanlı bir seyircinin yorumunda olduğu gibi hem çok farklı hem çok ortak; “Dilinizi anlamasam da anlatmak istediğinizi anladım” demişti. 

Diyarbakır seyircisi de bize bunu öğretti. “Niyetinizi anladık ve alkışlıyoruz” demişti. 

Biz de, derdimizi anlamak için tüm samimiyetiyle oraya gelen Diyarbakır (Amed) halkının derdini anlamıştık. Bizim dekorumuzu taşıyan ve tüm ısrarımıza rağmen taksi ücretini almayan taksici Vahap Ağabeyin dediği gibi; “Sanatın başımızın gözümüzün üstünde yeri var” demişti bize Diyarbakır halkı.

Son olarak bizi büyük misafirperverliğiyle ağırlayan Diyarbakır halkına, Tiyatro Gazetemizin Diyarbakır temsilciliğini büyük çabayla yürüten Murat Fidan’a ve arkadaşlarına, bizi yalnız bırakmayan tüm dostlarıma ve ekip arkadaşlarım; Abdullah Uysal’a, Batuhan Yiğit Atagül’e ve Yusuf Mahmut Çitil’e teşekkürü borç bilirim. 

İyi ki varsınız…

Berat BEYOĞLU

İÇİMDEKİ BAHAR

 Bahar; aylarca karlar altında kalan doğanın, Güneş’in sıcacık bir gülümseyişiyle buzlarının kırıldığı yerden çiçekler açmasıdır. Doğanın uykusundan uyanışıdır; ondandır kuş cıvıltılarının söylediği türküler, binbir çiçeğin etrafı sardığı mis kokular… Aylarca karlar altında kalan toprak Güneş’e açıvermiştir işte kollarını, üşüdüğü günlerden kaçıp Güneş’e sığınıvermiştir. Güneş önce kasıp kavuracak, sonra da terk edip gidecektir; ama bunun bir önemi yoktur. Bir kere gülümsemiştir ve o yetmiştir bahar dallarının çiçeklenmesine! Güzel olan da bu değil midir zaten? Bitişlere ve  gidişlere inat baharı yaşamak,  çiçeklerin mis kokularını içine içine çekerek sarhoş olmak. Her bitiş bir başlangıçtır nihayetinde. Her kışın sonu bahar, her kar tanesinin sonu ise yemyeşil kırlar ve kırların yanında yüreğimizi de çiçeklendiren papatyalardır. İçimizi çiçeklere boğan bu mevsimi insan nasıl sevmez ki? İçi hep bahar olanlara, bir de içindeki karanlıktan kurtulup hep bahar olmak isteyenlere yazıyorum bu satırları. Sizler için bir dilek hakkım varsa da ‘Hep bahar olasınız!’ derim. ‘Nice baharlar görün ki hep çiçek kalsın yüreğiniz!’

 Doğdum doğalı severim baharı. Hatta her bahar yeniden doğarım. Mesela gözlerimi kapattığımda bir sürü anı geçer de gözlerimin önünden ben sadece bir karede, bir Candan Erçetinbestesinde takılıp kalırım. Küçücük bir kız çocuğuyum; sırtımda çanta aklımda ise testler, sınavlar,ödevler… Servis şoförümüz Cevat abi kontağı çalıştırır çalıştırmaz müzikçaların düğmesine basardı. O andan itibaren küçücük servisimizin içi Candan Erçetin’in sesiyle dolup taşardı; kalbimin içi ise bahar çiçekleriyle… ‘Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum? Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?’ derdi Candan. Bizler de dışarıda kar mı varmış ya da leylekler göç etmeye mi başlamış hiç umursamadan: ‘Bunun baharla ne ilgisi var? Tabii ki ben böyle olduğum için bahar!’ derdik. Kar yolları kapatsa, fırtına da çıksa ‘bütün kış dallarımızda tomurcuklar’ olurdu. Yıllar geçti, Cevat abinin yüzü silindi gitti hafızamdan; ama baharı getiren o şarkılar hiç silinmedi ve ben yıllar da geçse ‘bahar geldiğinde yüreği tomurcuklanan’ oldum, her bahar kalbim kır çiçekleriyle dolup taştı. Taşmaya da devam ediyor.

 Baharın yolunu gözlerken bir bir sayıyorum cemreleri; havaya, suya, toprağa… Benim de varsa bir bir cemre hakkım; yüreğime düşsün istiyorum. Sonra etrafı mor sümbül ve nergis kokuları sardığında anlıyorum beklenenin geldiğini. Salıncakta sallanırken en yükseğe ulaşmışım gibi bir his kaplıyor içimi. Bu hisle avutuyorum cemre düşmeyen yüreğimi ve bu his hiç bırakmıyor peşimi. Takvimin mart, nisan, mayısı göstermesine hiç gerek yok; baharı hayatına getiren de insanın kendisidir. Tıpkı mutluluk gibi! ‘Hep bahar olmayacak, baharı sen getireceksin!’ ‘Hep mutluluk olmayacak, sen mutlu olmayı bileceksin!’ diye kendi kendime emirler yağdırırken buluyorum kendimi. Salıncakta sallanıp ‘Daha yükseğe!’ diye bağıran yüreğime ‘Büyü!’ diyorum böyle böyle ‘Büyü de mutlu olmanın da hep bahar olmanın da bir yolunu bul!’ Sonra bir şiir dizesi çıkıyor karşıma. ‘Tüyden hafif olurum böyle sabahlar’ diyor Orhan Veli, şiirin dizelerini okuyunca ‘Sanki beni tanımış da yazmış!’ diyorum içimden. O günden sonra bahar sabahlarında; karşı damdaki güneş parçası, içimdeki kuş cıvıltıları ve şarkıların yanında Orhan Veli şiirleri de eşlik ediyor bana. İçime bahar gelmesini istediğim her an bir Orhan Veli dizesine gidiyor aklım. Anlayacağınız beni bir bu güzel havalar, bir de bu dizeler mahvediyor! Keşke her mahvoluş böyle güzel olsa; ama olmuyor…

 Kendime kızdığım, hatta biraz da üzüldüğüm bu yolun sonunda sana seslenirken buldum kendimi. Belki cümlelerim sana ulaşır da içini bahar, yüreğini mutlu etmeye bir faydam dokunur. Bu satırları takip eden bir çift göz, cemre düşmeyen yaralı bir yürek sözüm sana: Her şeyden sakınıp koruyup kolladığın kalbine ağustosun ortasında karlar yağdıracaklar; belki kışların hep sert geçecek, belki hep üşüyeceksin hayatın kuzeye bakan tarafında kalmış gibi; ama bahar illa ki gelecek! Sen yeter ki bir kuşu, bir gülüşü bahane edip çiçeklenmeyi bil, kırıldığın yerlerden bahar dolsun içine! Orhan Veli’nin dediği gibi bizler ‘Eve ekmekle tuz götürmeyi böyle havalarda unutalım’ ; ama içimizi bahar etmeyi hiç unutmayalım.

Esra DOĞRU

DRAMA EĞİTMENİ OLMAK

Günümüzde revaçta işlerden biri de drama eğitmenliği. (Bazı yerlerde liderliği olarak da ifade edilir). Öğrenciolarak katıldığında dış gözün “hem eğlen hem de kazan” mantığında olabileceği bir durum. İlk etaptakursa katılanın “ben bu işi kolaylıkla yaparım” dediğibir sanat dalı. Peki gerçekten de öyle mi? Tabi kidüşünüldüğü gibi değil. Evet, bu işi yapıyorkeneğlendiğimiz gerçekten de doğru. Hem de aynıetkinlikleri defalarca yapıyor olmaya rağmen. Ancakbizim işimiz her yaş aralığındaki farklı durum, konumve beklentilerdeki kişilerin buluştuğu ortak noktaolmak. 

Katılımcı konumundaki; eğitmenin görevi dersinişleyişine zenginlik katmak, tiyatrocunun görevisertifika sahibi olarak bu mesleği icra etmek. Tiyatroile ilgilenmek isteyeninse başlangıç noktası her zamandrama. Aslında daha o kadar çok beklentidenbahsetmek mümkün ki… Sonrasında, “doğru adresneresi?” sorusu ön plana çıkar. Doğru yer neresidir, biliyor musunuz? Katılım sağladığınız sürece çokeğlendiğinizi fark ediyorsanız ve kurs sonundakendinizde bariz olumlu değişiklikler söz konusu iseişte doğru adresi bulmuşsunuz demektir. Hele bir de aldığınız eğitimi çevrenize anlatıp onları da gelmekonusunda kendinizi gönüllü elçi ilan ettiyseniz doğruellere teslim olmuşsunuzdur. Hani sırtınızı sağlamdrama eğitmenine dayamışsanız şanslısınız.

Sedat BULUÇ

ÇOCUKLARIN ERGENLİK DÖNEMİ

Çocukları Ergenlik Döneminde Bulunan Ebeveynlere Tavsiyeler

Bir ayağı çocuklukta bir ayağı ise yetişkinlikte olan ergenlik ne çocukluk ne de yetişkinlik olarak adlandırabileceğimiz bir gelişimsel evredir. Bu dönemde de diğer gelişim dönemlerinde olduğu gibi bireyin dönem içerisinde vermesi gereken bir sınav vardır. Bu sınavın verilebilmesi ve sonucunda bireyin kendi kimliğini sağlıklı bir şekilde edinebilmesi için ebeveynlerin tutumları oldukça önemlidir. Ergenlik psikolojisinin anne-baba tarafından iyi anlaşılması gerekir. Her anne-baba geçmişinde bir ergenlik dönemi yaşamış olmasına rağmen kendi ergenliklerini hatırlayamadıkları için karşılaşmış oldukları “yeni” çocukları kendilerine ürkütücü gelebilir.  Bundan dolayı ebeveynler önce kendi ergenliklerini düşünmeli, bu düşünme işlemini yaparken de ergenlikte bireysel farklılıkların olduğunu ve her bireyin bu süreci farklı şekilde geçirebileceğini unutmamalıdır. Ergenlik döneminde çocukları olan ebeveynler bu dönemde çok fazla zorlandıklarını dile getirirler. Bu dönemde zorluk yaşayan ebeveynler yapmaları ve yapmamaları gereken hususlar konusunda bilgilendirilmelidirler.

Çocukları Ergenlik Döneminde Bulunan Ebeveynlerin Yapmaya Özen Göstermeleri Gereken 3 Önemli Husus

1-İlk olarak, çocuğunuza değer verin ve onun varlığına saygı duyun. Ergen birey, kendisine değer verilmesini ister. Anne-babası veya toplum tarafından kendisine ne kadar değer verilirse o kadar mutlu olur.  Saygı görmek sadece ergen bireyin değil tüm bireylerin hoşuna gider ancak bu dönemde ergene gösterilen saygı onun topluma daha kolay uyum sağlamasına sebep olacak ve bireyin özgüveni artacaktır. Burada dikkat etmemiz gereken unsur ergen bireye hak ettiği saygının gösterilmesidir. Hak etmediği saygının ebeveyn tarafından abartılı şekilde sunulması ergen bireyde çeşitli problemlerin oluşmasına neden olabilir. 

2-Çocuğunuzla iyi bir ilişkiniz ve iletişiminiz olsun. Bireysel geçirilen zamanların arttığı günümüzde iletişimi arttırma ve etkili iletişimi sağlama görevi ebeveynlere düşmektedir. Anne-babalar olarak çocukluk döneminden itibaren etkin iletişim modelinin oluşturulması ergenlik dönemine gelindiğinde bireyin duygu ve düşüncelerini anne-babasıyla rahatlıkla paylaşabilmesine olanak sağlayacaktır. Ebeveyn ve ergen arasında sağlıklı iletişimin kurulması her iki taraf arasında da güçlü bağlar oluşturmuş olacak ve bu güçlü bağlar neticesinde ergen, duygularını ebeveynleriyle zorlanmadan paylaşabilecektir. Böylelikle anne-babalar çocuklarının sorunlarını zamanında anlamış olacak ve olumsuz bir duruma zamanında müdahale edebileceklerdir. Anne-babaların dikkat etmesi gereken nokta çocuklarıyla aralarındaki iletişim zamanını arttırırken yanlarında çok fazla durup onları bunaltmamak olmalıdır.

3-Cinselliği tabu olmaktan çıkarın. Ergenlik döneminde artık kadınlık ve erkeklik hormonları aktif olarak salgılanmaktadır. Cinsel gelişimin oluşturmuş olduğu fiziksel ve ruhsal değişim, ilginin karşı cinse kaymasına ve gençlerin cinsellik konusuna ilgilerinin artmasına neden olacaktır.  Çocuğuyla etkili iletişim içerisinde olan anne-baba cinselliği tabu olmaktan çıkarmalıdır. Ergen bireyin kendisini yakın hissettiği ebeveyniyle bu konuları konuşmasında yarar vardır. Cinsellik günümüzde çeşitli kitle iletişim araçlarıyla sürekli göz önünde bulundurulan ve sıradanlaştırılan bir konu olmuştur. Ergen bu konu hakkında çeşitli mecralardan sağlıksız bilgiler edinebilir. Ebeveynler, tabu haline getirmeden cinsel gelişimi desteklemeli ve genç için bu konuda uygun rehberliği sağlamalıdır. 

Çocukları Ergenlik Döneminde Bulunan Ebeveynlerin Yapmamaya Özen Göstermeleri Gereken 3 Önemli Husus

1-Genç bireye sürekli olarak “seni çok iyi anlıyorum”, “senin ne düşündüğünü biliyorum” gibi sözler söylemekten kaçının. Bu tarz cümleleri kuran ebeveynler farkında olmasalar bile ergen bireyin duygularını bir kalıba sokmuş olurlar. Ebeveynler ergene ne kadara “seni anlıyorum” dese de ergen, ailesinin kendisini hiç anlamadığından şikâyet eder durur. Çünkü ergen anlaşılmak değil tanınmak/fark edilmek ister. Ebeveynlerin, ergen bireyin yaşadığı yoğun duyguları anlaması mümkün değildir bunun için onu anladığınızı dile getirmek yerine onu tanıyın, sınırları ve kapasitesi hakkında bilgi sahibi olmaya çalışın.

2-Çocuğunuzu başkalarının çocukları ile kıyaslamayın. Kıyaslanma, ergen bireyin yetersizlik hissine kapılmasına neden olur. Ergenin öz güveni giderek azalır, kendini her alanda başarısız ve yeteneksiz görmeye başlar. Ebeveynleri tarafından sürekli başkalarıyla kıyaslanan ergen bir süre sonra fikirlerini söylemekten kaçınır ve yalana başvurur. Yetersizlik hissine kapılan ergen, kıyaslandığı kişilerden farklı bir birey olduğunu ebeveynlerine kanıtlamak için sigara, alkol ve madde kötüye kullanımı gibi çeşitli yollara başvurarak kendini göstermeye çalışır.

3-Çocuğunuzu potansiyel suçlu gibi görmekten kaçının. Ergen bireyin artık büyümüş olması ve fiziksel bir özgürlüğe kavuşması anne-babaları tedirgin edebilir. Artık karşılarında ebeveynlerine bağlı bir çocuktan ziyade yetişkinliğe bir adım daha yaklaşmış, özgürlüğünü çoğu şeyin önünde tutan bir ergen vardır. Ebeveynler ergenin bu değişiminden kaynaklı olarak, onun üzerindeki denetimi kaybedeceklerinden dolayı bir korkuya kapılırlar. Bu dönemde ebeveynler çocuğun mahrem alanlarına saygılı olmalı, onun özel eşyalarını kurcalamaktan kaçınmalı, kendini dedektif çocuğunu suçlu biri olarak görmemelidir.

Yararlandığım Kaynaklar

Abalı, O. (2012). Ergenlik Dönemi ve Ruhsal Yaklaşım, Adeda Yayıncılık

Parman, T. (1998). Ergenlik ve Psikanaliz. Klinik Psikiyatri, 2, 73-82

Yeşim DOĞAN

NİSANDA VEDA

Gittiğinde nisandı.Hatırlıyorum  Rüzgarın ılık ılık yüzüme vurduğu bir Nisan akşamıydı. Mutluluğumu, gülüşümü, heyecanımı da valizine koyup gittiğin bir  akşamdı.  Sebebini, nedenini hiç anlayamadığım bir vedada, geriye kalan sadece yarım bir sevdaydı. 
Gittiğinde nisandı Hatırlıyorum Şimdi sen bir yabancı olmaya giderken hayatımdan ben ise en sevdiğin yemeği, tenindeki parfümü keyifli anlarında mırıldandığım şarkıyı düşünüp bana bıraktıklarına sarılırken, bir taraftan da benden götürdüklerini aradım  gezdiğimiz sokaklarda. Sanki artık ne içtiğim kahveler lezzetli, ne sinemalar keyifli, nede sokağımdaki sırnaşık kediler mutlu. Sen yağmurları şiir zannederdin ya, şimdi ne yağmurlar şiir yazıyor, ne güneş günaydın diyor buralarda. 
Gittiğinde nisandı. HatırlıyorumSeninle aynı şehirde dahi yaşayamayacak olmanın verdiği ağırlığı, kabullenmek hiç de kolay olmayacaktı.Artık aynı gökyüzüne bakmamak, aynı yağmurlarda ıslanmamak, hep eksik kalmak mıydı bu.İskeleden seni bir bilinmeze doğru yolcu ederken, yolda çektiğin valizin tekerlek seslerinin durmasını amansızca beklemek miydi umut.Sen gittin Geride yol kenarına ekilmiş rengarenk sümbüllerin kokusu kaldı burnumda. Halbuki ne çok severdim sümbülleri…
Gittiğinde nisandı. Hatırlıyorum Terk ederken bu mevsimde bu şehri, ele kolaydı hoşça kal demek. Oysa dile kolay, saymadığımız onca yılı arkanda bırakarak, yaban ellerin kokusunu saracak yüreğine ha gayret demek… Sen benim olmaz dediğim hayallerim, ben senin sevmez dediğin yüreğindim. 

Derya ONBAŞIOĞLU

PEKİ SENİN HAYALLERİN VAR MI?

Ben Sevda 35 yaşındayım. Amma şairin dediği gibi hayatınortasında filan değilim, sanki sonundayım. Sanki her şey bitmeküzre benim için. Ya da, ya da artık bitti. Ben uzatmalarıoynuyorum. Hani özgeçmişimizde hayatımız hakkında yazarızya medeni durumu filan, bu hikayede benim özgeçnişim.Medeni durumum evli, bir oğlum var 5 yaşında bense size o günü kadar yani her şeyi burakıp gideceğim o güne kadaryaşananları daha doğrusu yaşanmayanları anlatmaya niyetliyim. Her kes gidenin arkasından konuşur ya, bu sefer olan bitenigidenin ağzından dinleyin istedim. Hayatım da bir kez kimsebeni dinlesin istedim…

1 gün.

Sonra birden alarm çalmaya başladı, amma nasıl çalmak, sankiçalar saat değil de tek başına bir koro mübarek. Ben saatleuğraşırken 5 yaşındakı oğlum Kemal uyanıp gözünü ovuşturarakkapının önüne gelmişti bile. Ben her gün tek başına koro olanalarmın sesiyle uyanır, alelacele kahvaltıyı hazırlar, sonra da kocam Sedat’ı işe yolcu eder, evi toparlar, Kemal’le oynar, kayınvalidem Müşkinaz teyzenin her gün arayıp verdiğidirektifleri dinler, akşama yemek hazırlar, sonra ailecek tv önenegeçer, akşamda neredeyse baygın düşmüş bir halde uyurkalırdım. Amma bu gün öyle bir gün değildi, bu gün sıradan birgün değildi, bu gün farklıydı… 

Gece yarısı telefon çaldı, hayır acı-acı filan değil, gayet normal telefon gibi çaldı. Telefonu Sedat açtı, amma o andan itibarengün normallikten çıkmaya başladı. Sedat’ın çocukluktan beri en iyi arkadaşı olan, Mahir ölmüştü…

Mahir’in bizim hayatımızdakı yeri bir çocukluk arkadaşından da fazlaydı. O aynı zamanda Sedat’ın iş arkadaşıydı. Hem de komşu sayılırız yukarı mahallede oturuyor, daha doğrusuoturuyodu annesiyle. Evlenmemişti hiç. Nedense onun hepkimise beklediğini zan zannediyordum. Aniden  Kemal benikolumdan sürükleyerek televizyonun karşısına götürüyor.  Ekranda yine Tom Jerry’i kovalıyor. 82 senedir olduğu gibi, değişen hiç bir şey yok. Her gün dünyada binlerce insan ölüyor.Amma sadece yakınlarının canı

acıyor.Genellikle kısa bir zaman sonra unutuluyor. 

Aceba Mahir’in ölümü benim canımı

acıttıyor mu? Hayır canın yanmasıyla üzülmek aynı şey değil. Mahir’in ölümüne ben sadece üzülüyordum. İki kardeşi vardıMahir’in her ikisi evliydi. Mahir’se 40  yaşını geçmesinerağmen hiç evlenmemişti.

Belki de beni seviyordu Mahir?  

Ha olmaz mı? Bana aşıktı… O yüzden evlenmedi? Yok olmaz.Mahir hayalleri, mücadelesi olan bir adamdı. O beni sevmezdi. Benim doğru dürüst bir hayalim bile yok. Sahi benim hayalimne?

Kemal benden süt istiyor, mutfağa gidip buz dolabının kapısınıaçıyorum, soğuk havayla birlikte tüm hayallerim sıralanıyorhavaya doğru. Benim ilk hayalim her kesin mutlu olması, sonraoğlumun büyümesi, sonra , sonra…. Dolabın kapağınıkapattığım da elimde süt öylece kalakaldım. Benim kendime aitbir hayalim bile yok. Napmak istediğimi, neriye gitmekistediğimi bile bilmiyorum. Eskiden peki eskiden hayallerim varmıydı? Ne oldu onlara? Birden dışarıda 40 derece sıcak varkenyetmiyormuş gibi kafamdan aşağıya kaynar sular da döküldü.Meğerse benim eskiden de hayallerim yokmuş. Hayır, hayırMahir beni sevmezdi. O eğlenceli, hayalleri olan kadınlarıseverdi. Peki ben neden böyledim? Yani neden benim hiçhayallerim olmamıştı? Birden aklıma geldi, benim hayallerimvardı. Yani daha doğrusu küçükken vardı. Annemle babamınmezuniyyet törenimde birlikte olmasını istiyordum, ne bileyimdiger çocuklar gibi annem ve babamla hayvanat bahçesi’negitmek istiyordum, en azından hep 3’müzü aynı yemekmasasında yemek yerken hayal ediyordum. Amma bu hayalimasla gerçekleşmedi. Biz annem ve babamla hayvanatbahçesin’de, yemek masalarında değil de hep mahkemesalonlarında bir araya geldik. Benim velayetim için sürendavalarda…

Birden gözüm Kemal’e takıldı, uslu uslu kanepede oturup sütiçerek çizgi filmini seyrediyorudu. Onun bu masumiyyeti beniçok rahatlatmışdı. Evet benim hayallerim yoktu belki, ammaonun olucaktı. O büyünce süpermen olucaktı. Derken telefonçaldı, arayan Sedat’tı. Mahirin cenazesini gömdüklerini, birazdan eve geleceğini söyledi.

Tam telefonu kapatacakken birden aklıma geldi, dilimde hemensordu. Sedat senin hayallerin var mı? Konuşma birden bittisanki. Sedat aniden öyle bir sustu ki, aceba telefon kapandı mıdiye ekrana baktım. Hayır kapanmamıştı. Sorumu tekarladım.Sedat senin hayalin ne? Bu sefer sesi geldi, amma hayli sinirlidi:

Sedat: Benimle dalga mı geçiyorsun? Böyle bir sorunun yeri mi şimdi?

Haklıydı, böyle bir durumda bu soru fazla abes kaçmıştı. Ammayine de sanki şu an o sorunun cevabını almadan telefonukapatmayacaktım. Sedat, biliyorum, şimdi zamanı değil, ammabenim için çok önemki lütfen söyle senin hayallerin var mı?

Yine sustu, ben tam ümidi kesip telefonu kapatıcakken sesigeldi.

Sedat: Seni tanıyana kadar vardı…

Sonra da telefonu kapatmış. Kaç dakika, kaç saat öyle kaldımbilmiyorum. Önce onun sözlerine kızdım, sonra üzüldüm, sonraysa anladım, aslında biz ikimizde biribirimizin hayalleriniyok etmiştik. Biz sırf etraftan onay görmek için, her kesin örnekgösterdiği aile olmak için evlenmiştik…Her gün aynı şeyleriyaparak kendi karı-koca sorumluluklarını yerine getirerekkendimizi mutlu sanmıştık, evet belki de her kes tarafındanonaylanmak hissi bazı sahte mutluluklar veriyordu bize? Ammagerçek heyecan ve hayallerimizi bu yolda kaybetmiştik.Kemal’in beni dürtmesiyle kendime geldim, acıkmıştı. Oturduğum yerden kalktım ve örnek bir anne, iyi bir eş gibi tümhayallerimi, pardon benim hayallerim yoktu, hayallerimin olmaihtimalini mahv ederek mutfağa köfte kızartmaya gittim… 

Bu başkaları için sıradan bir andı, aslında gerçekten de sıradanbir andı. Amma benim için sonun başlangıcıymış, sonradanöğrenicekdim…

Dilara ZAMANOVA

YALNIZLIK

Perdeyi araladım,
güneşin doğuşunu izledim,
oturdum bir demlik çayı
bitirdim.
Balkondaki ıtır çiçeğin kokusu
burnumda tütüyordu.
O, mükemmel bir kokuydu
yüreğim ağzımda
çıt çıkarmadan oturuyordum.
Ayağı kırık ahşap sandalyede
güneşin içeri girişini gördüm.
Sıcaklığıyla aydınlığıyla
uyandırıyor uyandırıyor
sessizliğimi
gelen keman sesi
perdeyi aralayan güneş
yüzüme çarpmasıyla sıcaklığını hissettim,
çaresizliğin dibini yaşadım,
gölgemi görüp perdeye kızdım,
taşıyamadığım gölgem yüzünden
Tanrım ben nasıl bir suç işlemişim
bu nasıl bir yalnızlık…
bir iç çektim o kadar derindi ki
nefes almaya üşendim
işte işte böyle bir yalnızlık.

Ömer KIRMIZI