tolstoyun bisikleti
EDEBİYATIMIZIN KIYMETLİ ŞAİRİ: KÜÇÜK İSKENDER’İN KIZ KARDEŞİ SEVGİLİ ELİF ÇUBUKTAR İLE DERGİMİZİN OCAK SAYISI İÇİN ÖZEL BİR RÖPORTAJ YAPTIK

Merhaba Elif bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz.?

💬 1972 İstanbul doğumluyum, doğma büyüme teşvikeliyim, orda doğmuşum, orda büyümüşüm, abimle beraber bir odayı paylaştık, beraber büyüdük, daha sonra abim ayrı eve çıkınca, oda bana kaldı. Ondan sonra İstanbul Üniversite İktisad fakültesi bölümünü kazandım ve daha sonra mecburen iş hayatına girmek zorunda kaldım vakit kaybetmeden. 1995 yılında evlendim, 26 yıl evliyim iki tane oğlum var, biri 24 yaşında, biri 16 yaşında Ceyhun ve Ege isimleri. Onlarla beraber hayatımıza devam ediyoruz. Özel bir şirkette muhasebecilik yapıyorum, monoton bir iş hayatım var, doğayı ve hayvanları seviyorum çok seviyorum.

Elif hanım bize biraz kıymetli şairimiz: Küçük İskender’de bahsedebilir misiniz.?

💬 Abim, beraber olduğumuz sürece ders çalışıyordu beni, çok zekiydi, Kabataş Erkek Lisesini birincilikle kazandı. Ben onun kadar zeki değildim, çabuk kavramazdım, ondan sonra annemde derdi ki; ‘oğlum sen zekisin, o çalışkan aranızdaki fark bu’ derdi annem. Zor olurdu onunla ders çalışmamız, o bağırırdı, sinirlenirdi, biraz sinirliydi. Akşamları beraber oturur dizi seyrederdik. Abim sinema hayranıydı, evinde zaten acayip bir sinema arşivi vardı. Zaten babamda ressamdı onunda acayip bir kitap arşivi vardı. Daha sonra abim üniversite kazandıktan sonra ayrı eve çıktı, ondan sonra bir kopukluk oldu, ancak yılbaşında, anneler gününde özel günlerde beraber olurduk. Daha sonra Bodrum’da ev aldı, oraya taşındı. Oraya gittik, beraber tatil yaptık. Abim, aşırı spor hayranıydı, Fenerbahçeliydi, maçlara felan giderdi. Oturur üçüncü lig maçlarını bile izlerdi. Çünkü burda(İstanbul) bir sene hastalığından dolayı beraber yaşadık üçüncü lig maçlarını beraber izler, yorumlardık. Hep derdi; ‘Fenerbahçe beni kanser yaptı’ derdi. Ki sorarlarsa öyle diyeceğim. Onun dışında abim kedileri çok severdi, Zuzi diye bir kedisi vardı onu kaybetti, Sonra ona ben yolda bir kedi buldum, 25 mayısta doğum günü(28 Mayıs) hediyesi diye kediyi eve getirdim. Abim bu kediyi Bodruma kendi evime götüreceğim dedi, sonra kısmet olmadı, kendi bize kaldı. (Elif hanım çok duygulanıyor ve akabinde ağlıyor. Biz de Elif hanımla röportajımıza kısa bir ara verdik)

Elif hanım, Küçük İskender’in kütüphanesinde hangi şairlerin kitapları vardı.?

💬 Can Yücel, Nazım Hikmet, Cemal Süreya ve Edip Cansever en son abim bize kitap sipariş listesini veriyordu, biz ona getiriyorduk. Ona baya Tezer Özlü kitaplarını aldık. Abim baya kitap okuyordu, günde iki, üç kitap okurdu. Bilhassa hastalığından dolayı sabah erken kalkar kitap okurdu.

Elif hanım, Küçük İskender’in en yakın yazar ve şair dostları kimlerdi.?

💬 Latife Tekin, Gonca Özmen ve Şükrü Erbaş ki bunlar abimin hastalığı sürecinde sık sık ziyarete gelir, yakından ilgilenirlerdi.

Elif hanım biz “Tolstoy’un Bisikleti” e-Dergisine son mesajınız neler.?

💬 Rossi şiir gecesinde, abim genç şairleri sahneye çıkartır, onlara şiirlerini okuturdu, onları yüreklendirdi. Abim bugün olsaydı aynı hisle sizede öyle davranırdı.

BAŞARILI AKADEMİSYEN VE YAZAR ŞENAY TANRIVERMİŞ İLE RÖPORTAJ

Merhaba Şenay hanım ilk önce değerleri vaktinizi ayırıp, bizimle röportaj yaptığınız için Tolstoy’un Bisikleti dergisi olarak çok teşekkürlerimizi sunarız. 

Şenay hanım bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

💬 Uzun zamandır kültür-sanat eleştirileri yaptığım yazılarımla ana akım ve alternatif medyanın pek çoğunda yer almaya devam ediyorum. Bir yandan da üniversitedeki görevim sürüyor ve kendimce oyunlarımla kenarından köşesinden tiyatro oyunlarımla da var olmaya çalışıyorum. 


Şenay hanım bir çok konuda duyarlısınız, bilhassa kadın konusunda ve keza eseriniz “Ev Yapımı” çok yankı uyandırdı. Eserinizden bize biraz bahsedebilir misiniz?

💬 Ev Yapımı Eylem oyunum eve kıstırılan sözde özgür kadınların toplumsal adaletsizlik hakkındaki vicdan azabını anlatıyordu. Çok sevildi çünkü pek çok insan aynı suçluluk duygusunu taşıyordu diye düşünüyorum. 


Şenay hanım “Ev Yapımı” eserinizi yazmaya sizi iten şey ne oldu? 

💬 Annelik kavramının sonsuz şefkat içerdiği varsayımıyla çocukları kayıp annelerin çektiği zulmü anlatmak istemiştim. Bir tür utanç tablosunu annelerin ağzından duyduk.

Ev Yapımı tiyatro oyunun yeni prömiyerleri olacak mı?

💬Yeni prömiyerler söz konusu değil çünkü ekip çoktan dağıldı ne yazık ki! Belki ileride başkaları sahneler. 

Şenay hanım yeni projeleriniz var mı? Varsa neler?

💬 Şu anda Ofis Boy adlı bir oyun üzerine çalışıyoruz. Bunun dışında AB Uyumlu Aile adlı oyunum dijital olarak yolculuğuna devam ediyor. Ve Monologlar Müzesi’nde Kadın projesi kapsamında Hiç-Biri adlı oyunum da sahnelenmeye devam ediyor. Tabii pek çok başlanmış bekleyen yarım dosya var. 

Cumartesi annelerinin sesi olmak ve bilhassa feryatlarını duymak büyük bir cesaret, o konuda sizi tebrik ve takdir ediyoruz Tolstoy’un Bisikleti dergisi olarak, Ev Yapmı’na benzer projeleriniz olacak mı?

💬 Ev Yapımı Eylem benzeri oyunlarım olsun istiyorum tabii ama hayata geçirmek bolca imkan gerektiriyor. Kısmet diyelim…

Şenay hanım sizce edebiyatçının ve yahut sanatçının tabusu olmalı mı?

💬 Tabusu değil ama vicdanı olmalı, sadece sanatçının değil her insanın. İnsanı insan yapan tek sorgulama vicdanıdır bence. 

Şenay hanım en sevdiğiniz ve okuduğunuz yazar ve şairler kim ve kimler?

💬 Çok fazla sevdiğim yazar, şair, yönetmen var ve çok uzun bir liste. O yüzden hiç saymayayım. Ancak varoluşçu, hele de absürt varoluşçuları başka seviyorum.

Şenay hanım ilk yazdığınız eserinizi hangisi? Hatırlıyor musunuz?

💬 İlk yazdığıma ya da son yazdığıma eser denir mi bilmiyorum. Ama ilk oyunum Dil sahnelendiğinde oyunun beni çoktan aşan gücüne hayran olmuştum. Yani yanlış anlaşılmasın kendi oyunum olduğu için değil, bir oyunun yazarını aşmasına aşık oldum.

Şenay hanım Türkiye’nin geleceğinden ümitli misiniz?

💬 Tüm siyasi değişimin dışında Sadece Türkiye değil dünya ciddi bir iklim krizinin hatta savaşının içinde. Ama ümitsiz yaşanmıyor, her zaman ümidim var ve yeşertmek için inadım da var. 

Şenay hanım dergi okurlarımıza bir mesajınız var mı?

💬 Yarın en güzel gün olacak, ya da ertesi gün, veya daha sonraki gün çok güzel olacak kesinlikle. Olmalı, olmazsa yapmalı.

Şenay hanım son sözlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

💬Tolstoy’un Bisikleti tüm dünyalara uğrasın, gezsin, büyüsün büyüsün büyüsün ve okurlarıyla paylaşsın.

Edebiyata ya da sanatın dallarına bulaşmak iyidir, ilaç niyetine illa ki tavsiye ediyorum.

AH ŞU “ŞİİR İŞÇİLİĞİ” YOK MU?!

Sözyaşları ve sustukları üşüyen ve benliğinde bildiği ne varsa anımsamak istemeyen bir mizacım oluvermişti…
Güya, içime bir Dostoyevski kaçmıştı. Hep bir melodram idi hayatım. O yüzden de hayatımı Dostoyevski ile emsal tutuyordum. Onun gibi tatsız, tuzsuz ve bir elemlik bir haldeydim.
Güya zoraki yaşamaya çalışan, yahut da akranları tarafında yaşamaya çalıştıran, ve de cevabını bilmediği bir sorunun cevabına tabi tutulmuş gibi hissediyordum. Zannımca bir acıya kiralık konuk olmuştum. Kesafetim bir bilinmezliğim oluvermişti.


Bende bir berduşluk ahvalı bulunuvermişti.
Ve evin yolunu bulamayanlardandım
Bilahare kayıp ve viraneydim.
Tıpkı kimliksiz yaşayan bir halk gibiydim..

Tıpkı halil kabil kardeşliği gibi.
Birbirinin katili olurlardı.
Evin yolunu bulamayanlardandım
Her gece mizansen ve berduşluk masalarda ağırlanıyordum.
Hangi masaya otursam, sarhoş olduktan sonra ahkam kesmekten geri kalmıyordum.
Bir bu masaya
Bir diğer masaya gider yapıyorum.
Örneğin garsona kızıyordum
Siparişlerimi niye geç getirdiği için
Yan masaya sataşıyordum
Niye içerken çok ses çıkartıyorlar diye
Kadın soliste kızardım
İstek şarkılarımı niye okumadı diye.
Gibi
Gibi
Ve gibi evham mizaçlarım vardı.
Ve bilhassa yaşadıklarımla ne ala ise!
Ama bir kere ümitsizliğim yol arkadaşım olmuştu Artık yakamı bırakmıyordu
Hep kem gözleri üzerimdeydi
Nerde bir bedbahtlık.

Şairlik ruhum acezelikten hükümran olmuş, sözyaşlarım,
Ve gözyaşlarım havada uçuşuyor.

Sinan Demir

SULU SEPKEN

Sulu sepken deyince aklınıza ne geliyor? Veya ilk önce sormam gereken soru sanırım ‘’Sulu sepkenin ne olduğunu biliyor musunuz?’’ olmalıydı. Sulu sepken yağmurla karışık yağan kar anlamına gelir. Böyle söyleyince aklınıza direkt bir kış günü sabah sıcacık yatağınızdan kalktıktan sonra pencerede gördüğünüz o bembeyaz görüntü geldi değil mi? Kış aylarının en çok sevdiğimiz hatta bazılarımızın tek sevdiği yönü olan ‘’kar’’. Önce birçok şairin uğruna şiirler yazdığı yağmur damlacıkları görülür sonra Dostoyevski‘nin romanlarından çıkmışçasına sulu sepken başlar. Derken ardından ilk kar taneleri görülür. Bir dizide görmüştüm ilk kar yağarken aşkını itiraf edersen kabul edilirmiş, öyle diyordu. Biz insanlar duygularımızı sevdiğimiz insana açmak için bile böyle küçük batıl inançlara inanıyoruz, halbuki sadece kış mevsiminde aşık olmanın vermiş olduğu sebebiyet ile ortaya çıkmış bir şey bence bu. Çok sevdiğim yazar Shakespeare, Macbeth kitabının bir bölümünde şöyle söylüyor; ”Kimde seven bir yürek olur da, yüreğinde sevgisini gösterecek güç olur da, tutabilir kendini, dayanabilir buna?”. Bence bahsettiğim batıl inanç tam da bu sebepten, seven kalbin kendini, lapa lapa yağan karın o güzel görüntüsünün altında tutamayışından kaynaklanır.  

      Dostoyevski, Yeraltından Notlar adlı kitabında sulu sepkene çokça yer vermiştir. Yazının başında, “Sulu sepken deyince aklınıza ilk ne geliyor?” diye sormuştum ya, benim aklıma ilk Yeraltından Notlar kitabı geldi. Kitap iki bölüme ayrılıyor ilk bölümü “yeraltı” ikinci bölüm ise “sulu sepkene dair”. Birinci bölümde kahramanın çelişki dolu ifadeleri tam olarak neyi savunduğunu anlamamızda güçlük yaşatıyor. Kırklı yaşlarında kendini sevmeyen, kötü, hasta ve huysuz biri olarak tanımlıyor kendini. İkinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. Kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini ve buna benzer bir çok insani durumları analiz etmiştir. Bunu yaparken ve karakterin yaşadığı olayları anlatırken en can alıcı yerlerde, duygu durumunun zirvelerinde, yalnızlığında bile sulu sepkene çokça yer vermiştir. ‘’Dün de, geçen günler de yağdı. Galiba beni rahat bırakmak istemeyen zırıltıyı da bu sulu sepken yüzünden hatırladım. Öyleyse bu da sulu sepkene dair bir hikaye olsun.’’ demiştir kitabın ikinci bölümünde. Karakter yaşadığı kafa karışıklığını, verdiği iç savaşı düşünürken bile bunun sebebini sulu sepkene bağlamıştır. Sanırım kafası yağan karla karışık yağmur kadar kararsız, bir yandan yağmur kadar berrak olmak isterken bir yandan kar gibi yere düştüğü anda eriyip gidercesine emin değil kendinden. Aşkınızı itiraf ettiğiniz insan tarafından reddedilmiş gibi kayıp gider, kar da elimize su olur dökülür, üşütür bizi.

Dilan Elveran

NEDEN HABER VERMEDİN Kİ!

Ne kervan kaldı ne at, hepsi silinip gitti. İyi insanlar iyi atlara binip gitti.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Aynadaki Yalan adlı romanının başkahramanı Naci’nin arayış içerisinde olduğu bir dönemde kendisine :”Senin anlayacağın iyi insanlar iyi atlara binip gitti” yanıtı verilir ve şöyle bir hikâye anlatılır: 

“Bir gün cins at meraklısı bir adam, cins atlarıyla meşhur bir yere gidiyor. Tanıdıklarından kimi sorsa “Öldü!” yanıtını alıyor. Ya şu ağa, ya bu ağa..? Göçtü..! Ya filan atın soyu, ya filan kısrağın dölü..? Kurudu…! Sonunda at meraklısına şu karşılığı veriyorlar: “Senin anlayacağın iyi insanlar iyi atlara binip gitti?

  Üstad ne güzel söylemiş. İyi insanlar, ardında bıraktıkları güzel isimleri ile bir bir hayata veda edip gidiyor. Tıpkı son dönemde ülkemiz için canını feda eden aziz şehitlerimiz ve değerli hizmetleriyle bu milletin gönlünde taht kurmuş sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının çok değerli insanlarının ardında gözü yaşlı sevenlerini bırakarak veda etmesi gibi… Onlara Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.
   Her ne kadar dünyanın cezbedici süsüne kendimizi kaptırarak, bizim için kaçınılmaz son olan ölüm gerçeğini gündemde tutmak istemesek de o yaşamamızın bir parçasıdır. Biz onu unutsak da o bizi hiç unutmaz. Vakti geldiğinde kapımızı çalar. Ölümden korkmak veya korkulacak bir şey gibi görmek, içimizdeki iman eksikliğinin bir sonucu olsa gerek. İnsanca bir yaşam sürmek ölümün korkulacak bir şey olmadığını anlamamızı kolaylaştırır.

  Cahit Sıtkı Tarancı “Yaş otuz beş” şiirinde; 

…Neylersin ölüm herkesin başında. 
Uyudun uyanamadın olacak. 
Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? 
Bir namazlık saltanatın olacak, 
Taht misali o musalla taşında… 

  dizeleriyle ölümün  zamanı ve yeri belli olmayan bir anda herkesin başına gelebileceğini ifade etmektedir.

  Ölüm dostu dosta kavuşturan bir köprüdür. İnsanlar ölüm ve ölüm sonrası hayatın içyüzünü bilemediği için, hayatın bu dönüm noktasını soğuk ve itici bulur.
 Ondan kaçmak imkansız. Nerede olursak olalım o bizi mutlaka bulur. Öyleyse kaçmak niye?

 Sadi Şirazi Gülistan adlı eserinde bir hikaye anlatır. Hikaye şöyle başlıyor:

“Adamın biri yıkılan evinin karşısına geçmiş bir yandan ağlıyor, diğer yandan da: “Ah evim! Vah evim! Çökmeden evvel bari bir haber verseydin de ona göre tedbir alsaydım” diye söylenip duruyormuş.
 Birden o harabeden bir ses yükselmiş; “Be adam! Ben yıllardır sana, çatlayan duvarlarım ve dökülen sıvalarımla çöküyorum diye haber veriyordum. Fakat sen her defasında bir avuç toprak ile çıka geliyor ve o çatlakları örterek verdiğim haberi adeta ağzıma tıkıyordun” demiş.
  Hikaye manidardır. Çünkü bizim hayat evimizde de hızla tahripler, çatlaklar oluşmakta ve ömür binamızdan her geçen gün bir taş daha düşmektedir. Çok insaflıdır ölüm. Gelmeden önce nice haberler gönderir de biz bir türlü dönüp bakmayız o ikazlara. Her birine bir bahane bulur , “bu da geçer” der, önemsemeyiz.
 Günbegün tükenip gittiğimizi görmeyiz. Ömür, bitmeyecekbir hazine gibi görünür gözümüze. Oysa her şeyin bir sona mahkum olduğuna inanmak istemeyiz. Aldanırız, ama kabul edemeyiz bunu bir türlü.
 Ve bir gün ölüm gelip dikiliverir karşımıza; şaşırır ve endişeli soruveririz; “Neden haber vermedin ki?”
 Cevap vermek zorunda mıdır ölüm. Zira  o haberini çoktan vermiştir.
  Bugün de, ölümden konuşalım istedim. Çünkü ölüm kaçınılmaz son. Ancak ölüm doğal olmalı. Allah’ın verdiği canı zalim almamalı. Ölüm gerçeği insanları can yakmaktan, can almaktan, hak yemekten, adaletsizlikten, yetim malı yemekten, suç işlemekten, savaşlardan alı koymalı. Her insanın barış içinde, huzurlu, mutlu kendini güvende hissedebileceği bir dünyada yaşamak en doğal insani hakkıdır.

Okurlarıma sevgilerimle,

Hanife Mert

BİR ÖLÜMLÜ MUTLULUK

Masmavi gökyüzünü bulutlar kapladığında, güneşi tenimde hissetmediğimde; yapraklar titrer, yüreğim titrer, ben üşürüm. Öyle bir üşümek ki yüzümü düşürür, gülüşümü çalar benden.

 Aylar geçti, mevsimler değişti. Ben yine umudumun hırsızı o günlere uyanır oldum; ama savunmasız değildim. Yatağımdan kalkarken Yeni Türkü’nün Umut’u ile umut dolarak, bu dizeleri yazan Edip Cansever’e dualar ederek uyandım. Mutsuzluktan acıkmayan karnımı da pencereme konan beyaz güvercinin mutluluğuyla tıka basa doyurdum ve yüzümden düşen parçaları toplamak gayesiyle düştüm yola. Etrafta yeni yıl ışıltısı ve yüreğimde koskoca bir karanlık… Mağazada karşılaştığım bir pelüş ayıcığa kocaman sarıldım. Çünkü sarılmak şifasıdır tüm ruhların. Sevdiğiyle kenetlendikçe, kalbinin atışını bedeninde hissettikçe güçlenir insan. Şimdi daha güçlüydüm, yüzümde beliren tebessümü israf etmemeliydim.

   Ruhum Helios’un kızıdır. Güneşin ışıklarını hep yanımda, kalbimde hissetmek isterim. Ne sıcağımla yeryüzünü yakacak Helios ne de ellerinden şimşekler çakan bir Zeus’um. Ben Helios’un kızıyım ve bir ölümlüye aşığım yani mutluluğa!

   Mesele sadece bulut, soğuk, karanlık da değildir. Üzerimdeki yeni bir palto diktiremeyen Akakiy Akakiyeviççaresizliğidir belki de. Bunca zaman yeni bir mutluluk almak yerine mutsuzluklarıma yama yapmaktır suçum ya da suçlu bambaşka birileridir. Bir palto uğruna aylarca çalışıyorsa Akakiyeviç, vapurda martılara şen kahkahalarla simit atamıyorsa insanlar kimlerin suçudur?

   Güneşin doğuşu sadece güneşin doğması değildir çoğu zaman. Mühim olan yüreğimize güneşin doğmasıdır. Şimdi tüm olumsuzlukları, olmazları, suçluları, suçları elimizin tersiyle itelim bir köşeye. ‘Her başlangıçta yeni bir anlam vardır ‘ diyerek başlayalım mutluluğu seçmeye. Bakın, bu dizeleri okuyanlar için güneş doğdu bile!

Esra Doğru