tolstoyun bisikleti
ARKEOLOJİ

Asfalta Bulanmış 9.000 Yıllık Kafatasları BulunduYahuda Çölü’nde yer alan NahalHemar Mağarası’nda kafatasları bulundu. Kafatasları 9 bin yıl önce yaşamış insanlara ait ve asfaltla kaplanıp dekore edilmiş.

Yahuda Çölü’ndeki kurak koşullar normal koşullar altında çürüyüp yok olacak organik malzemelerden yapılmış eski eserleri korumaya yardım olabiliyor. Nahal Hemar Mağarası muhteşem buluntuların ortaya çıkarıldığı, zaman kapsülü görevi gören bir mağara örneği. 

Mağara 1983 yılında David Alon ve Eid Al-Tori tarafından keşfedildi.​ İsrail Eski Eserler Departmanından David Alon ve Ofer Bar-Yosef tarafından araştırıldı.9.000 yıl öncesine ait altı kafatasında beklenmedik bir şekilde asfalt kalıntıları bulundu. Kafataslarından üçü incelenecek kadar çok iyi korunmuştu.

Bu kafataslarının arka kısmına ince bir asfalt tabakası görünüyor. Daha sonra, malzeme eller arasında yuvarlanarak ince asfalt ipleri hazırlanmış ve bunlar bir ağ şeklinde hatta belki de bir şapka görünümü oluşturmak için ilk tabakaya uygulanmıştı.

Asfalt sürülmüş 9.000 yıllık kafatası Kudüs de bulunan İsrail Müzesi’nde sergileniyor.

RESİM LİNKLERİ

https://arkeofili.com/wp-content/uploads/2022/01/asfalt3.jpg

https://arkeofili.com/wp-content/uploads/2022/01/asfalt2-787×1024.jpg

Nur Yılmaz

YAŞAMA DAİR

Bu soğuk kış günlerinde yanımızda en çok sevdiklerimizi isteriz, onların mutluluğuyla mutlu olur onların neşesiyle güler, sıcacık kahkahalarımız havaya karışır havanın kasvetini ve soğuğunu unutturur bize. Onlarla güç bulur, büyür, gelişiriz. Sevdiği kişinin ölümünü gören insanlar ise daha çabuk büyür, biliyorum çünkü yaşadım sanki canımdan bir parça koparıp mezara koydular ve ben onu orda bırakıp geldim. Bu acıyı size tarif edemem ve hiçbir zaman yaşamanızı da istemem ama böyle bir şeyin insanı nasıl değiştirdiğini hayatını ve hayatında ki diğer insanlarla olan ilişkileri nasıl etkilediğini anlatabilirim. Bunu anlatmak istememde ki sebep ise herkesin bunların değerini bilerek sevdiği kişilere karşı hatta etrafında ki herkese karşı bir nebze de olsa daha düşünceli davranmasını sağlayabilmek. En basitinden bir örnek vereyim; normalde biriyle fotoğraf çekildikten sonra ne yaparsanız? Bakıp geçersiniz değil mi? İşte artık öyle yapmamaya başlıyorsunuz, o insanın yüzünü hafızanıza kazıyana kadar bakmak istiyorsunuz ilerde bir şey olur da göremezsem diye. ‘’Peki ya sizin hiç fotoğrafını açıp yüzünün en ince ayrıntısına kadar incelediğiniz biri oldu mu?’’ der Cemal Süreya, tam da böyle bir his. 

        Sevdiklerinize değer verdiğinizi hissettirmek o kadar önemliymiş ki en çok da onu anladım, birinin ne olursa olsun hatalarınızla bile olsa sizi kabul etmesi ,yanınızda durması  aradaki bağı kusursuz hale getiriyor. Seni seviyorum demeden yaptıklarıyla bunu anlamak her zaman daha tatmin edicidir. Zor gününüzde elinizden tutup kaldırması, derdinizi dert sayması böyle hisleri paylaşabildiğiniz insanları hep yanınızda tutun. İyiyim dediğinizde ses tonunuzdan iyi olmadığınızı anlayabilen insanları sevin. Sonsuza dek yaşayacakmışız gibi davrandığımızdan, her birimizin içinde var olan doğum ve ölüm sürecine yönelik açık bir bilince sahip olmadığımızdan, gösterinin sonsuza dek süreceğini düşündüğümüzden, özgür olmayı beceremiyoruz ve bunu yaparken çevremizde ki herkesi de etkiliyoruz. Halbuki bugün son günümüz olduğunu öğrensek aklımıza gelen her şeyi yapmaya çalışırız, vakit ayıramadıklarımıza vakit ayırır, o sürekli yaparım bir ara deyip ertelediğimiz şeyleri bir an önce yapar, karşılık beklemeden sevdiğimiz kişiye açılır her dakikanın kıymetini biliriz. Keşke her günü bu şekilde yaşayabilsek ve yaşatabilsek.

Dilan Elveran

DRAMA İLE TANIŞMA

Elimi uzatıp tanışmayı isterim “Drama’yla”, sarılmak belki de sıkı sıkıya. Benim hayata bakış açımı değiştirdi. Dergimiz yayın hayatına başladı başlayalı birlikte olamadım sizlerle. Ama artık yeter. ​Eğitimlerim süresince, her bir katılımcı grubu, her bir katılımcı yeni şeyler kattı bana. Bu süreç de katlana katlana devam etti. Devam etmeye de devam ediyor. Neyse bizde devam edelim.

​Drama tanımı ile başlayalım. günlük yaşam içerisinde gerçekleşen olayların; belirli duygular, durumlar göz önünde bulundurularak doğaçlama yoluyla oyunlaştırılarak aktarılma sanatına denir. Yani temelinde oyun, duygu, olaylarların var olduğu ve bunları aktarırken dedoğaçlama kullanıldığı gerçektir. Ancak drama tiyatro değildir. Bir metne bağlı olarak gerçekleşmez. Önceden ezber yapmaya gerek yoktur. Anlık olarak gerçekleşen veya grup çalışması yaparak ortaya çıkan etkinliktir. Kişiye sayılamayacak kadar da faydası vardır. Anaokulu veya ilkokul çağındaki çocukların mutlaka deneyimlenmesi gereken aktivitedir. Küçük yaşta drama etkinliklerine katılan çocuklar; ilerleyen yaşlarda kendine güvenen, grup çalışmasında başarılı, paylaşımcı, başladığı işi bitiren, özgüvenli, Empati yeteneğine sahip bireyler olarak yetişir. 

​İşin ilginç yanı drama kurslarına katılan yetişkinler; bu süreç sonra erdiğinde bu alanla ilgili bir şeyler yapma yönünde kararlar almaları. Bu kadar etkili olan belki de hayatının 16 yıllık eğitim hayatlarının sonunda böyle kararlar almasında etkili olan şeyin ne olduğuyla ilgili yazımızı da bir sonraki sayımızda konuşalım. Hadi kalın  sağlıcakla sanatla.

Drama hayatımızın neresinde ile başlayalım. Aslında çocukken oynadığımız oyunlara başlıyor.

Sedat Buluç

CEHENNEM SEVGİSİZ YÜREKLERDE YAŞANIR!

Yaşadığımız dünyada insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şeydir sevgi. Zira insanın mayası, ruhunun gıdasıdır. İnsan olduğunu hissettiren, hayatına anlam katan bir duygudur. Sevgi özünde güven, saygı, şefkat, merhamet gibi insanı insan yapan erdemleri barındırır. Böyle olmasına rağmen yüreklerden  sözcüklere inmiştir… Anlam değişikliğine uğramıştır…

   Sevgiyi yüreğinde hissedemeyen insanlar, sevginin özünü oluşturan güzelliklerden uzak kalmış demektir. Sevgisiz insanlar yüreklerinde yalnızlık, değersizlik, kin, nefret ve kıskançlık duygularının kıskacında bocalar dururlar. Böyle insanların hata yapma eğilimi yüksektir.

  Ruhun gıdasıdır sevgi. Nasıl ki yeterli beslenemeyen, midesini aç bırakan bir insanın vücudunda bir süre  sonrabiyolojik olarak birtakım hastalıkların oluşması kaçınılmaz ise, ruhu sevgi ile beslenememiş aç bırakılmış bir insanda da ruhen birtakım hastalıkların oluşması kaçınılmazdır.
    Böyle bir durumda Dostoyevski’nin “Cehennem insan yüreğindeki sevginin bittiği yerdir” sözünde ifade ettiği sevgisiz insan modeli çıkar ortaya. Böyle insanların çokluğu savaşların, haksız yere ölümlerin, tacizlerin, tecavüzlerin, adaletsizliğin, haksızlığın, açlığın, sefaletin yoğun yaşandığı bir dünyaya ortam hazırlar. Ülkemizde de yaşanan kadın çocuk cinayetlerinin, tacizlerin, tecavüzlerin,   hayvanlara yapılan insanlık dışı zulümlerin, çirkinliklerin temel sebebi sevgisizlik olsa gerek. İlginçtir ki, sevgisizlik suçunu işleyenlere; “pişman mısın? ” diye sorulduğunda, pişman olmadıklarını söylerler. Çünkü bu durumda vicdan, merhamet, hoşgörü, sevgi, saygı duyguları devre dışı kalmıştır. Böyle insanların olduğu yerlerde hayat diğer insanlar için çekilmez bir hal alır. Kendilerini güvende hissedemezler. Kaldı ki, bu insanların ne zaman, nerede, ne yapacakları önceden tespit edilemez.
   Sevgisizlikten kaynaklanan olayların önüne geçebilmek için, artık insanlara sevgiyi öğretmek elzem bir ihtiyaç haline gelmiştir. Tıpkı, daha önce de sık sık dile getirdiğim

Erich Fromm’un  Sevme Sanatı isimli kitabında ifade ettiği gibi; doktorluğu, mühendisliği, öğretmenliği, marangozluğu öğrendiğimiz bunlara emek ve zaman verdiğimiz gibi sevme sanatını da öğrenebilmemiz gerekmektedir.

  Sevgimizi ve onun özünde barındırdığı güzellikleri yaşamalı, göstermeli ve bu yaşantımız başkalarına da referans olmalı. Bu sayede insanlığın hak ettiği barış, kardeşlik ve adaletin hüküm sürdüğü bir dünyada rahat, huzur ve refah içinde yaşayanların çok olduğu bir düzen kurulabilsin.

Okurlarıma sevgilerimle,

Hanife Mert

HER SANAT GÖRÜNMEK İSTER

Sanat, güzeli insana sunabilmeyi ve insanın yaşamına katabilmeyi, böylece yaşamı yoğunlaştırmayı amaçlar. Sanat eserleri ise, sanatçıların ortaya koydukları estetik objelerdir. Bir heykel, tablo, beste, bina, şiir veya roman sanat eseri olarak kabul edilebilir. Sanat eserlerinde, onları estetik obje haline getiren bazı özellikler vardır. Biz buna estetik değer diyoruz. Yani eğer bir eserin estetik bir değeri varsa, o eser sanat eseri olabilir. Sanat eseri deyince, sanatın bütün alanlarında verilmiş ve estetik değeri olan eserleri saymak gerekir.

Doğa her zaman ilham noktasıdır. Doğanın dengesi ve ahengi sanatı şekillendirmiştir. Bu konuya I. Kant’ın analizi ile açıklık getirebiliriz: ”Ahenk ve uyum ile güzel olan” insana bir tamamlanmışlık, doygunluk ve kusursuzluğundan gelen bir ruhsal yükseliş algısı verir. Doğa’da tanımlanamayan fakat hissedilen bir tamamlanmışlık, düzen etkisi vardır ve bu insana sanki bir sonuca ve amaca ulaşmışlık sakinliğini ve tatminkarlığını hissettirir. Okyanuslar, nehirler, seller veya balta girmemiş ormanlar… Bunların hepsi insanın tamamını kontrol edemediği, beklenmedik şeylerin olabileceği yerler olup, doğa burada ideal kabul edileninin aksine daha özgürdür ve bu hep negatif ve zarar verici görülmüştür.

Thomas Munro’ya göre; “sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir.” Sanat, güzel ile uğraşır. Güzel göreceli bir kavramdır. Kendi içinde tutarlı bir bütünlüğü taşıyan şey çirkin, acı verici, iğrendirici bile olsa estetik açıdan güzeldir.

Bir döneme ait sanat eseri, onu üreten medeniyete bağlı olarak değişir, ancak çoğu benzer amaçlara hizmet eder: hikayeler anlatmak, kaseler ve el aletleri gibi faydacı nesneleri meydana getirmek, dini ve sembolik görüntüler sergilemek ve sosyal statü göstermek. Birçok eser, yöneticilerin, tanrıların ve tanrıçaların hikayelerini tasvir eder.

Sanatçıyı diğer insanlardan ayıran onun kişiliğidir. Onun hayal kurma gücü, duyarlılığı, duygululuğu, çağrışım zenginliği, gerilim sürekliliği ve sabrı gibi özellikleridir. Sanatçı, doğada gördüklerini gerek şekil, gerek renk, ses ve gerekse anlatım olarak aynen taklit eden kişi değildir. Onun görüşü başkadır, seçişi ve anlatışı başkadır. Sanatçı, yansıtan değil, yaratan kişidir. Sanatta yaratıcılık, yoktan var etmek gibi mistik ya da metafizik bir anlam içermez. 

Sanatta yaratıcılık, algı yetisi üzerine bir düşleme, bunun için de sezgi gücünü kullanabilmek demektir.

Çiğdem Dedeoğlu

ÖLÜMÜN ARDINDAN

Ölümün acısı tarif edilir mi bilmem…Onlarca kitapta okuyup pek çok insana teselli vermişliğimiz vardır tabii, ama hiçbiri o acıyı yaşamaya benzemiyormuş.       Kimseyi duymadığın, görmediğin, yaşadığından bile suçluluk duyduğun, bir boşlukta asılı kaldığın, belki de isyan ettiğin  ama elinden hiçbir şeyin gelmediği donuk bir kabullenişmiş ölüm.   Kalan için gerçek hayat sonrasında başlıyor. Her şeyin birden anlam ve önemini yitirdiğini fark ediyorsun. Defalarca duyduğun “Bu dünyada ölüm var.” cümlesi ağırlığınca her başlangıçta karşına çıkıyor.    İçinde pişmanlık ve isyan  adeta içini kemirirken bir tarafta olabildiğince masum ve sıcak bir özlem… Özlem kelimesi şiirlerden çıkıp, tam kalbinin ortasında hissettiğin en güçlü duygu oluyor. Her baktığın yerde önce onu görüyorsun. Bazen geride kalan bir kıyafette bazen de  boş bir fincanda, ya da elinden hiç düşürmediğin kaleminde… Bu sıradan olan eşyalar canlanıp bir ruha sahip olurlar. Daha bir özen gösterirsin kırmamaya, kaybetmemeye. İnsan belki de böylece hayatı yaşamaya değer kılmak için her şeyi yeniden anlamlandırıyor. Kaybettiğinin  boşluğu dolmasa da ruhu hayatında şekil değiştiriyor. Yeşeren yapraklar ya da gökyüzündeki en parlak yıldız oluyor özlediğin. Sonra kafanı kaldırıp da yeniden baktığında dünyaya, daha dikmediğin bir çok çiçek, beslemediğin onlarca kedi ve okumadığın sayısız kitap olduğunu fark ediyorsun. Bunlar benim gördüklerimdi. Sizin dünyanız kim bilir ne muhteşem hikayelerle başlayacak tam da bitti sandığınız yerden.

Derya Onbaşıoğlu

YAS ÜZERİNE

Hepimiz yaşamımız boyunca sevdiğimiz, kendimize yakın hissettiğimiz, değer verdiğimiz kişileri kaybetme durumunu yaşamışızdır. Bunun sonucu olarak da yas sürecini deneyimlemişizdir. Kimi için bu süreç uzun ve sancılı geçerken, kimileri ise bu durumdan bir o kadar etkilenmemiş olabilir. Bir kaybın sonrasında ortaya çıkan yas sürecindekişilerin gösterdiği tepkiler birbirinden karmaşık olabilir. Bunun birçok sebebi vardır. Örneğin; kaybedilen kişiye duyulan yakınlık, ölüm şekli, yas tutan bireyin kişilik özellikleri, kültürel faktörler gibi sebepler sıralanabilir. Kayıp sonrası bireyde ortaya çıkan tepkileri fiziksel, bilişsel, duygusal ve davranışsal olarak gruplandırmak mümkündür. Fiziksel olarak; çabuk yorulma, nefes alamama gibi tepkiler görülürken bilişsel olarak; inkâr etme, kaybedilen kişiye yönelik zihinsel meşguliyet görülebilir. Duygusal boyuta baktığımızda şok, üzüntü, suçluluk gibi duygusal özellikler kayıp sonrası sık sık ortaya çıkan tepkilerdir ve bu saydıklarımız davranışsal boyuta, asosyallik, sürekli bir uyku hali gibi şekillerde yansıyabilir. Bu saydıklarımdan anlayacağımız üzere kayıp sonrası yas sürecindeki bireylerin yaşam kalitesi bu durumdan oldukça olumsuz etkilenir. Alanyazın tarandığında yas ile ilgili birçok farklı kavramı görebilirsiniz. Bu kavramlar kayıp sonucu ortaya çıkan tepkilerin süresi ve yoğunluğu baz alınarak ortaya çıkmış kavramlardır. Bu kavramlara yüzeysel olarak değinecek olursam; normal yas, karmaşık yas ve travmatik yas olarak gruplandırmak mümkündür.

Travmatik yas, daha çok klinik ortamda incelenen ve bir uzman desteği ile ilerlenilmesi gereken bir yas çeşididir. Mutlaka bir doktor ile çözümlendirilmesi gerekir. Karmaşık yas ise, kaybın üzerinden 6 aydan uzun bir zaman geçmiş olmasına rağmen bireyin psikososyal fonksiyonlarındaki bozulmaların devam etmesidir. Normal yas ise kayıp sonucu bireylerin yaşaması gereken yas çeşididir.

Bu kadar teknik bilgiden sonra yas sürecine biraz kendi perspektifimden değinmek ve şu soruyu siz kıymetli okurlara yöneltmek isterim; “Eski fotoğraflara, yaşadığınızı kanıtlamak için mi bakarsınız yoksa kaybettiğiniz kişinin hala yaşadığına inanmak için mi?” Aslında o fotoğraflara, kaybını yaşadığımız kişi için bakarız. O, küçük fotoğraf karesinde hala yaşıyordur, gülüyordur, nefes alıyordur… Ama sorun şudur ki tüm bunlar yalnızca o fotoğraf karesi içerisinde geçerlidir. Yas, insanın kalbine bağladığı bir düğüm gibidir. O düğüm orada oldukça kendini, ağırlığını hatırlatır durur. Bu düğümün çözülmesi gerekir ki kişi bu ağırlıktan bir nebze de olsa kurtulabilsin. 

Ve psikolojik danışma ortamında görüyoruz ki yas, yalnızca sevilen kişinin kaybından sonra görülmüyor. Bireyler hayattayken de yas tutulabiliyor. Yaşanılmayan bir gençliğin, sevgisini vermeyen anne ve babanın belki de yaşanmamış bir günün yasını birçok birey farklı şekillerde yaşamakta ve bu yaşantı, onlarda derin yaraların açılmasına sebep olmaktadır. Daha farklı boyutta bakacak olursak iş kaybı, boşanma, göç gibi durumlar da kişilerin duygusal olarak yas reaksiyonu göstermesine neden olabilir. Bu durumlarda kaybedilen bir şey için yas süreci gelişir ve tıpkı bir kayıp sonrasında gelişen yas süreci gibi kontrollü olarak izlenmeli, gerektiği takdirde bir uzman yardımı ile tedavi edilmelidir. Eşinizi veya partnerinizi düşünün. Uzun yıllar olsun ya da olmasın birbirinizin duygularına dokunduğunuz o anları… Ve şimdi de ondan ayrıldığınızı hayal edin. Bu ayrılıkta tıpkı bir yakınınızın kaybı gibidir. Tek fark bu kayıp ölüm ile yaşanmamıştır. 

Bazı insanlar ise yas sürecini atlattığını düşünmekte ve bu duygularını bastırarak gizlemektedirler. Bu durum sonucunda inkâr edilmiş/yaşanmamış yas ortaya çıkar kişi savunma mekanizmalarını kullanarak bu duyguyu bastırır. Ama unutulmamalıdır ki savunma mekanizmaları çakallar gibi dolaşır, ne zaman ve nerede ortaya çıkacağı hiç belli olmaz. Bastırılan her duygu daha büyük bir acı ile ortaya çıkacağı için düzeltilmesi de bir o kadar zor olacaktır. Bunun için yasın yaşanması gereken bir durum olduğu ve her bireyin, gidenin ardından yas tutmaya ve vedalaşmaya ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Bu vedalaşma gerçekleşmez ise beyin bu yarım kalan işi sürekli düşünmeye devam edecek ve gündelik hayatta yaşanılan uyum problemlerine sebep olacaktır.

Peki yas sürecini atlatıp yeniden başlamak üzerine neler yapılabilir? Biraz da buna değinelim.

Uzmanların bu konular hakkında oldukça fazla önerisi olsa da ben atlatılmamış yasın mutlaka bir doktor eşliğinde tedavi edilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamak için kişi duygu durumuna dikkat ettiği kadar fiziksel olarak da kendine dikkat etmelidir. Kişi, yas ile başa çıkabilmek için alkol veya herhangi bir etken madde kullanımından kaçınmalı, uykusuna ve beslenmesine dikkat etmelidir. Bunların yanında kendisine iyi gelen insanlarla vakit geçirmeli ve duygularını dışa vurmaya özen göstermelidir.

Yazımı Mümin Sekman’ın bir sözü ile bitirmek isterim..

“Hayatta en büyük kayıp ölüm değildir. En büyük kayıp, biz yaşarken içimizdeki bir şeyin ölmesidir.

Yararlandığım kaynak:

GENÇ, U. A., Danışma, P., AYDIN, R. U. C., & Psikolojisi, D. (2015). UZUN SÜREN YAS DÖNEMİNDE BÜTÜNLEYİCİ PSİKOLOJİK DANIŞMA UYGULAMASI: BİR OLGU SUNUMU.

Yeşim Doğan

MERHABA

DİL

“Dilimin sınırları dünyamın sınırları!” diyordu bir bilim insanı. Bunu derken elbette biliyordu; dil, yani ben, doğru da söylerim yalan da söylerim. Ama insan beni, yani dili, kullanıp yalan sözlerinin arkasına saklanır tuzaklar kurarsa,bilmez ki o kapana düşeceğini. Oysa söylemişti bilim kadını ve bunu dünyanın sonu gelecek diyenlerden daha yüksek bağırarak yapmıştı. Her şey gibi benim de vardı sınırım. İnsan bilseydi bunu, söylerdi, benimle, özgürce gerçek hislerini.

KAFE

​Nice insanlar bana geldiler. Onlara kahve, çay, limonata, çikolata ikram ettim. Giderken ellerine kolonya döktüm. İstedim ki yine gelsinler. Özellikle sevgililere ya da sevgili olmak için gönülleşenlere bilhassa daha bir misafirperverdavrandım. Sevdiğini sevdiğine söyleyemeyenler benim kuytuköşelerimde kalıp öylece izlediler. Lakin, geçenlerde biri geldi. Öylece baktı. Diyemedi. Haline üzüldüm. Sonra ne mi oldu? Durun durun anlatacağım. Ne de olsa dil kardeşle sözleştik, bana yardım ediyor. Ya da biz şimdilik susalım.

MEKTUP

​Benimle kendinizi anlatmak için uzun uzun dil dökmenize gerek yok. Ne istediğinizden emin olun ve dilinizin sınırını bilin yeterli. 

BİRİ

Ve herkes gitti. Odadayım. Yalnızım, hem de,yapayalnızım. Sessizlik. Sessizlik şu an çok kötü. İçlerinden biri geri dönse, “Ben sana inanıyorum,” dese. Ah, birinin bana inanması beni nasıl da mutlu ederdi. Söylemek isterdim ona; ‘Seni gördüğüm o ilk andan beri seni bütün kalbimle seviyorum,’ demek isterdim. Ama inanmadılar bana. O inanır mı? Belki. Peki onlar bana neden… Oysa beni tanıyorlardı, biliyorlardı, yalan nedir bilmezdim. Bilmez miydim? Bilmez olur muyum, bilirim elbet, ama kullanmam. İhtiyacım olmadı. Hem Altan dememiş miydi, “Oğlum bak!” demişti. Tok sesliydi Altan. Bir konuşsa ortam susar onun sesini dinlerdi. “Oğlum bak! Yalanı ancak ihtiyacı olanlar kullanır,” demişti.  Ama Altan da inanmadı bana? O da beni bu odada yalnızlığa mahkum etti. Neden beni suçluymuşum gibi önce dinlediler sonra da yargılar gibi, hüküm verir gibi bana inanmadan çekip gittiler. Altan neden gittin? Bir bilsem. Bilmiyorum. Ah, insanı en çok bu bilinmezlikler bitirir. Karşısına geçsem, lafı dolandırmadan, özgürce söylesem hislerimi, o bana inanır mı? Bunu da bilmiyorum. 

Belki yine gelir o kafeye. Bu odadan çıkmalı, gitmeli. Oturup beklemeli. 

–Çıkıyorum. Korkak ama hızlı adımlarla bu odadan kaçar gibi önce daire kapısına oradan da merdivenlerden sokağa fırlatıyorum kendimi.  Hava buz gibi. Bir sigara yakıyorum, derince çekiyorum. Montumun yakasını kaldırıp ellerimicebime sokuyorum. Yürüyorum. Az sonra oradayım. Onu ilk defa gördüğüm o kafedeyim. O gün oturduğum yerime bakıyorum. Boş. Hemen kuruluyorum.  Bekliyorum. Gelir mi acaba? Gelecek. Gelmeli.-

Onu gördüğüm ilk gün hava güzeldi. Soğuk değildi. O gün o da güzeldi, ben de güzeldim. İnsan aşık olunca, sevmek isteyince güzel olurmuş. Ne çok güzel kelimesi kullandım. Aşk insanın lügatını sınırlarmış. Bundan olsa gerek bu durum. O gün ona öylece bakmayı bırakabilseydim, yerimden kalkabilseydim, karşısına geçebilseydim, tutulmazsam, konuşabilirdim. Konuşabilir miydim?  Elbette. Ne derdim? Bilmem. Belki de sadece ‘Merhaba’ derdim.  Sonuçta herkes birbirine merhaba diyebilir. Demeli. Belki o da bana derdi. Sonra masasına otururdum, laflardık. Sonuçta laf lafı açardı. Beni tanımıyordu bile, ne konuşabilirdik ki? ‘Havalar’ derdim, ‘Çok soğuk,’ derdim. Sonra belki başka şeyler de söyleyebilirdim. Mesela sevdiğimi de söyleyebilirdim. Seviyor muydum? Hem de nasıl! Ah, o gün ona bakmaktan kendimi alabilseydim, yerimden kalkabilseydim, karşısına geçebilseydim.  

– Bir çay söylüyorum beklerken. Belki heyecanımı alırdiye. Alır mı? Belki. Biraz sonra çayım geliyor. Garson başka bir şey isteyip istemediğimi soruyor. ‘Onu istiyorum, getirir misin?’ diyorum. Anlamıyor. Zaten kimse anlamadı, garson anlamamış çok mu? Çok. Beni anlamayanlar sayısına onu da ekliyorum. Garsonu gönderiyorum. Beklemeye devam ediyorum. – 

En kötüsü de bu ya, kimsenin beni anlamaması, şaşkın şaşkın bakıyor oluşu.

– Ve geliyor. Yine aynı yere, karşıma oturuyor. Mantosunu çıkarıyor. Hafiften göz göze geliyoruz. Allah’ım sana geliyorum ama, beni şimdi alma, bana şimdi az da olsa cesaret ver. Nerede bu cesaret? Yok. Etrafa bakıyorum. Yok. Belki üzerine oturmuşumdur diye hafiften altımı yokluyorum. Yok. Gülünç duruma düşmekte olduğumu fark ediyorum. İçimden kendime kahkaha atıyorum. O da bana gülmüş müdür? Belki. Cesaret ortalarda yok. İçimdeyse çiçekler açıyor. Lavantalar, papatyalar, begonyalar, güller, laleler… İçim üşüdü. Çayımdan bir yudum alıyorum. İçimdeki soğuk durunca dışarıdaki soğuk hava da bir anda duracak gibigeliyor. Ona bakmaya devam ediyorum. Belki bir daha göz göze geliriz. Belki o cesaret de gelir. – 

Altan da bana şaşkın baktı. O da beni anlamadı. Oysa ‘yakında güneş açacak,’ demişti.  Demedi mi? Dedi. Duydum. 

-Benim içimde ona bakarken çiçek açıyor. Ona böylesine güzel bakıyorum.-  

Puslu havanın, gri bulutların ardına kaçmış olan güneş yeniden nasıl açacaktı? Bilmiyordum. İnanıyordum. Altan derse inanırdım.  Altan da benim gibi yalan nedir bilmezdi, ihtiyaç duymazdı. İnsanın kendi gibi arkadaşları olması ne güzel.  ‘Güneş,’ demişti, ‘Güneş, incelik isteyen bir iş oğlum,’ demişti. Güneşin ne inceliği olabilirdi ki? O vakit onu anlamamıştım. Ödeştik mi yani Altan? O zaman hadi gel, bana inan. Ben sen dedin diye sana inanıyorum. O yüzden, biliyorum, bir gün güneşli bir güne uyanacağım. Yoksa içimde neden çiçek filizlensin ki! Onlar bana inanmasa da, sen bana inanamasan da, garson dahi bana inanmasa da içimdeki bu çiçek boşa filizlenmiyor. Ben biliyorum, sana inanıyorum. 

– Daha fazla dayanamıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Usulca yerimden kalkıyorum. Yine derin bir nefes alıyorum. Ona doğru son derece ağır bir şekilde adımlıyorum.  Az sonra masasının önündeyim. Titrememek için bütün ağırlığımı bacaklarıma veriyorum. Ayaklarımı yere çiviler gibi basıyorum. Ellerimi nereye saklayacağımı bilemiyorum. Cebime sokarak ukala görüntüsü vermek istemiyorum. Arkaya da atamam, çünkü o zaman da ciddiye alınmamak var. Sonra hafiften dirseklerimi kırıp ellerimi göğüs hizamda birbirine yaklaştırıyorum ve parmak uçlarım birbirine değerken Altan gibi tok bir sesle olmasa da kendi sesimle, kendi dilimle, ‘Merhaba!’ diyorum, ama içimden. Dilime egemenliğim sıfır. Onun karşısında çözülmesini sağlayamıyorum. Yüreğimin höpürtüsüyle, kıyamet günü sokağına atılmış gibi, korkak adımlarla masama dönüyorum. Hayır masama kaçıyorum. Bana bakıyor. Allah’ım şimdi olmaz, alma beni şimdi. Cebimden kocaman bir kağıt çıkarıyorum. Masada hesap çizelgesinde bana bakan mavi kalemi alıyorum ve ona bir mektup göndermek için kağıda eğiliyorum. ‘Merhaba’ yazıyorum. Devamına elim gitmiyor. Kağıdı katlıyorum. Garsondan ona gönderiyorum. Şüpheyle alıyor. Gizli bir dosyayı açar gibi açıyor. Bana bakıyor. Sıcak bir gülümseme. Mektup işe yarıyor. Yaradı mı? Yaramalı. Yerinden kalkıyor ve bana geliyor. Kalbim göğüs kafesime onu kırarcasına çarpıyor. Kağıdı masaya koyuyor ve o da ‘Merhaba’ yazıyor. Oturuyor. 

O, bana ilk inanan. Artık başkasının inanmasına ihtiyacım kalmıyor. Altan’ı ve herkesi unutuyorum. 

KAFE

O biri erdi muradına darısı yeni misafirlerimin başına. 

Hüseyin Sezer