tolstoyun bisikleti
ÖNSÖZ

2022 Mart sayımızla sizinle beraberiz, her zaman olduğu gibi bu sayıda da çok özel isimlerle buluşup röportajlar yaptık. Biz röportaj yaparken çok keyif aldık ve mutlu olduk umarım siz de okurken çok keyif alırsınız. Değerli okurlarımız, yorumlarınız ve düşünceleriniz bizim için çok önemli o yüzden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Dergimizin Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sinan Demir’in katkıları ve yazarlarımızla birlikte büyüyen ve gelişen bir dergi olmaya devam ediyoruz. Bunun en büyük parçası da tabi ki siz okurlarımızın dergimize karşı olan ilgisidir. Bütün okurlarımıza çok teşekkür ediyoruz. Dergimizde farklı alanlarda yazılar görebilirsiniz; tarih, arkeoloji, psikoloji, sanat, hikâye, deneme, şiir, röportaj gibi çeşitli yazı başlıklarımız mevcuttur. Hedefimiz gün geçtikçe edebiyat dünyasına iyi yazarlar katabilmek, yazılarımızla insanlara dokunabilmek ve görünür olabilmektir. Herkese iyi okumalar dilerim.

Dilan ELVERAN

ETİNE YAPIŞTIKÇA GÜYA TANRI OLUYORDUM


Etinin sıcaklığı, etimin sıcaklığına değdikçe güya kendimi tanrı hissediyordum…
İhtivalaşıyordum.
Bir benden, başka bir benliğe geçiyordum.
Etinin sıcaklığına dokundukça.
Ve içine girdikçe.
Ve de seni hissettikçe.
Güya Tanrı oluyordum.
Senli yaşadığım her an tamamen çok kutsal geniş zamanlardı.

Takvimler ikimizin adına mutluluk falları gösteriyordu.
Zira iyiydik.
Güzeldik.
Hoştuk.
Ve doluyduk.
Ve de aşkla büyüyorduk.
Büyüyoruz.
Büyüdük.
Ki; şairin dediği gibi; ‘’Aşk bizi doğuran annemiz değil mi?’’
Çiçek gibiydik özenli.
Ve sözenliydik.


Etine yapıştıkça güya tanrı oluyordum.
Seninle beraber paylaştığım tek kişilik yatak, Oturduğumuz sütlü kahve renkli kanepe,
Sahil kenarında beraber yudumlayıp içtiğimiz bira şişesi,
Leman meyhanesinde karşılıklı kadeh tutuşturduğumuz pastoral desenli rakı bardakları,
Tamamen kutsal geniş zamanlardı.
Etine yapıştıkça güya tanrı oluyordum.
Dünyanın bu kadar çirkinliği varken ve senin de tanrıçalar gibi güzelliğin vardı.
Ve tanrıçalar gibi güzelliğinde dünyaya ay gibi parlıyordu.
Hele birde zifirli karanlıkta ay kız gibi dans edişin vardı.
Aman o ne cevvallik aman tanrım diyordum. Dudaklarının kenarında bir gökyüzü belirliyordu. Yüzün, şairin yeni yazdığı bir şiir gibiydi.
Ay parçası gibi parlıyordu.
Nazar değecek diye ödüm kopuyordu.
Sonrası da
Sen gökyüzü oluyordun.
Ben bulut, seni dudaklarımla öpmeye çalışıyordum. Ve dudaklarında okuyordum ikimizi.
Aklımı benden alıp
Kendine götürüyordun.
İtaatkâr ediyordun.
Uysal benliğimi kendine sürgün ediyordun.
Zeus gibi harikuladeler yaratıyordun. Gülüşün,
Yürüyüşün,
Endamın tamamen şiirsel ve mizansendi
Ve sen güldükçe yüzündeki gamzenin derinliği ortaya çıkıyordu. Ve benim de hiç unutmuyorum yegâne bir dileğim vardı, o da yüzündeki gamzenin o derinliğine beni gömmeleriydi.
Bütün tanrıçalar etrafına toplanmış,
Hayranlıkla seni izliyorlar ve keza güzelliğine imreniyorlar ve ben de tanrıçalar gibi güzelliğinin yanında
Ben, ben olmaktan çıkıyordum.
Aşk tanrısı oluyordum.

Aşka geliyordum.
Âşıktım.
Âşıktın.
Âşıktık.
Sonrası gecenin zifirinde ter suyundan terlemiş tenine asi bir günahkâr gibi sokuluyordum.
Tıpkı bir kedi yavrusunun annesinin kucağına sokulması gibi Merhamet,
Şefkat,
Ve sevgiye ihtiyaç duymuş gibi
Yüreğinin o sımsıcaklığını çok iyi hissediyordum.
Etin yanardağı gibi yanıyordu.
Beni içine almak istiyordun.
Dudaklarımızın kenarındaki su birleşiyordu.
Dudaklarımızın kenarındaki suların birleşmesi tıpkı İstanbul boğazı gibiydi.
Dalgalı ve süspansiyon gibi.
Başımı, memelerin ucuna bırakıyordum.
Öyle bir huzura kavuşuyordum ki;
Şiir gibiydi memelerin.
Gecenin kahramanıydı memelerin.
Savaşın ortasında senle gizli bir cephaneye saklanmış iki asker gibiydik.
Açtık.
Susuzduk.
Ve günahkârdık.
İçine giriyordum
Kalesi fethedilmemiş bir Afrika adası gibiydin Hem çok sıcak
Hem çok aç
Hem susamış
Ve hem de bir sürü hazinen vardı.
Etine dokundukça güya tanrı oluyordum.
Güzelliğin tıpkı, bir Mozart ve Beethoven bestesi gibiydi Hem çok naif
Hem çok usta
Hem de çok asi
Ve üretken
Etine yapışıkça güya tanrı oluyordum.

Sinan DEMİR

ADIN KADIN OLUNCA!

Bunaltıcı Ağustos sıcağının insanı canından bezdirdiği bir yaz akşamında, denizden gelen esintiyle serinlemek için çayımı da alarak balkona çıktım. Çayımı yudumlarken üst kattan gelen sesle irkildim. Önce ne olduğunu anlamadım. Kulak kesildim. Öyle acı bir feryat ki yer gök çınlıyordu adeta.
Çayımı kenara bırakarak yerimden fırladım. Dışarı çıktım. Ses üst kattan geliyordu. Merdiven basamakları ikişer üçer çıktım. Asansörün önünde komşumu gördüm. Görmez olaydım dedim kendime.
25 günlük bebeğini koltuğunun altına alarak hızla evinden çıkıp kendini asansörün önüne zor atmıştı. Çok korktuğu her halinden belliydi. Bir gözü asansöre, bir gözü de evinin kapısına bakıyordu endişe ve korkuyla. Telaşından bir an önce asansörün gelmesini istediği anlaşılıyordu. Yanına yaklaştım. Ne oldu, nedir bu halin? diye sormak istedim, ancak soramadım. Çünkü onun ağzından başka her yeri konuşuyordu. Gözlerinden siyim siyim yanaklarına inen yaşlar kırılan onurunu, incinen gururundan kızaran yüzü, yediği yumruktan moraran gözü ve kan toplamış kaşı, dağılmış simsiyah üzüm karası saçları yaşadığı ve hissettiği acıyı haykırıyordu. Şairin “bir kadın gülmeyi unuttuğunda, saçlarından süzülürmüş acılar” dizelerinde ifade ettiği gibi fazla söze gerek yoktu. O kadın kocasından şiddet görmüştü.
Neden diyebildim sadece. O sorumu yanıtlamadan hızla asansöre bindi ve gitti. Tek amacı dişiyle tırnağıyla kurduğu yuvasına, 3 çocuğuna sahip çıkmak olan bu çilekeş kadının bu hale gelmesine sebep; canından çok sevdiği, uğruna her şeyden vazgeçtiği sevdiğim dediği adamın cep telefonunda gördüğü uygunsuz mesajlardı. O da her kadın gibi açıklama beklemiş, nedenini sormuş, karşılığında ise hakaret şiddet ve aşağılanma görmüştü. Hem de 25 günlük lohusa iken… Bu da yetmezmiş gibi: “Sen ona laf söyleyemezsin, zira o benim imam nikahlı karım” demesi kadının dünyasını karartmıştı. Ne demekti imam nikahlı karım? Hangi kadın sevdiğini, emek verdiği yuvasını bir başkası ile paylaşabilir? Anlaşılır gibi değildi.
Biz site sakinleri olarak komşumuza sahip çıktık. Hastaneden rapor almasını sağladık. Eşine evden uzaklaştırma verildi. Ancak komşum korku içindeydi. Kocasının kendisine zarar vereceğinden endişeliydi.
Uzaklaştırma verilmesinden birkaç gün sonra duyduğumuz haber hepimizi yasa boğmuştu. Katil ruhlu bu cani üç çocuğunun gözleri önünde kadının bedenine kurşunlar boşaltarak onu hayattan koparmıştı. Geride on beş yaşında, dört yaşında ve yirmi beş günlük üç çocuk kalmıştı. Ne biz ne de devlet koruyamamıştık komşumu, tıpkı öldürülen diğer kadınlar gibi.
Hikayemizde anlatılan olayın benzeri, maalesef ülkemizde çokça yaşanmaktadır. Bu uğurda yuvalar yıkılıyor, çocuklar öksüz-yetim kalıyor. Adın ‘Kadın’ olunca ne sorun bitiyor ne de saygı görüyorsun bu ülkede. Bir yandan babası dedesi yaşındaki erkeklerle çocuk yaşta evlenmeye zorlanan ya da evlendirilen, o yaşta sorumluluk almaya çalışan kız çocukları, diğer yandan “töre” denen Orta Çağ kalıntısı bir kültür anlayışı içinde bocalayanlar. Gözü moraran,

kaşı patlayan, saçları yolunan, üstüne kuma getirilen, taciz-tecavüz edilen, aşağılanan ve sonunda cinayete kurban gidenler.
Özellikle son yıllarda ülkemizde kadınlara yapılan zulüm artış göstermektedir. Hatta sadece zulümle kalmıyor, kadınlar öldürülüyor. Evmiş, sokak ortasıymış fark etmiyor. Hatta çocuklarının gözleri önünde bıçaklanıyor, bedenine kurşunlar boşaltılıyor. Bu caniliği işleyenlerse genellikle eş, sevgili, eski eş hatta eski sevgili. Kimi töreyi gerekçe gösteriyor, kimi kıskançlığı, parasızlığı, kimi stresi, kimi de namusu. Erkekler yıllar önce boşanmış veya ayrılmış olmasına rağmen bunu kabullenemiyor ve kanlı elleriyle kadınların hayatına son kez dokunuyor. Kadın cinayetlerinin ardı arkası kesilmiyor.
Her yıl 8 Mart’ta gerek ülkemizde ve gerekse tüm dünyada dünya kadınlar günü kutlanır. İşte hikayemizdeki ve benzer daha nice “Adı KADIN” olanlara reva görülenleri düşününce, bu ifade ne kadar samimiyetsiz geliyor kulağa, öyle değil mi? Neredeyse her gün her yerde şiddete maruz kalan, taciz edilen, tecavüze uğrayan, öldürülen yetmedi kesilen, yakılan, bıçaklanan, horlanan, aşağılanan, dışlanan hayatının baharında hayatına son verilen kadınların durumları ortada iken ne kutlaması diyesi geliyor insanın.
Oysa kadın değerlidir, kadın saygındır. Her şeyden önce o bir insandır. Kadın; adam olmadan önce insan olabilmenin en temel unsuru, var oluşumuzun ardındaki sır, hayatın can damarıdır. İnsanlığın devamı için olmazsa olmazlardandır. En güzel şekilde yaratılmıştır. En büyük dertlerin çilelerin baş kahramanıdır. En büyük mutlulukların ardındaki sırdır. O anadır, bacıdır, eştir, yardır. O büyük bir nimettir tabii kıymetini bilene. O, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir.” sözüyle ne kadar değerli ve önemli olduğunun ortaya konduğu bir değerli bir insandır. Tabii anlayana…
Toplumun bu önemli sorunu bizi yönetenler tarafından artık ciddiye alınmalı ve çözüme kavuşturulmalı. Öncelikle kadının eğitimine önem verilmeli.
Kadının eğitimine önem verilmeli. Çünkü kadın öğrenirse çocuklarına da öğretir. Kadının istihdam edilmesi için gerekli ortam hazırlanmalı. Kadın ekonomik açıdan özgür olursa özgür çocuklar yetiştirir. Özgür çocuklar, özgür güçlü toplum demektir. Ancak gelecek nesillerimizin aynı hatalara düşmemesi için bu politikaların uygulanması gereklidir. Diğer yandan Çocuklarımız cinsiyet ayırımcılığından uzak tutulmalı. Erkek çocuklarımıza annesine, kız kardeşine saygılı olması gerektiği gibi onların dışındaki kadınlara da saygılı ve nazik olması öğretilmeli.
Sözümü: “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!” sloganıyla bitirirken yetkililerden: “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi”ne ülke olarak tekrar katılmamızı sağlamalarını istiyorum.
Okurlarıma sevgiler.

Hanife MERT

SÜRPİZLE DOLUDUR DRAMADIR

Gün geçmiyor ki; yazar arkadaşlarımızla birlikte Tolstoy’un Bisikletine bindiğimizden beri yeni sürprizler bekliyor bizi her sayıda. Her sayı yeni heyecan. İşte drama da bu heyecan denizi içerisinde kaybolmak gibi bir şey. Neden mi? Çünkü etkinliklere katılmak için her geldiğinizde sizi neyin beklediğini bilmiyorsunuz. 

Dramayı tiyatroyu dramadan ayıran en önemli fark da burada yatıyor. Ama sakın ikisi birbirinden farklı diye düşünmeyin ikisinin de birbirine ihtiyacı var. Akşam katılınanderslerde işten yorgun gelen yorgunluğunu geride bırakıyor, sabah erken başlayan ise uygusunu unutup güne güzel bir başlangıç yaptırıyor drama.  Hem de ayrım yapmıyor. Çocuğundan yetişkinine, herhangi özrü olanından özürsüzüne üstün yeteneklisine kadar çantasını doldurup gidiyor drama derslerinden. 

Uzun süredir bu eğitimin içinde olanlar derslerin sonunda güzel şeyler duydukça yaptıkları liderliklerinin dolu olduğunu mutlaka gözlemliyorlar. “İnanın ilk geldiğimde aslında çekingen biriydim ama kurs bittikten sonra kendime güvenim geldi şu anda bir şirkette kurum müdürü olarak çalışıyorum.”. “Topluluk önüne çıkmayı bırakın yüz yüze görüşmelerde bilekendime güvenim yoktu. Ama şimdi seminerler düzenliyorum. İş saati sonrası motivasyon amaçlı kurumda kendi bölümüme drama etkinlikleri yapıyorum”. Dramanın alanı çok geniş. Yeter ki deneyimli bir eğitmen, istekli bir grup olsun gerisi eğlence ama bilinçli oluşturulmuş temelle dayandırılmış ve sistemli bir halde sunulan eğlence. Haydi kalın sağlıcakla.

Sedat BULUÇ

HAYVAN ÇİFTLİĞİ

İngiliz yazar George Orwell’ın Hayvan Çiftliği adlı romanı onun çağdaş klasikler arasına girmiş ikinci ünlü yapıtıdır. 1940’lardaki reel sosyalizm‘in eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatında ‘yergi’ türünün başyapıtlarından biridir.
Hayvan Çiftliği’nin kişileri hayvanlardır. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin’i simgelediği açıkça görülecektir. Öbür kişiler birebir belli olmasalar da bir diktatörlük ortamında yer alabilecek kişilerdir. Romanın alt başlığı Bir Peri Masalı’dır. Küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değildir; ama roman, bir masal anlatımıyla yazılmıştır.
George Orwell’ın hiciv nitelikte bir eseri olan Hayvan Çiftliği ilk olarak 1945’te yayımlanmıştır. Eser; sahiplerine isyan eden ve hayvanların eşit, özgür ve mutlu olduğu bir toplum oluşturmayı düşleyen çiftlik hayvanlarının sıra dışı hikâyesini anlatmaktadır. Bununla birlikte hayvanların isyan hareketi ihanete uğrar ve çiftlik hayal edildiğinin aksine önceki kadar kötü bir hâle dönüşür.
Kitabın içeriğinden bahsetmek gerekirse kitap bir hayvan çiftliğinde geçen hayvanlar arasındaki tuhaf hikayeleri konu alır. Bu hayvanların insanların yaptığı zulüm karşısında bir başkaldırıyla bu zulümden kurtulma serüvenini anlattığı görülmektedir. Çiftlik hayvanlarının insanlara başkaldırmalarındaki temel amacı kendilerinin yönetime geçerek insanlardan kaynaklanan zulümden kurtulmaları, bu sayede adil, eşit ve daha iyi koşullarda yaşama isteğidir.
Hayvan çiftliği içinde hayvanların ayaklanması, gerçek hayatta o dönemin Sovyet Rusya’sına ve Stalin’e yönelik bir eleştiri olarak değerlendirilebilir. Çiftlikte eşitlik ve adaletin daha düzgün işleyen bir yönetim anlayışı amacıyla yönetime talip olan domuzların öncelikle koydukları hayvanları korumaya yönelik kuralların zamanla nasıl otoriter kurallara dönüştüğünü önceki ve sonraki kuralları karşılaştırarak anlamak mümkündür.
İlk kurallar:
İki ayaküstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
Dört üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
Bütün hayvanlar eşittir.
Ancak zamanla yönetimi ele geçiren çiftlik domuzlarının kendilerine yönetimde daha güçlü ve onları tatmin eden bir yer bulabilmeleri için bu kuralları şu şekilde değiştirdikleri görülmektedir.
Sonraki kuralalar:
Dört ayak iyidir, iki ayak daha iyidir.

Hiçbir hayvan sebepsiz yere öldürülemez. Hiçbir hayvan çarşaflı yataklarda uyuyamaz. Bütün hayvanlar eşittir, bazıları daha eşittir.
Yapılan kural değişikliği sonucunda aslında insanların hayvanlar üzerinde gerçekleştirdiği yönetsel baskının şimdide domuzlar üzerinden kendi türleri olan hayvanlar tarafından nasıl evrildiğini gösteren önemli bir benzetmeyi ifade etmektedir.
Kitabın final bölümünde domuzlarla iş birliği içinde olan insanların aynı masanın etrafında oturarak domuzların insanlar arasında geçen şu muhabbet ve bu muhabbetin sonucu kitabı özetlemektedir: “Sizler aşağı kesimden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler de bizim aşağı sınıftan insanlarımızla uğraşmak zorundayız.” Yapılan bu esprileri gören çiftlik hayvanlarının domuzlarla insanların aynı dili kullanmasını ve yüzlerinin, davranışlarının ve karakterlerinin birbirine benzediğini görerek kitabın son bulması hayvan çiftliğinde geçen sürecin aslında eski yönetimin sadece şekil değiştiren başka bir versiyonu olduğunu okura sunmaktadır.

Cansu GÖK

KADIN CİNSELLİĞİNİN GÖZ ARDI EDİLEN BOYUTU ve VAJİNİSMUS

Cinsellik bireyin yaşamında önemli yere sahip olan ve içgüdüsel olduğu kadar öğrenilebilen de bir olgudur. Bundan dolayı doğru bir cinsel eğitim almak oldukça önemlidir. Bu alana yönelik bilgiler genellikle informal yollarla edinilmektedir. Yaşamımızın ilk yıllarından itibaren içinde doğduğumuz ailenin bize öğretmiş olduğu bilgileri alırız. Çocuğa verilecek ilk cinsellik eğitiminin de aile tarafından verilmesi gerekir. Aile nasıl ki çocuğuna trafikte karşıdan karşıya geçerken yapması gerekenleri ve uyması gereken kuralları öğretiyor ise cinsellik konusundaki bilgileri de çocuğun anlayabileceği şekilde yani en uygun dille anlatmalıdır. Çünkü trafik kuralları çocuğu kazalardan korurken doğru bir cinsel eğitim de çocuğun yaşamında olumsuz bir iz bırakacak cinsel travmaların önüne geçer. Ama maalesef bizim toplumumuzda da olduğu gibi daha baskıcı toplumlarda aileler daha geleneksel bir tavır sergileyerek bu konuları hala bir tabu olarak görmekte ve çocuklarına, gerekli olan bu cinsel eğitimi vermekten kaçınmaktadırlar. Dolayısıyla çocuğun kendisi bir araştırma çabası içerisine girerek doğru olmayan kaynaklardan yanlış bilgiler edinmekte ve bunun sonucunda da zarar görmektedir.
Cinsellik, ülkemizde oldukça merak edilen ama bir o kadar da üzerinde konuşulamayan, konuşmaya utanılan bir konudur. Bu, cinselliğin bizim kültürümüzde bir tabu olması ve bu tabunun halen daha yıkılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Gelişmemiş veya bizim gibi az gelişmiş topluluklarda cinselliğin bastırıldığını gözlemleriz. Bu gibi toplumlarda, kişi çevresel etmenlerden dolayı cinselliğini özgür bir biçimde yaşayamaz ve cinselliğini açığa çıkaramaz. Cinsel anlamda tatmin olamayan, cinselliğini özgürce yaşayamayan ve bunu ifade edemeyen insanlar, oldukça gergin ve agresif davranışlar sergilerler. 21. yüzyıla gelmiş olmamıza rağmen ne yazık ki cinsellik kelimesini ağzına almaya çekinen insanlar, bu alanda yeterli bilgiyi erişim sağlayamadıklarından dolayı bu konudaki yetersizlik birçok alanda kendini göstermektedir. Peki binlerce yıl öncesinde uğruna insanların cezalandırıldığı, günümüzde de konuşulmaya çekinilen ve üstü örtülen bu cinsellik kavramı nedir?
Cinsellik yaygın olarak bilinenin aksine yalnızca penis ile vajinanın birleşmesinden ibaret değildir. Cinsellik, kişinin kendisini öteki bir kişiye karşı fiziksel ve duygusal anlamda açmasıdır. Bundan dolayı çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki cinsellik iki insanın birbirine en yakın olduğu andır. İnsanlar doğduğu andan itibaren bir başka bedenle temas etme gereksinimi duyarlar. Örneğin yeni doğmuş bir bebeğin mamasını yedikten ve altı değiştirildikten sonra annesinin ya da bakım veren kişinin dokunuşlarına ihtiyaç duyduğu gibi. Böylece bebek kendini güvende hisseder. İlerleyen zamanlarda da insanlar bu tensel ihtiyaçlarını giderme gereksinimi içerisine girer.

Bizim kültürümüzde, cinsiyete göre değişkenlik gösteren bir algılama mekanizması hakimdir. Kadın ve erkek cinselliği kültürel anlamda aynı çizgide olmadıkları gibi psikolojik olarak da farklıdırlar. Erkek tarafında cinsel uyarının yükselişi çok hızlıdır ve kendini fiziksel olarak gayet görünür bir ereksiyonla duyurur. Bu içgüdünün gösterimi bir gurur kaynağıdır ve erkeklik kimliğini güçlendirir. Bu nedenle bu gösterime değer atfedilir ve erkek buna teşvik edilir. Kadınlar tarafında ise arzunun ilerlemesi daha yavaştır, fiziksel reaksiyonlar daha az görünürdür. Erkeklerin gurur kaynağı olarak gösterilen cinsel uyarılma, yaklaşık elli yıl öncesine kadar kadınların itiraf ettiklerinde mahkûm edilme sebeplerinden biriydi.
Kadın cinselliği, toplumlar tarafından yüzyıllardır görmezden gelinmiş ve kadının bundan haz alması sanki bir utanç kaynağıymış gibi lanse edilmiştir. Küçük yaşlardan itibaren kız çocukları “Kapa kızım bacaklarını!” veya “Düzgün otur kızım!” şeklinde sözlerle büyütülürken düğün gününün sonunda bu kadınlardan kocalarını memnun etmesi beklenmiştir. Peki yıllarca şemalarına “Kapa kızım bacaklarını.” düşüncesi yerleşen bir kadın nasıl olur da bir gecede bacaklarını açarak kocasını tatmin edebilir?
Kadın cinselliğinin gizlenen boyutuna baktığımızda bazı cinsel işlev bozuklukları hakkında da konuşulmadığını ve tedavi sürecine başlanılmadığını görüyoruz. Bu cinsel işlev bozukluklarından bir tanesi de vajinismusdur.
Vajinismus, vajen girişindeki kasların kasılması sonucu cinsel birleşmenin mümkün olmadığı ya da son derece ağrılı olduğu bir cinsel bozukluktur. Bu kasılmalar, tüm bedenin kasılması, bacakların kapanması, korku, kaçınma tepkisi ve vajinal girişin olamayacağı inancı ile eşlik eder. Vajinismusa sahip bir kadın, kasılan kaslarının üzerinde hiçbir etkisi olmadığını düşündüğünden dolayı kendini oldukça çaresiz hisseder.
Vajinismus, ülkemizde sayısı oldukça fazla olan ancak bilgi eksikliğinden dolayı yanlış bilinen ve bundan dolayı tedavi aşamasına geçilemeyen bir bozukluktur. Bu bozukluk kadının psikolojik durumunun yanında çiftler arası ilişkiyi de olumsuz etkilediğinden dolayı ilişkiye girmeden önce profesyonel bir danışmanlık almak ve uygun tedavi yöntemini seçmek oldukça önemlidir. Vajinismusun nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte genel olarak sosyal, kültürel, psikolojik ve fizyolojik bulguların birbirini tamamlayıp bütünleştiği, oluşumunda daha çok çevrenin, çocukluktaki cinsel travmaların ve dinsel muhafazakarlığın rol oynadığı bir bozukluk olarak ele alınmaktadır. Vajinismusun, bilinçaltının derinliklerinde yatan bazı kültürel kodlardan kaynaklandığı da söylenilebilir.

İlk cinsel birliktelik ve doğum hikayeleri ile kültürümüzdeki cinsel mitler henüz çok küçük olan kız çocuklarına anlatıldığı için onlarda bir korkuya sebep olmaktadır. Bu korku kız çocuklarının ileride cinselliğe bakışını etkileyerek ya cinsellikten kaçınan ya da cinselliğin üzerine daha çok kafa yoran bireyler haline gelmelerine neden olmaktadır.
Yapılan araştırmalar vajinismusun, tıbbi ve psikolojik gibi tedavi yöntemlerinin yanında daha çeşitli tedavi yöntemlerinin olduğunu bize göstermektedir. Ama bunlardan en etkili olanı, alanda kendini geliştirmiş bir terapistten psikolojik destek almaktır. Cinsel terapi ile semptom odaklı bir tedavi yönteminden ziyade birey odaklı bir tedavi yolu izlenmektedir. Yapılan araştırmalar cinsel terapinin yanında ek olarak grup terapisi, bibliyoterapi gibi terapi yöntemlerinin eklenmesi ile daha verimli sonuçlar alınabileceğini göstermektedir. Koehler, yürüttüğü bir araştırmada EMDR yönteminin organik bir kökeni olmayan vajinismus tedavisinde oldukça etkili olduğunu belirtmiştir.
Bir cinsel işlev bozukluğu olan vajinismusun erken dönemde tanılanması ve tedaviye başlanması kadınlar için oldukça önemlidir. Bu bozukluk, başta cinsel hayat olmak üzere kadınları hem psikolojik hem de sosyal olarak oldukça yıpratır. Bu sorunu yaşayan kadınların -varsa- partnerleri ile kendilerine en uygun olan tedavi yöntemini seçmeleri ve kısa sürede tedaviye başlamaları sürecin olumlu yönde ilerlemesi için oldukça önemlidir.

Yeşim DOĞAN

STONEHENGE

Stonehenge, İngiltere’nin Wiltshire kentinde yer alan tarihi yapı, dünyada en çok tanınan anıtlar arasında yerini almaktadır. Eski İngilizce’de ‘asılı taşlar’ anlamına gelen Stonehenge bölgesinin günümüzden 5 bin yıl önceden itibaren mezarlık alanı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. MÖ 3 bin yılında İngiltere’nin en büyük mezarlığı olan Stonehengedeki işaret taşlarının Güneş tutulmasını tahmin etmek için kullanıldığı da kanıtlanmış. Türkiye’de Göbeklitepe’nin keşfine kadar dünyada insan eliyle inşa edilmiş en eski tapınak olarak kabul ediliyordu.
Stonehenge, Avrupa’nın en ünlü tarih öncesi yapısıdır. UNESCO Dünya Kültürel Mirası Listesinde yer alan Stonehenge’in yaşı, yakın dönemde yapılan araştırmalarla MÖ 3 binler olarak tespit edilmiştir. Aradan geçen 5 bin yıllık zamana rağmen bu gizemli yapının nasıl ve ne amaçla inşa edildiği net olarak bilinmiyor.
Birleşik Krallıktaki en popüler yapılardan biri olan Stonehenge, İngilizlerin kültürel bir simgesidir.


https://yoldaolmak.com/wp-content/uploads/2020/04/stonehenge-hikayesi.jpg

UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan Stonehenge, Orta Çağ’da inşa edilen dünyanın 7 harikasından biridir. Her yıl 1 milyonu aşkın ziyaretçinin geldiği alan, İngiliz Kraliyet Ailesi’ne ait ve saray tarafından yönetiliyor.


https://yoldaolmak.com/wp-content/uploads/2020/04/stonehenge-hakkinda-bilgi.jpg.webp

Nur YILMAZ