tolstoyun bisikleti
Tebrik Telefonu 🚲📱👏🏻✌🏻

Dergimizin Kurucusu ve
Genel Yayın Yönetmeni Sinan Demir, edebiyatımızın gözde şairi Haydar Ergülen’i telefonla arayarak Kırmızı Kedi yayınevinde yeni çıkan ’40 Yıl Karşılığını Bulamamış Sorular’ kitabı için iyi dileklerini ve teşekkürlerini sundu. Haydar Ergülen hocamızı tebrik ediyor başarılarının devamını bekliyoruz.

Edebiyatımızın değerli şairi Hilmi YAVUZ ile çok özel bir röportaj yaptık!🚲📰☕️


Hilmi Bey şu an üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?


Şöyle, elbette var, benim 1990’lı yıllarda yayınladığım anlatılar var (Teormina, Fehmi K.nın Acayip Serüvenleri ve Kuyu). Üç anlatıyı aşağı yukarı 30 yıl geçtikten sonra şimdi yeni bir anlatıyla yayımlıyorum, anlatıyı bitirdim aslında fakat temize çekerken yeniden yazma işlemi yürürlüğe girdi, o yüzden bir hayli vakit alıyor. Ama yani anlatı üzerinde çalışıyorum.
Sizi en çok etkileyen şiirler nelerdir?
Kendi şiir kitabım konusunda herhangi bir tercihte bulunmam, bütün kitaplarım yazdıklarımın en iyileridir. Gerek Türk edebiyatı gerekse dünya edebiyatı konusunda tabii kitaplardan değil şiirlerden söz etmem mümkün olabilir yani bir kitabı bütünüyle değil, ama bir şairin bir ya da iki şiirinden söz edilebilir. Örneğin bir Yahya Kemal ‘Erenköyünde Bahar’ şiirinden, ‘Haşimi
Şafakta’ şiirinden ya da Cemal Süreya’nın ‘Gül’ şiirinden söz edilebilir. Behçet Necatigil’in ‘Çıkmak’, ‘Solgun Bir Gül Dokununca’ ya da ‘Nilüfer’ şiirinden söz edilebilirim. Kitaplardan değil, kısaca bir daha söyleyeyim sevdiğim şiirlerden söz edilebilirim. Batı şiirine gelince benim çok sevdiğim ve benimsediğim, önemsediğim bir Fransız şair var Charles Baudelaire, onun ‘Kötülük Çiçekleri’ kitabı var o kitap birkaç defa Türkçeye çevrildi. Ama asıl harf devriminden önce yani 1928’de eski harflerle yapılmış çevirisi var. Ali Sandal ve İsmail Hakkı Bey’in yaptığı 1927 yılında bir çeviri var. O çeviri eski harflerle yani Osmanlıca diliyle öyle söyleyeyim yaptığı çeviriyi ben Latin harflerine aktarmıştım. Yeni harflerle aktarmıştım. O, 2000’li yılların başında Ankara’da basılmıştı. Kitap bitmişti yani şimdi yeni basımı yapılıyor. O derinlikle kördüm Ali’nin yani Ali Sandalın çevirisinin benim tarafımda Latincesine çevrilmiş versiyonu öyle söyleyeyim onun yeni basımı için yeniden eski harflerden karşılaştırma yapıyorum. Bir yanlış yapmayayım. Okuma hatası yapmayayım diye o dönemin şiirlilerini baştan aşağı seviyorum.


Hilmi Bey ilk yazdığınız yazıyı veyahut şiiri hatırlıyor musunuz?


Lise birinci sınıfta yazdığım bir şiir vardı. Birinci sınıfta kendi el yazımızla Mito Fanzin adlı bir dergi çıkartmıştık. Orada yayınlanmış olmalı 1951 yılında, adını hatırlamıyorum. Basılı ilk şiirim yine okul dergisinde ama bu kez matbu yani basılmış olarak 15 Aralık 1952 çıktı. Şiirin adı Sabahların Türküsü idi.


Hilmi Bey yazmak sizin için ne ifade ediyor?


Evet yazarlar genellikle bu konuda standart cevap verirler Sait Faik’ten bu yana verilen yanıt yazmasaydım çıldıracaktım böyle söyleniyor. Sait Faik bizim için iyi bir başlangıç yaptı. Yani bu
soruya standart bir cevap verilmesini sağlamıştı. Kendisine teşekkür ediyorum.


Biz de edebiyatımızın değerli yazarı Sait Faik Abasıyanık’ı büyük bir saygıyla, hayranlıkla ve özlemle anıyoruz.
-Sinan Demir,


“Yazmasaydım çıldıracaktım.”
-Hilmi Yavuz

Hilmi Bey, bazı yazarlar ve şairlerin belli dönemlerde yazıyı bıraktığı olmuş hakeza sizin de öyle bir döneminiz oldu mu?


Zorunlu olarak evet şundan dolayı; 1957 yılında üniversitede hukuk fakültesinde öğrenciyken babam emekliydi ve sadece emekli maaşıyla yetinmek zorunda kalan bir aileydik. Çalışmak zorunda kaldım. Evin geçimine katkıda bulunmak için gazeteci oldum. 1957 yılından 1963 yılına kadar edebiyatla uğraşmayı ister istemez yani yazma anlamında bırakmak zorunda kaldım. Öyle yedi yıllık bir dönemim var. Yazı yazdım ama haber yazısı yazdım.


İkinci Yeni akımda sevdiğiniz ve beğendiğiniz şairler var mı?


Elbette var, tabii başta Cemal Süreya, İlham Berk ve Edip Cansever benim İkinci Yenim onlar.


Hilmi Bey, İkinci Yeni akımına mensup şairlerden biriyle tekrar konuşma şansınız olsaydı kimi seçerdiniz?


Cemal’le bir kez daha konuşmak isterdim. Cemal Süreya’yı seçerdim, herhalde aynı soruları sormazdım. (Gülüyor)

Peki bir gün bu dünyadan ayrılırsanız, hâlâ okumadığınız kitaplar olacak bunun için çok üzülür müsünüz?


Valla Sinancığım demin söylediklerimi tekrar etmek durumundayım. Evet.


Hocam affınıza sığınıyorum burada araya girip Borges’ten bir örnek vermek istiyorum Borges der ki:
“Ben cenneti her zaman bir kütüphane olarak düşlüyorum.”

Sinan DEMİR


Borges zaten cennet
Sinancığım.


Hocam, kitap okumak olmasaydı edebiyatsız ve sanatsız bir dünya düşlemek nasıl olurdu.?

Edebiyat’ın olmadığı bir dünyada insanlar çok rahat yaşayan insanlar olurdu, insancıklar
olurdu. Onlar için ne kadar iyi edebiyat yok, sanat yok sorgulayan yok. Böyle bir hayatı yaşayan insanlar insancıklar olurdu. Tabii edebiyat ve sanat var olduğu için dünya benim için ifade ediyor.


Hocam son olarak Tolstoy’un Bisikleti dergimizin okurlarına bir mesajınız var mı?


Sinancığım Tolstoy’un Bisikleti dergisinin yolu açık olsun, bisiklet hep yolda olsun. Okurlarınıza sevgilerimi iletiyorum.

Tv Spikeri ve Moderatörü Sibel TOPALOĞLU ile özel bir röportaj yaptık.


Merhaba Sibel hanım bize biraz kendiniz anlatabilir misini? 


Tarih öğretmeni, İK’cı ve moderatör. Lakin bunlar çalışarak elde ettiğimiz unvanlar. Her şeyden önce anne misyonum var. Çünkü bir kadın öğrenirse çocuklarına da öğretir. Sağlıklı ve vicdanlı, hayatta dik durmayı, paylaşmayı bilen bireyler yetiştirir. Toplumun iyi olması en küçük parçası olan bireyden başlar. Yüreğimizdeki sevgi ile çevremizi iyileştiririz. İnsanı ve doğayı severiz. Dünyayı güzelleştiririz. Sevgi, saygı ve değerlerimize sahip çıkmak benim hayattaki misyonum.

Tv sektöründe biraz bahsedebilir misiniz?

Medya sektörünün vazgeçilmez bir parçası olan tv alanı öngörülmesi güç bir sektördür. Tarafsız olmak, dürüst ve gerçek habercilik yapmak günümüzde tv sektörünün maalesef zorlukları içinde sayılabiliyor. Oysa bunların mevzu dahi edilmemesi gerekiyor. Ama şartlar ne olursa olsun işimize odaklanmak bizi diğerlerinden farklı kılar. TV sektörü sadece yayın alanında değil, kendi içinde de zorlukları olan bir alan. Yayın hazırlıkları çok heyecanlı. Özellikle canlı yayınlar. Hayatın her alanında olduğu gibi burada da insan ile iletişiminiz çok fazla.  Çalıştığınız kuruma ve kanala göre elbette değişiklik gösterebilir. Burada aslolan her işte olduğu gibi mesai arkadaşlarınız. Şu an Ekotürk ailesi içinde iyi ve uyumlu bir ekibimiz var. Keyifli çalışıyoruz. Ama her sektörde olduğu gibi bu alanda da zemin kaygan. Dolayısı ile birey olarak insan ilişkilerimizi yönetebilmek çok önemli. Diyalog alanı belki de insanın ömür boyu öğrenci olduğu bir alan. Daima kontrollü, sakin ve nazik olmak, barış dilini kullanmak çok önemli. Egolarımızdan sıyrılmayı başardığımızda ilişkilerimizin kontrolü artık bizim elimizde oluyor. O zaman ortaya çıkan işte sektör ne olursa olsun daha iyi olabiliyor.

Dijital medya Tv sektörünü nasıl etkiledi?

Dijital Medya her kuşaktan insanın ilgisini çekiyor. Televizyon ise kitle iletişim araçları arasında hala etkili. Elbette izleyicinin yaşı, ilgi alanları, sosyal, kültürel ve ekonomik olarak içinde bulunduğu durum bu tercihleri etkiliyor. Sonuçta çeşitlilik ve seçim hakkı mühim. Dijital medya bu anlamda seçenekleri çoğaltıyor. Ve gözlemlediğim kadarı ile genç nesil dijital platformları takip ediyor.

Okuduğunuz ve beğendiğiniz yazar ve şairler kimler?

İhsan Oktay Anar ‘Puslu Kıtalar Atlası’, İlber Ortaylı ‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır?’, ‘Beklenen’ Kathleen Mcgowan, Dostoyevski ‘Öteki’, Canan Tan ‘Yüreğim Seni Çok Sevdi’, Dan Brown’un ‘Başlangıç ve Da Vinci Şifresi’ bende etki bırakan eserlerdir. Türk klasiği Reşat Nuri Güntekin çocukluğumda okuyup hala etkisinde olduğum ‘Harabelerin Çiçeği’, Jules Verne bilim-kurgu romanları ortaokul yıllarımın vazgeçilmezi idi. Kişisel gelişim kitaplarınıda severim. Orhan Veli, eğitimimde vurgulama çalışmalarımın mimarı olması açısından bende ayrı bir yere sahiptir.

Kütüphanenizde hangi tür kitaplar var?

Tarih, bilim kurgu, kişisel gelişim.

Peki okumak sizin için ne ifade ediyor?

Okumak her zaman yeni dünyaların kapısını aralamaktır. Bir şeyler öğrenmek, yenilenmek, tazelenmek ve kat çıkmaktır. Ufkunuz yükselir, bakış açınız genişler. Özetle okumak her şeydir.  

 Var mı? Başka Projeleriniz?

Benim aklımda ve not defterimde sürekli yeni fikirler bulunur. Ama ne kadar toplum yararına ve nasıl en verimli kullanılır fikirlerimiz eyleme geçmeden bilinmez. 

Dijital medya mı? Yoksa Televizyon mu? Hangisi sizin dikkatinizi çekiyor?


İnsan hiçbir şeyin cahili olmamalı. İkiside kadrajımda, gelişime uyum sağlamak durumundayız.

Genç tv moderatör adaylarına bir öneriniz var mı? 

Gençler hayata geniş bir çerçeveden bakıyor, çağı yakalıyor. Önerim yapmak istedikleri ile alakalı tecrübeleri mutlaka araştırıp öğrenmeleri, meslekleri ve hayatları ile ilgilikararlar alırken deneyim sahibi insanları araştırıp okumaları ve tanımaları yönünde olur.

Göbekli tepe

Göbekli tepe dünyanın şu an için bilinen en eski ve en büyük kült merkezi ve tapınağıdır. Şanlıurfa’nın Örencik köyü yakınlarında bulunan Göbekli Tepe’nin kazılarını 1995 yılında Alman Arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt başlattı ve ölümüne dek 20 yıl boyunca devam ettirdi. Göbekli Tepe kült merkezi, UNESCO Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’nde bulunuyor.


https://trthaberstatic.cdn.wp.trt.com.tr/resimler/1492000/gobeklitepe-aa- 1493750_2.jpg


Yaklaşık 12 bin yıllık geçmişe sahip Göbekli Tepe insan tarihini değiştirdi. Göbekli Tepe ile dinsel inanışın yerleşik yaşama geçişteki tesirini kanıtlandı. Göbekli tepe, avcı-toplayıcı yaşamı, tarım ve hayvancılığa geçişi, tapmak mimarisi ve sanatın doğuşunu anlamamıza önemli katkılar sağladı. Merkezinde iki dikili taş ve çevresinde 20 adet dairesel şekilde yerleştirilmiş taş bloklar ve bunların üzerinde örümcek, akrep, yılan gibi tasvirlerin bulunduğu tapınak son 50 yılın en önemli keşiflerinden birisidir.

Nur YILMAZ

İki şehrin hikayesi

İki Şehrin Hikâyesi (1859), Viktorya dönemine damga vuran, İngiliz Edebiyatının önde gelen yazarlarından Charles Dickens’ın klasikleşmiş, dünyaca ünlü romanıdır. Bastille’nin yıkılışından yetmiş yıl sonra yazılmış, Fransız İhtilali yıllarını anlatan, o tarihe ışık tutabilecek bir çağ romanıdır.
Eser, tarihi bir roman niteliğini taşıdığı ve konusunu Fransız Devrimi’nden aldığı için öncelikle Fransız Devrimini özetlemek eserde anlatılan konuyu anlamak için daha faydalı olacaktır. İncelememde elimden geldiğince eserde geçen hikâyenin gerçek olaylar ile bağlantısında açıklayacağım.
1700 yıllarının sonuna gelindiğinde Fransa pek de iyi durumda değildi. Dış borçlanma ve kaybettikleri koloniler sebebiyle ekonomik kriz içindeydi. Bu sebeplerden dolayı köylüler şehre akın etmeye başlamıştır. Halk arasında yaşayan bir takım aydın kesim, özgürlük ve eşitlik arayışını filizlendirmişti. Dönemin kralı 16. Louise, gücünün Tanrıdan geldiğine inansa da iyi bir yönetici değildi. Çevresinde sadece Aristokrat kesime yer veriyor ve her gün sarayda eğlence düzenliyordu. Fransa’da halk açlıktan ölürken ancak bu eğlenceden kalan artıklarla yetinebiliyordu.
Fransa’da yaşayan Burjuva ve köylü sınıfının yönetimde hiç söz hakkı yoktu fakat sadece vergi ödeyen kesimde onlardı. Bunun sonucunda yoğun baskılar sebebi ile kral, içinde halkın temsilcilerinin olduğu bir meclis toplantısı yapmak zorunda kaldı. Bu toplantıda kralın sol yanına devrimden yana olan Jakobenler sağ tarafına ise eski düzenden yana olan din adamları ve soylular oturmuştur.
Not: Bugün bilinen sağcılık ve solculuk terimleri bu oturuştan doğmuştur.
Burjuva sınıfı artık devrimin sahibi olmuşlardır ve halkı bilgilendirip milli bilinci oluşturmuşlardır. Burjuva sınıfı biraz daha halk tabakasına göre okumuş bir kesim olduğu için kral bu toplantıda halkın sadece çok küçük bir kesimini kayırınca artık umutlar tükenmiş ve iş çığırından çıkmış ve kral halkın tepkisinden korktuğu için meclisin kapılarını sonuna dek kapatmıştır. Halk ile kral arasındaki son iletişim yolu da bununla birlikte ortadan tamamen kalkmıştır.
Meclise katılmış olan temsilciler meclis kapısının kapalı olduğunu görünce her gün başka bir yerde toplanmaya karar verirler ve bir İnsan Hakları Bildirgesi yayınlarlar. Bunun üzerine kral halkın yanında olan bazı görevlileri görevden alır. Bunun üzerine halk ayaklanarak baskının ve işkencenin zulmü olan Bastil Hapishanesini ele geçirir. Bu durum ile halk hareketi başlamıştır. Her yerde başlamış olan hareketlenmelerin ardından insanlar birbirlerine yurttaş demeye başlamıştır.
Şimdi eserimizde yaşanan olaylar ile Fransız devriminde yaşanan gerçeklerin analizinden bahsedeceğim.
1-Giyotin: Devrim döneminde hikâyede de geçtiği gibi gerçekten de kullanılmıştır. (20 Mart 1792’de giyotin resmi olarak Fransa’nın idam aleti haline geldi.)

2-Bastille Hapishanesine baskın: Devrimin başlangıç döneminde hikâyede de geçtiği gibi baskın yapılmış ve devrimin başlangıç niteliğini taşımıştır.
3-Charles Darnay’in vatan hainliği davası: Fransa, Britanya’ya karşı olarak Amerikan Devrimine finansal destek sağlamıştır. Bu durumda Fransa ve Britanya arasındaki gerginliği ve düşmanlığı daha çok artmıştır. Hikâyede geçen davayı hatırlayan okurlar durumu daha iyi anlayacaklardır. Bu gerginlik döneminde casusluk olayları da hikâyede de geçtiği gibi yaşanmıştır.
4-Hikâyede geçen kral ve saray: Bahsedilen dönemde, hikâyede geçtiği gibi saray savurgan ve keyfine düşkün bir haldeydi. Amerikan Devrimine yapılan finansal destek ile Fransa ekonomisi iyice kötüye gitmiş ve köylüler ve burjuvalardan daha yüksek vergiler alınmıştır.
5-İdamlar: Hikâyede bahsedildiği gibi gerçekte de haklı veya haksız detaylı araştırılmadan birçok insan idam ettirilmiştir.
6-Devrim: Hikâyede geçtiği gibi Fransız Devrimi bir süre sonra kontrolden çıkmış, yerini kan ve dehşete bırakmıştır. Bu sebeple birçok yerde Kızıl Devrim diye nitelendirilmiştir. Ayrıca tarihte de gelmiş geçmiş en kanlı devrim olarak bilinir.
7-Devrimin planlanama yerleri: Eserde de geçtiği gibi Fransız Devriminin örgütlenme aşamaları, bar ve kafe gibi alanlarda başlamıştır.
Son olarak eserimizden de bahsedelim:
Eserimiz, üst kısımda da bahsettiğim gibi Fransız Devriminde yaşanan iki şehirde gelişen bir hikâyeyi anlatıyor. Şehirlerimizden birisi Londra diğeri ise Paris’tir. Yazarımız hikâyenin ilk girişinde Fransız Devrimini şu şekilde özetliyor bizlere, “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü hem akıl çağıydı hem aptallık hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana”
Bu eseri okuduğunuzda bir hikâyeden ziyade, Fransız Devriminin iç dinamiklerini de görmüş olacaksınız. Kitabın içerisinden tarih, aşk, tükenmişlik, kaos, vb. birçok olayın bizzat tanığı olacaksınız. İki Şehrin Hikayesi, sadece devrimin değil, toplumsal bir çöküşün de hikayesidir.

Cansu Gök