ETİNE YAPIŞTIKÇA GÜYA TANRI OLUYORDUM


Etinin sıcaklığı, etimin sıcaklığına değdikçe güya kendimi tanrı hissediyordum…
İhtivalaşıyordum.
Bir benden, başka bir benliğe geçiyordum.
Etinin sıcaklığına dokundukça.
Ve içine girdikçe.
Ve de seni hissettikçe.
Güya Tanrı oluyordum.
Senli yaşadığım her an tamamen çok kutsal geniş zamanlardı.

Takvimler ikimizin adına mutluluk falları gösteriyordu.
Zira iyiydik.
Güzeldik.
Hoştuk.
Ve doluyduk.
Ve de aşkla büyüyorduk.
Büyüyoruz.
Büyüdük.
Ki; şairin dediği gibi; ‘’Aşk bizi doğuran annemiz değil mi?’’
Çiçek gibiydik özenli.
Ve sözenliydik.


Etine yapıştıkça güya tanrı oluyordum.
Seninle beraber paylaştığım tek kişilik yatak, Oturduğumuz sütlü kahve renkli kanepe,
Sahil kenarında beraber yudumlayıp içtiğimiz bira şişesi,
Leman meyhanesinde karşılıklı kadeh tutuşturduğumuz pastoral desenli rakı bardakları,
Tamamen kutsal geniş zamanlardı.
Etine yapıştıkça güya tanrı oluyordum.
Dünyanın bu kadar çirkinliği varken ve senin de tanrıçalar gibi güzelliğin vardı.
Ve tanrıçalar gibi güzelliğinde dünyaya ay gibi parlıyordu.
Hele birde zifirli karanlıkta ay kız gibi dans edişin vardı.
Aman o ne cevvallik aman tanrım diyordum. Dudaklarının kenarında bir gökyüzü belirliyordu. Yüzün, şairin yeni yazdığı bir şiir gibiydi.
Ay parçası gibi parlıyordu.
Nazar değecek diye ödüm kopuyordu.
Sonrası da
Sen gökyüzü oluyordun.
Ben bulut, seni dudaklarımla öpmeye çalışıyordum. Ve dudaklarında okuyordum ikimizi.
Aklımı benden alıp
Kendine götürüyordun.
İtaatkâr ediyordun.
Uysal benliğimi kendine sürgün ediyordun.
Zeus gibi harikuladeler yaratıyordun. Gülüşün,
Yürüyüşün,
Endamın tamamen şiirsel ve mizansendi
Ve sen güldükçe yüzündeki gamzenin derinliği ortaya çıkıyordu. Ve benim de hiç unutmuyorum yegâne bir dileğim vardı, o da yüzündeki gamzenin o derinliğine beni gömmeleriydi.
Bütün tanrıçalar etrafına toplanmış,
Hayranlıkla seni izliyorlar ve keza güzelliğine imreniyorlar ve ben de tanrıçalar gibi güzelliğinin yanında
Ben, ben olmaktan çıkıyordum.
Aşk tanrısı oluyordum.

Aşka geliyordum.
Âşıktım.
Âşıktın.
Âşıktık.
Sonrası gecenin zifirinde ter suyundan terlemiş tenine asi bir günahkâr gibi sokuluyordum.
Tıpkı bir kedi yavrusunun annesinin kucağına sokulması gibi Merhamet,
Şefkat,
Ve sevgiye ihtiyaç duymuş gibi
Yüreğinin o sımsıcaklığını çok iyi hissediyordum.
Etin yanardağı gibi yanıyordu.
Beni içine almak istiyordun.
Dudaklarımızın kenarındaki su birleşiyordu.
Dudaklarımızın kenarındaki suların birleşmesi tıpkı İstanbul boğazı gibiydi.
Dalgalı ve süspansiyon gibi.
Başımı, memelerin ucuna bırakıyordum.
Öyle bir huzura kavuşuyordum ki;
Şiir gibiydi memelerin.
Gecenin kahramanıydı memelerin.
Savaşın ortasında senle gizli bir cephaneye saklanmış iki asker gibiydik.
Açtık.
Susuzduk.
Ve günahkârdık.
İçine giriyordum
Kalesi fethedilmemiş bir Afrika adası gibiydin Hem çok sıcak
Hem çok aç
Hem susamış
Ve hem de bir sürü hazinen vardı.
Etine dokundukça güya tanrı oluyordum.
Güzelliğin tıpkı, bir Mozart ve Beethoven bestesi gibiydi Hem çok naif
Hem çok usta
Hem de çok asi
Ve üretken
Etine yapışıkça güya tanrı oluyordum.

Sinan DEMİR