Işık Öğütçü ile Özel Röportaj

Sinan Demir: Merhaba Işık Bey öncelikle vaktinizi ayırıp bize röportaj verdiğiniz için çok teşekkürler. Biraz bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

Işık Öğütçü: Öncellikle hoş geldiniz. Ben 1 Kasım 1957’de İstanbul’da dünyaya geldim. İlkokulu üç okul değiştirerek tamamladım. Bunlar Cibali, Hırka-i Şerif ve Basınköy okulları idi. Daha sonra Yeşilköy Ortaokuluve Yeşilköy 50.Yıl Lisesi’nden mezun oldum. Ortaokul birinci sınıfının sonunda babamı kaybettim ve 13 yaşındaydım.

Üçüncü üniversite imtihanı denememde İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya Fakültesi, Kimya Mühendisliği bölümünü kazandım. Üniversiteyi 1982 yılında bitirdim. Daha sonra kimyasal maddeler işi yapan bir arkadaşımın yanında çalıştım sonra da bu konu da faaliyet gösteren firmamda kimyasal maddeler satışı yaptım. 

Bu firmamı kapatıp, yurt dışına yönelik şirket enformasyonu yapan şirketimi kurdum.  2000 yılında da Orhan Kemal müzesini açtım. Sonrasında Orhan Kemal ile ilgili çalışmalara başladım. Bu süreç tabi çok yorucuydu. Hem şirkette araştırma faaliyeti hem müze çalışmaları çok yoğundu. Bu sürecin sonunda 2015 yılında firmamı kapatarak müze ve Orhan Kemal çalışmalarına ağırlık verdim.

Babamla geçirdiğim süreç benim çocukluk dönemim. Ve sonrasında onun bende bıraktığı hasret. Yani babamla hoş anılar, evdeki davranışları, hareketleri ve yazma temposu. Ben hep bunları gördüm.  Onun daktilosuyla nasıl bir yazı temposu içinde olduğuna tanık olan ender insanlardan biriyim. 

Babamla bizim öyle yan yana çok az fotoğrafımız var. Yani 1960’lı, 70’li yılların teknolojisi bugün ki gibi devamlı fotoğraf çekmeye imkân vermiyordu. Bugün her an her dakika fotoğraf çekebiliyoruz. O zaman çok kısıtlı idi şartlar. Bu dönemde babamla çekilmiş fotoğraf buldukça çok mutlu oldum 

Daha sonraki yıllarımda da Orhan Kemal’in kitaplarını okuyarak geçirdim.

Sinan Demir: Işık Bey babanızın sizi en çok etkileyen kitabı hangisi veyahut hangileri?

Işık Öğütçü: Şu kitap demek zor. 59 eserinin hepsi beni çok değişik yönlere etkileyen eserler ki içinde yaşam var, heyecan var. 

O açıdan baktığımda da yeni yazarların bu kadar çok üretim yaptığını gördüğümde büyük bir heyecana kapılıyorum. Bazen istatistiklere falan da bakıyorum. Mesela hangi yıldı hatırlamıyorum, Türkiye’de 300-350 yeni roman yazılmış. Bu çok olağanüstü bir şey. Ancak kimler kalıcı oluyor, kimler eleniyor bunu bize zaman gösteriyor. Çetin Altan’ın bir lafı var. “Bir yazarın kalıcılığını görmek istiyorsanız yazarın üzerinden yüz yıl geçmesi lazım. Yüz yıl geçtikten sonra eğer yazar okunuyorsa demek ki eseri kalıcıdır. Toplum açısından bakıldığında da hangi türde yazdı ise orijinal bir konuyu işlemiş demektir” diyor. Bu bağlamdaben Türk edebiyatının her zaman yeni yazarlar üreteceğineinanıyorum. 

Sinan Demir: Baştan alır isek sizce bir yazar nasıl olmalı? 

Işık Öğütçü: Tabii ki yazarın bir dünya görüşü olması gerektiği ile birlikte, anlattığı bir olayı neden anlattığını da çok iyi bilmesi lazım. Bir şey anlatıyor ama niçin anlatıyor?  Birilerine ders vermek için mi? İbret alın, bir daha yapmayın mı? Veyahut ta sömürüye karşı, doğaya, doğanın felakete sürüklenmesine karşı bir mesaj mı vermek istiyor? Yani yazarın bir amacı olması lazım.  Bir satırın bile bir yerlere mesaj olarak gitmesi veinsanın etkilenmesini sağlamak lazım. 

Günümüzde herkes bir şeyler yazabiliyor.  Herhangi bir eserin de kendince çok büyük bir hazine olduğunu da biliyorum.  Örneğin ben, yazarsam bilim kurgu yazarım. Ancak bilim kurguda bile birtakım mantıklı mesajların verilmesi gerektiğine inanıyorum. Yeni yazar arkadaşların da yolları açık olsun ancak yansıttıkları olaylara, işledikleri konulara dikkat etmeleri gerektiğini düşünüyorum. 

Sinan Demir: Işık Bey, en çok sevdiğiniz veyahut da okuduğunuz yazarlar kimler?

Işık Öğütçü: Ben lise çağlarında başladığım okuma aşkı ile çok kitap okurdum. John Steinbeck’den Jack London’a, Rus klasiklerinden İspanya’nın önde gelen yazarlarına kadar. Durgun akardı don’un yazarı Mihail Şolohov’un dört ciltlikeserini bile o yıllarda okudum. Türk yazarlarından da Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Sait Faik, Nazım Hikmet. Atladığım mutlaka vardır. Günümüz yazarlarından da Ayşe Kulin, Ahmet Ümit. 

Bazen şiir de okuyorum. Şiirlerini özellikle okuduğum yazar arkadaşlarım var. Ama tabi ki edebiyatta ben bir otorite değilim. Ben sadece bir okurum. Bir okur olarak bunları okuduğum zaman eğer bir tat, haz alıyor isem, benim için o eser çok kıymetlidir. Ama eğer kendini okutmuyorsa maalesef yapacak bir şey yok. Yazarın üslubuna saygı duyarım, anlattığı konuya saygı duyarım. Yani onun duruşu öyledir onu da seven bir kitlesi vardır mutlaka diye değerlendiririm.

Sinan Demir: En çok beğendiğiniz şairler kimler? Hangi şairlerin şiirlerini çok okursunuz? 

Işık Öğütçü: Nazım Hikmet, Orhan Veli, Sebahattin Ali, zaman zaman Tevfik Fikret’i bile okurum. Cahit Sıtkı Tarancı’yı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yıokurum. Bunlar zaman zaman ferahlamak için de okuduğum şiirlerdir. 

Tabii günümüzde yine herkes şiir yazabiliyor. Onları da yakalayabilirsem okumaya çalışıyorum. Ama roman gibi yazılan şiirleri de okuyamıyorum açıkçası. Bence şiir denildiğinde, gerektiğinde bir dize ile bile insanın yüreğini etkilemesi lazım. 

Bazen roman mı, şiir mi olduğu belli olmayan kitaplar bize armağan ediliyor. Yeni bir tarz mıdır, nedir anlayamıyorum. En klasik şekliyle romandagiriş, gelişme, sonuç olmalı. Ya da bir bakıyorsunuzşiir yazmış, bu roman diyor. Her halde ben cahil kaldım diye düşünüyorum.

Sinan Demir: Işık Bey merak ediyorum, sinema ve dizi film ile aranız nasıl?  

Işık Öğütçü: Maalesef ben dizi izlemiyorum. O vakti aralığını yakalarsam okumaya ayırıyorum. Kütüphaneyegidiyorum, araştırma yapıyorum. Bir evrakın peşinde çok yıllar geçirdiğim olmuştur. 

Sinema olarak, Türk filmlerinden günümüzde çevrilenleri tesadüf eseri seyredebilirim. Yabancı filmleri zaman zaman vaktim varsa seyredebilirim. Hatta Hint filmlerinin çok sağlam senaryo yapılarının olduğunu görüyorum ve de hayranlık duyuyorum. Yani gerçekten bu işi çok çok iyi biliyorlar. Onun dışında film dünyasında biyografik filmler beni daha çok cezbediyor. 

Televizyonda artık pek bir şey seyrettiğim yok. Orada da daha çok belgesel seyretmeyi tercih ediyorum. Bu bir biyografik belgesel de olabilir, hayvanlarla ilgili bir belgesel olabilir. 

Sinan Demir: Bir diğer sorum da hangi tür müzikleri ve sanatçıları dinliyorsunuz?

Işık Öğütçü: Müzikte hiç ayırım yapmam. Eve giderken Türk sanat müziği de dinlerim, Türk halk müziği de dinlerim. Biz o kuşak olduğumuz için sıkılmadan dinleyebiliyoruz. Ancak klasik müzik dinlerim, hafif batı müziğini de dinlerim. Hatta zaman zaman bulursam, denk gelirse Ruhi Su’yu dinlerim. Mesela Zeki Müren’i Emel Sayın’ı dinlerim. Onların okuduğu her şarkı sözü anlaşılan sözlerdir.  Hiç karambole gelmez, yutmazlar kelimeleri.

Babam 1969’da falan yani son yıllarında Neşe Karaböcekdinlerdi. Nostalji olsun diye zaman zaman internette bulur Neşe Karaböcek’i dinlerim. 

Günümüzde tabi pek çok sağlam duruşlu müzik icra eden kişiler de var. Ne bileyim, Fazıl Say var, Haluk Levent var, türkü dünyasında sazıyla Sadık Gündüzvar mesela. Dedim ya hiç ayırt etmem. 

Sinan Demir: Işık Bey, dikkatimi çeken bir konu var

Edebiyatta birçok şairin ve birçok yazarın çocuklarının hayatta olduğunu biliyoruz. Kimse babası için böyle bir şey yapmadı. Gerçekten sizin böyle bir şey yapmanız, bir müze kurmanız takdire şayandır. O konuda dergimiz adına sizinle gurur duyuyoruz. Eminim ki bu ülkedeki tüm edebiyatçılar da sizinle gurur duyuyor. Orhan Kemal müzesini kurmaya nasıl karar verdiniz?

Işık Öğütçü: Belki de bu adımı takip edip gelecek olan başka aileler de vardır diye düşünüyorum ama konu masraflı bir konu. Doğal olarak gönülden yapılabiliyor En önemli nokta, bir mekânın olması gerekir. 

Ben çok iyi biliyorum, Fazıl Hüsnü Dağlarca için de öyle düşünceler var ama olmadı.  Haldun Taner için de olacaktı, olamadı. Kolay bir şey değil. Örneğin Can Yücel’in kızı geldi buraya. “Biz de böyle bir şey yapmak istiyoruz, bir müze kurmak istiyoruz” dedi. Müzeyi dolaştı, değerlendirmelerde bulundu.

Bu açıdan bir örnek teşkil ediyorsam ne büyük bir mutluluk. Bu aslında bizim ailemizin hayaliydi. 1970 yılında babamı kaybedince bu konuyu yavaş yavaş kendi içimizde tartışmaya başladık. Bir Orhan Kemal müzesi kurulsa, ya da bir Orhan Kemal müzesi nasıl kurulur diye düşünüyorduk. Kültür bakanlığından bekledik, belediyelerden bekledik, STK’lardan bekledik. Hiçbir kurumdan bir öneri ya da girişim gelmedi. 

Türkiye’de maalesef yazarlara, sanatçılara hayatta iken değer verilmiyor.  Öldükten sonra da yakınları olarak eğer bir çaba sarf etmezseniz, kayıplar hatırlanmıyor. Bu da acı bir gerçek. 

Otuz yıl sonra 2000 yılında benim iş yerimle ilgili bir arayışım vardı.  Sonra Cihangir’deki bu binaya yerleştim. İlk olarak da bu birinci katı müze yapabilir miyiz, yapamaz mıyız diye düşünmeye başladım. Yıllarca oturduğumuz evler zaten hep küçücük evlerdi. Ben anneme, bizimkilere önerimi söyledim. Herkes olumlu baktı.  Annem sadece eşyalar giderken üzülüyordu. Fakat sonra geldiğinde, burada kurduğum düzeni gördüğünde çok mutlu oldu. Düşünün, babamın odası birebir yerinde. 

O gün hatta bir öğrenci grubu vardı, annemle sohbet ettiler, etrafını sarıp sarmaladılar. Onlar için de her halde çok büyük bir gün olmuştur.

Onun yaşamsal objelerini sergileyerek gençlere birçok ilham kaynağı oluşturacak bir mekân oluşturduk belki de. Bu müze Orhan Kemal ailesinin kurduğu bir müze belki ama Türk milletinin bir kültür mirası. Ben de Türk milleti adına bu müzede gönüllü bekçilik yapıyorum.

Sinan Demir: Kesinlikle katılıyorum bu konuda size. Biz de size dergimiz ve bütün genç edebiyatçılarımız adına böyle bir projeye imza attığınız için teşekkür ediyoruz. Gerçekten takdire şayan bir davranış. 

Işık Öğütçü: Biz müzeyi oluşturduktan sonra Kültür ve Turizm Bakanı’na bildirdik. Ülkede Orhan Kemal müzesi açıldı dedik. Akabinde buraya bir araç ile kameralar, programcılar geldiler. Ben hiç alışık değilim o dönem gazetecilere, programcılara, kameralara. Bu olay 2000 yılında oldu. Hemen bir televizyon kanalı ilgilenmiş. Geldiler, röportaj yaptılar ki ben ilk defa bir haber, bir televizyon kanalına konuşuyordum. Şimdi artık 21 yıl sonra artık çok rahatım bu konularda ama o zaman gerçekten çok heyecan duydum. Güzel bir şey yapmanın mutluluğuna vardım.

Bu duyguları belki sadece bizler yaşıyoruz. İlk başlarda pek bir şey fark edilmeyebiliyor gibi gözüküyordu ama şimdi görüyorum ki sizin gibi değerli kişiler bunun farkına varıyorlar ve katkı veriyorlar. Sağ olun teşekkür ederim. 

Ancak bir elli yıl, bir yüz yıl sonra şu objelerin, bu yaptığım çalışmaların çok daha kıymetli olacağını, o zaman çok kişinin benim için “iyi ki de bu adam bunları yapmış” diyeceğini şimdiden tahmin ediyorum. 

Sinan Demir: O konuda içiniz rahat olsun, kesinlikle öyledir. Öyle olacaktır da. Zaten birçok kişi de sizinle bu konuda gurur duyuyor. Ben hakeza o konudan dolayı gerçekten sizinle gurur duyuyorum. Çünkü dediğim gibi hiç kimseye bırakmadan, belediyeye, STK’ya bırakmadan babanızı eserlerini günümüze taşımak çok onurlu bir davranıştır. 

Sinan Demir: Babanızın Nazım Hikmet ile çok yakın bir dostluğu, arkadaşlığı var. Biraz o dostluktan bize bahsedebilir misiniz?

Işık Öğütçü: Babam bir çocuktan 50 kuruşa satın aldığı yavru tavşan ile koğuşa giriyor. Nazım Hikmet de orada galiba yatakta bir şey ile meşgulken babam masanın üzerine bırakmış tavşanı, kenara geçmiş duruyor. Nazım Hikmet bir süre sonra tavşanı görünce müthiş çığlık atıyor. Yani öyle bir canlıyı getirdiği için çok seviniyor. Düşünsenize, hapishanede bir hediye tavşan ve tavşanın ismi de “Mercan”.

Ben o Mercan’ın ve Piraye Hanım’ın fotoğrafını gördüm.Çok güzel bir kare idi. O açıdan en güzel anıları belki bu tavşan anısı idi diyebilirim.

Sinan Demir: Hem bir yazarın oğlu, hem de bir yazar olarak size şu soruyu sormak istiyorum. Sizce eski edebiyat mı daha çok okunmalı yoksa yenisi mi?

Işık Öğütçü: Okunması gereken klasik eserlerdir. Yani Orhan Kemal de modern klasik diyebileceğimiz eserler yazdı ama her an, her dakika okunacak eserler arasında onlar.Dediğim gibi yeni yazarlardan da o kadar çok üretim var ki, bunları takip etmek ancak bunların üzerine eleştirmenlik yapan, uzmanlığı olan, çalışma yapanların yorum yapacağı bir şey. Ben bu konuda pek bir şey diyemem.

Sinan Demir: Bir soru soracağım size ama cevaplamak istemezseniz de saygı duyarım. Türkiye’nin geleceğinden ümitli misiniz?

Işık Öğütçü: Şöyle cevaplayayım. Öncelikle ben kimin oğluyum? Orhan Kemal’in oğluyum. Orhan Kemal umudun yazarı mı? Umudun yazarı. Bizde karamsarlık diye bir şey olmaz. Bunlarla geçti ömrümüz. 

19 yıl şimdiki hükümetle geçiyor. Gençler tabi hep buiktidarı gördüler. Maalesef bizde şöyle bir anlayış yok. Hizmetini yaparsın, çıkar gidersin başkaları gelir o da senin yaptıklarının üzerine bir tuğla koyar. Bu hizmetler böyle yürür.Ancak görünen o ki sanki herkes vazgeçilmez. Çok güzel bir söz var. Mezarlıklar vazgeçilemeyenlerle dolu. 

Yıkım mı yoksa büyük bir sevgi mi? Veyahut da başarı öyküsü mü? Başarı öyküsü yok işte. Görüyoruz ormanlar cayır cayır yanıyor. Neyse dergiyi biraz politize etmeyelim.

Sinan Demir: Sosyal medya ile aranız nasıl?

Işık Öğütçü: Her gün en azından Orhan Kemal ile ilgili bir paylaşım yapıyorum. Okullar geldiği zaman da çocukların toplu fotoğraflarını paylaşıyorum. Yani Işık Öğütçü ile ilgili bir şey yapmıyorum, Zaten Işık Öğütçü’yü parlatmak gibi, poz vermek gibi bir anlayışım da yok.

Işık Öğütçü olan sosyal medya hesaplarını Orhan Kemal olarak görmek lazım çünkü bizim kontrolümüzde olmayan pek çok Orhan Kemal isimli sosyal medya hesapları var. Baştan ben niye düşünmedim diye hayıflanıyorum.

Edebiyatı sevdiğiniz için böyle güzel çalışmalar yapıyorsunuz. Türk edebiyatına katkısı oluyor, günümüzde yaşamayan yazarları, unutulmuş yazarları zaman zaman konu ediyorsunuz, onları gündeme taşıyorsunuz. Bu da çok önemli bir vefadır aslında. Bunu yapmak sizi daha kalıcı bir hale getirir. O açıdan çıktığınız yol adına böyle bir röportaj vererek sizin derginize de bir katkı sağlamış oluyoruz. Herkesin birbirine böyle birtakım katkıları vermesinde de yarar var. Yolunuz açık olsun.

Sinan Demir: Ben de dergim ve tüm yazarlar adına size teşekkürlerimi sunuyorum.