tolstoyun bisikleti
ÇEHOV’NUN LEV N. TOLSTOY’A ÇOK SEVGİ BESLEDİĞİ YAŞTAYIM

Merhaba kıymetli e-Dergi okurlarımız, bu ay ki yazımda benim için çok hatırnaz olan iki edebiyat dehasını sizlere yazacağım. İkisi de benim çocukluğumun ehemmiyetli iki kalemi ve keza benim de çok imrendiğim iki mucid: Lev N. Tolstoy ve Anton P. Çehov’dur.

Yazıyla iyi haşir neşir olduktan sonra, iyi kitap okuru da bilahâre hedefledim ve keza çokta istekliydim zannımca başardığımıda düşünüyorum.(lütfen narsistlik olarak anlaşılmasın) Kütüphanemde dünya edebiyatının ve tiyatrosunun en tanınmış eserleri bulundurup ve okuma şansına sahip oldum. Bilhassa büyük bir aşkla mütemadiyen kitap okuyorum. Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Sartre, Borges, Proust, Shaw, Eco, Manguel, Cemal Süreya, Ahmed Arif, Tezer Özlü, Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet gibi birçok kıymetli yazarların muazzam eserlerini okuyup, aşık oldum. Hepsinin eserinde büyük bir mizansenlik, güzellik ve öğreticilik vardı. Ki çocukluğumuda baya iaşelediler ve renklendirdiler. Bana çok şeyde kattılar. Sözgelimi edebiyat ve tiyatro’ya tutkuyla aşık olmuştum(ğım).

Yıllar geçtikçe, haliyle duygu yoğunluğum daha bir melodram ve kinematik oldu. Daha çok yazmaya ve okumaya meyillendim. Yazmak ve okumak hayatımın en mühim eylemi oluvermişti. İyi ki! Olmuş.

Lev N. Tolstoy’a mütemadiyen çok imreniyordum, salt yazarlığı değil, entelektüel mizacı ve örnek sanatçı duruşuna aşık oldum. Birçok eserini okuma şansına eriştim, haliyle çok bahtiyarım. Genç bir yazar olarak Tolstoy’un bütün eserleri ve sanatçı duruşu, zifiri yolda bana fener oldu, keza Lev N. Tolstoy’uda kalbimde mizansen bir yerde tutuyorum. Çok sevgi besliyorum Tolstoy’a, çünkü çok hatırnaz ve yaratıcı bir deha. Onun yaptığı mesleği yapmak zannımca büyük bir onoreliktir. İyi ki Lev N. Tolstoy diyorum. Nitekim, Çehov’uda o kadar güzel özetliyor ki Lev N. Tolstoy’a karşı sevgisini ve diyor ki: “ben Hastalığı gitgide kötüleşiyor. Tolstoy’un ölmesinden korkuyorum. Şayet ölecek olursa, hayatımda büyük bir boşluk oluşacak. Çünkü kimseyi onu sevdiğim gibi sevmedim. Ayrıca, Tolstoy’un edebiyatçı olduğu bir dünyada edebiyat ile uğraşmak hem mutluluk verici hem de kolay. Bir edebiyatçı olarak kayda değer hiçbir şey üretmemiş olmanız dahi çok üzücü bir şey olmaz, zira Tolstoy hepimizin yerine edebiyatı onurlandırıyor. O sağ olduğu müddetçe, her türlü edebi zevksizlik gölgede kalmaya mahkûmdur.” Gerçekten de öyle. (Kaynak: Memoirs of Chekhov | Peter Sekirin)

Keza, ben de Çehov’nun Lev N. Tolstoy’a çok sevgi beslediği yaştayım. Harikulâde duygu yoğunluğundayım. İçmeden sarhoş olmak gibi. Çok yazmaya çalışan ve okuyan biriyim. Çok öğrenmeye merakımda Lev N. Tolstoy’a çok imrenmekte gelme. Zira Tolstoy büyük bir Bilge.

Lev N. Tolstoy’un dikkatimi en çok çeken diğer bir özelliğide şu; “Yazarlığı herşeyden önce bir vitrin olarak kabul edin, kendince daha nasıl iyi insan olabilirsiniz, ona çalışın.” diyor Tolstoy.

Lev N. Tolstoy’un dediği gibi; “Öncelliğimiz iyi insan olmak olsun” Felsefesiyle yaşayalım hayatta, zira yaptığımız meslekler salt hepsi birer vitrin, ehemmiyetli olan, İYİ BİR İNSAN OLABİLMEK!. Çevremize, doğamıza ve tüm canlılara karşı saygılı davranmak ve duyarsız kalmamak önceliğimiz olsun.

Çok sevgiyle kalınız, kıymetli e-Dergi okurlarımız.

Sinan Demir

SEVGİ ÖĞRETİLİR Mİ?

“Yaşadığın yeri cennet yapamadığın müddetçe, kaçtığın her yer cehennemdir.” La Edri
   Yaşadığı yeri güzelleştirmek için yaratılan insan, varoluşundan beri kendini hep bir mücadelenin içinde bulmuştur. Bu mücadele; yaşanılan yere, zamana ve gelişen şartlara göre değişiklik gösterse de çoğu zaman güç savaşına dönüşmüştür.
Yaratılışı aynı olmasına rağmen kendinden daha zayıf, daha farklı olanı ezerek, ötekileştirerek, onun varlığını yok etme pahasına, kendi varlığını ortaya koyma savaşı vermektedir.
 Her ne kadar yıllar, yüzyıllar geçse ve bilim ilerlese de atların, eşeklerin, katırların yerini arabalar, trenler, uçaklar alsa da bilgisayar, internet icat edilse, bilgi çağına girmiş olsak da insanların eğitim seviyeleri yükseltilip zihniyetleri değişmediği için sorunların çözümünde bir arpa boyu yol alınamamıştır. Tarih daima tekerrür etmiştir.
  Herkesçe bilindiği üzere dünyada rahat yok. Ortalık yangın yerine döndürülmüştür. Her yerden kan, irin, kin, nefret, zulüm fışkırmaktadır. Nehirlerden su yerine kan akmaktadır. Sabi sübyan ne olduğunu anlamadan, dünyayı tanımadan, hayatı anlamadan katledilmekte… İşkenceler, tacizler, tecavüzler, haksızlıklar, hukuksuzluklar, saygısızlıklar, sevgisizlik, güvensizlik sonucunda; karamsarlık, umutsuzluk ve korku sarmış bedenleri… Açlık, sefalet, ihanet, vicdansızlık karartmış yürekleri.
  Sebep, gücü kaybetmeme, tekelinde bulundurma çabasında olanların dünya ve insanlık üzerindeki etkileri… Düzeltmek için parmağını dahi kıpırdatmayanlar yüzünden dünya cehenneme çevrilmiş durumda…
“Okuyun, okuyun çünkü mürekkebin akmadığı yerden, kan akıyor.” diyor şair. Hal böyle iken ben/ biz ne yapabiliriz, demeden eli kalem tutan, fikir üreten her fert dili döndüğünce, bilgisi yettiğince elinden geleni yapmalı. Sait Faik Abasıyanık’ın “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” sözünde ifade ettiği gibi güzelleştirelim etrafımızı… Unutmayalım ki insan düzelirse dünya düzelir.
 Toplumları bir kurt gibi kemirip yok etmeyi hedefleyen cehaletin panzehiri olan eğitimin kalitesinin yükseltilmesi, bilim ve aydınlanmanın ışığında çağdaş seviyeye çıkarılması ile istenen hedefe ulaşılması sağlanmalı. Bataklıklar kurutulmalı.
  Bu anlayış çerçevesinde insanın kendini tanıması, bilimin ışığında eğitmesi, çağdaş bir birey haline getirmesi etkili bir yöntem olmakla birlikte; hayatımıza anlam katan varlığımızın sebebi olan sevginin yüreklerde filizlenmesi, ruhun manevi anlamda doyuma ulaştırılması, kısaca sevginin yaygınlaştırılması birçok sorunun önüne geçecektir. Dünyayı sevgi kurtaracak, insanı ve yaratılanı sevmekle başlayacak her şey.
Sevginin yaşanmayıp sadece konuşulduğu, yazıldığı ve engellendiği bir dünyada yaşıyoruz. Konuşuluyor, yazılıyor ancak hissedilmiyor. Ya da gösterilmiyor. Hal böyle iken insanlar sevgiyi bilmiyor. İşte bu nedenle dünya üzerinde yaşanan pek çok kötülüğün temelinde sevgisizlik yatmaktadır. Sevgisizlikten kaynaklanan olayların önüne geçebilmek için, artık insanlara sevgiyi öğretmek bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Tıpkı Erich Fromm’un “Sevme Sanatı” isimli kitabında ifade ettiği gibi doktorluğu, mühendisliği, öğretmenliği, marangozluğu öğrendiğimiz; bunlara emek ve zaman verdiğimiz gibi sevme sanatını da öğrenebilmemiz gerekiyor.
 Sevginin hakim olduğu, insanlar arasında güvenin sağlandığı, vicdanların rahat ve huzurlu olduğu, tüm kötülüklerin yok olduğu bir dünyada yaşamak dileğiyle…

Hanife Mert

https://instagram.com/hanifemert1?utm_medium=copy_link


UMUTSUZLUK

Unutmuştu insanoğlu,
Şanına yakışır şekilde yaşamayı.
Hırslarımız bizi esiri altına alırken
Çoktan kölesi olmuştuk tutkuların.
Kazanamadık içimizdeki savaşı,
Daha mı kolaydı teslim olmak kötüye?
Görmek zor muydu bu dipsiz kuyunun hazin sonunu?
Acizliğin çelikten zırhı nasıl bu denli uydu insanın üzerine…
Kötülük çoktan örtmüşken kara çarşafını üzerimize,
Ne kurtarır şimdi uçurumun kenarında duran insanlığı,
Tavaf ederken umutsuzluk delicesine.

Burcu Gökçe
                                                                                                                     

YALNIZLIK

Bir gün gelir, kendi duvarlarınla göz göze gelirsin. Ruhun kadar acıklıdır duvarlar ve sen beklemektesindir umutla.

En yalnız nedir? “Umut” diyorum yalnızlıkların kendini beğenmiş, bencil güven duygusuna.  Pandora’nın kutusunda sona kalmış tembel bir duygu. Hatta öyle bencildir ki kutunun alışılagelmiş zifir karanlığının konforunda fark etmeden yürek de kapkaranlık olur. Kutudaki kötülerin en kötüsüdür aslında.

Soru zincirleri ile başlar tatmini, bedeni gereksiz bir beklenti içinde tutar ve insan farkında olmadan kendine işkence etmeye başlar. Öyle bir an gelir ki insan, kendi ile baş başa kaldığını bilemeden diğer duygularından soyutlanır, bilinçsizce üşür, kramplar yaşar.

Kendi karanlıkları ile gecenin karanlığı eşleştiğinde, sebepsiz kendini yadırgar. Tedavi edemez kendini. Bilir ki gün ağaracaktır. Ancak bir şey eksiktir tarifsiz. Yetemez kendine, kendini onaramaz.

Sabah alacası nasıl süpürüyor ise geceyi, yüreği de kendi karanlıklarının süpürülmesini bekler. Zaman da katılır bu acımasız alaya. Kendi labirentinin sarmalında, yaklaştığını sandıklarından uzaklaşıverir. Acıklı bir durumdadır çaresiz.

Peki, emek? Bir insanın diğeri için harcadığı? Emek yıkmaz mı yalnızlığı? Hayat içinde birlikte yaşanılan inişli çıkışlı dalgalar? Hezeyanı da heyecanı da birlikte yaşamak? Yıkmaz mı, yıkamaz mı yalnızlığın direncini?

Balıkçının meltemde kördüğüm olan misinası hayatın en basit anlatımıdır.  Düğümü çekersen katmerlenir, taşlaşır. Kesersen bir dahaki rüzgârla bile başa çıkamazsın, değil ki fırtına. Bulduğun ilk uçtan başlamalısın itmeye. İttikçe çözülür. Sabırla çözülür. Hatta dersin ki ona, bir kısmını sen de tut. Tut ki yer ettiği kısımdan tekrar dolaşmasın birbirine. Misinayı tutabilme cesaretini gösteren, gözlerinin derinliklerinden yüreğine bakan doğru kişidir ve artık yalnızlık yoktur.

Emektir bunun adı. Adım adım göğüslenen emek. Birbirine uzanan birer eldir emek. Omuz omuza yürümek, hatta aynı omuzda dinlenmek. Yani umut yerini emeğe, yalnızlık yerini uyuma evirmiştir.

Sandal da yaşlanır zamanla. Kayalara çarpar, örselenir. Hatta birlikte yaşlandığınız sandalın sağlam yerinde birlikte oturmaktır. Yan yana kucak kucağa. İlk baştaki puslu, soğuk uzaklık, zamanla aynı pusun, aynı soğuğun içinde birlikte yaşayabilme alışkanlığı olmuştur.

Bir gün gelir

Ufuk F. Ozan

https://instagram.com/ufukfikretozan?utm_medium=copy_link


Z KUŞAĞI MI? KİMDİ ONLAR?

   Son aylarda sık sık duyar olduk bu kavramı öyle değil mi? Z kuşağı şunu yaptı, Z kuşağı bunu da başardı, Z kuşağı ve Z kuşağı… Hatta bazen yaptıklarına o kadar özendik ki acaba biz de mi Z kuşağıyız diye araştırma bile yaptık. Saklamayın lütfen onlara özendiğinizi hepimiz biliyoruz. (Tabii bunu biraz daha yaş almış okurlarımız için yazıyorum. Z kuşağı değiliz diye üzülmeyin lütfen, büyümek güzeldir!) Özenmemek elde değil ki… Kendine güvenen, yerinde durmayan, koşan ama hiç yorulmayan ve kafasını asla boş fikirlerle doldurmayan, bilinçli bir kuşaktan bahsediyoruz. 

    Gelin öncelikle onları tanıyalım. Bakalım kimmiş bu Z kuşağı? Belirtmeden geçmeyeyim, Z kuşağının bir sonraki versiyonu da Alfa kuşağı ama biz şimdilik Z kuşağı ile tanışıyoruz. Z kuşağı böyleyse Alfa kuşağını düşünemiyorum bile! 

   Bu kuşak 1995- 2010 arasında doğanları kapsıyor. Kısaca 90’lı yılların sonu 2000 lerin başı… Z kuşağı tam bir internet kurdu desem hiç de yanılmam!  Sorgulayan, hızlı öğrenen, öğrendiğini – özellikle internetteki kitlesiyle- paylaşan ve her daim bilgiye aç olan bu kuşak bence bizim geleceğimiz. Keşke kendileri de ne kadar önemli olduklarını bilselerdi… Efendim, duymadım? Biliyorlar mı? O zaman şöyle bir şey yapalım mı, bu yazıyı okuyan bütün Z kuşağı üyeleri bana instagramdan ulaşsınlar ve bana neden önemli olduklarını yazsınlar. Ben de hepsinin ismini ve cevaplarını tek tek, derginin bir sonraki sayısında yazayım. Anlaştık mı? 

      Ben bu Z kuşağını çok seviyorum. Neden mi? Çünkü günümüzde artık herkesin telaşı sadece yaşamak oldu. Yaşamak ama neye göre? Kime göre? Bence bunun adı bir şekilde hayatta kalmaya çalışmak… İşte Z kuşağı bu tabuyu yıkıyor ve yeni bir bakış açısı getiriyor. Kendini savunmaktan korkmuyor, yanlış yapmaktan korkmadığı gibi yaptığı yanlışın doğrusunu daha bir hevesle öğreniyor. E buna bağlı olarak pes etmiyor ve en güzeli, okuyor. Ne bulursa okuyor. Bilgi her zaman bilgidir! Okumamak çağımızın kanayan yarası. Diyeceksiniz ki para kazanma derdi, ev geçindirme derdi, evlilik çoluk çocuk derken okumaya zaman mı kalıyor? Evet kalıyor, kalmalı hatta kalmak zorunda! Hadi bakalım Z kuşağı, bu gelişim sürecinizi hep birlikte takip ediyoruz ve sizi destekliyoruz. Bir sonraki yazımda Z kuşağı ile kısa kısa röportajlar yapacağım. Benim gözlemimle değil, biraz da kendi ağızlarından dinleyelim onları. Eğer bana kendinizi anlatmak isterseniz mail adresimden ya da instagramdan ulaşabilirsiniz. Kendinize iyi bakın ve yenilikten korkmayın. 

Nazlı Önpolat

https://instagram.com/nazlibikiz?utm_medium=copy_link

TOLSTOY’UN BİSİKLETİ YOLA ÇIKTI

“Tolstoy’un Bisikleti” yola çıkmak için artık hazır ve bisiklet yola çıktı. Ben de bu sayfada sizlerle olmaktan mutluyum. Burada Drama eğitiminin önemini, kişi için ne anlama geldiğini sizlerle paylaşacağım. Bu eğitimi almak isteyen kişilerin,  Amaçları kişilere sağladığı sosyal iletişim beceriler, bazı etkinlikler ve bu etkinlikler uygulanırken karşılaştığımız ilginç durumlar hakkında bilgi veriyor olacağım. Kısaca Drama eğitimi ile ilgili her konuda bir şeyler bulacaksınız bu sayfamızda.

​İlk sayımız olduğu için biraz drama yolculuğumdan bahsedeyim. 2002 yılında öğretmenlerden oluşan bir tiyatro yolculuğuyla başladı. Bu yolculuk pandemiden biraz sekteye uğramış olsa da halen devam ediyor. Bu yolculuk süresince Deniz Salman, Birtan Turan, Ümmühan Putgül, Elçin HanbayKaya ve Hasan Parla gibi çok değerli yönetmenlerle çalışma fırsatı bulduk. Tabi tiyatro öğretisi içerisinde drama olduğu için bu şekilde dramanın içinde buldum kendimi. 2015 yılında Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde drama epğitmenliğineresmen başladım halen bu görevimi sürdürmekteyim. Bu süreçte yetişkinlerle, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite öğrencileriyle, özel öğretime gereksinim duyan DownSendromlu, üstün potansiyelli ve zihinsel yetersizliği olan bireylerle de çalışma fırsatı buldum. 

Bu sürecin başında tiyatro öncesi yaptığımız drama çalışmaları, katıldığım seminer ve eğitimler, birçok yurt dışı içerikli kaynaklar, internet siteleri ve sosyal ağlar sayesinde buradaki etkinlikler şekillendi. İlk başlarda ders notu/günlük plan niteliğindeyken daha sonra kitap haline ılında yazıya dökülmesi zorluğu, kişisel yoğunluğum bu sürecin uzamasına neden oldu. Ama bu süreç Drama etkinliklerine katılan gerek tiyatrocu, her branş ve kademedeki öğretmen, Avukat, Doktor, Yazar, Mimar, Mühendis, Bankacı, Sporcu, şirket çalışanları, emekli, kişisel gelişimci ve daha birçok katılımcının katkı sağlamasına olanak tanıdı. Tanımaya da devam ediyor.

Katılımcı portföyü buradan aldığı eğitim sonrasında almış oldukları sertifikayla bu etkinlikleri görev aldıkları okullarda (özel/Kamu) (Anaokulu, İlkokul, Ortaokul, Lise),  kendilerini ifade edebilme yetisi oluşturmak, eğlenmek hoş vakit geçirmek, yeni insanlar tanımak, içinde bulunduğu olumsuz psikolojiden arınmak gibi bir çok nedenden dolayı katılım sağlamışlardır. Bazı katılımcılar daha sonrasında farklı bir alandan gelip yoluna drama ile devam etmiştir. İşte bu yüzdendir ki derste de kitapta da teorik bilgiye çok fazla yer verilmemiş olup etkinliklerin daha ön planda olduğu bir kitap haline getirilmiştir. 

Grupların içerisinde bazı zamanlar öğrenme güçlüğü olan bireyleri, Üstün potansiyelli bireyleri, görme engelli, otizmli katılımcıları bu gruplar içerisinde katılımının sağlanması yönünde çaba gösterdim. İlk önce öğrenme güçlüğü ve otizmli olan bireylerin kendileri ve bu kişilerin ehliyetlerini kullanma hak sahipleriyle konuşulması gereklidir. Burada önemli olan bir diğer konu da grubun bu durumdaki kişileri en başta kabul etmesi ve grubun buna önceden hazırlıklı olması açısından durumun grup ile de mutlaka konuşulmasının önemi unutulmamalıdır. Onları topluma kazandıracağız diye de iyice toplum tarafından dışlanmalarına da izin verilmemelidir. 

Adaletli davranan bir lider her zaman saygı görür ve grup üzerindeki etkisi de o denli olumlu ve kalıcı olacaktır. 

Sedat Buluç

DOĞRULUK

Belki doğruluk kimine göre doğru olanı savunmak,kimine göre ise doğru olan bir şeyi yanlış anlatmaktır.

Bizi diğer insanlardan özel kılan yanlarımız vardır, bunlardan bir tanesi de doğruluktur. Doğruluk bazen bizi istemediğimiz noktalara sürükleyebilir bazen de bizi çokyüksek yerlere ulaştırabilir. Ama konu ne olursa olsun doğru bildiğimiz ve emin olduğumuz şeyleri söylemekten vazgeçmezsek hayatta her zaman diğer insanlara karşı1-0 önde oluruz. Çünkü doğruluk; insanın vicdanını, ruhunu ve iradesini temiz tutar.

Bu yazımda size Platon’un hukuki ve felsefik yönden pek çok tartışmaya konu olan “Sokrates’in Savunması” adlı eserinden bahsedeceğim. Platon tarafından yazılan “Sokrates’in Savunması” MÖ önce 399’da kendisine açılan dinsizlik ve yozlaştırma davasında kendini ifade ettiği, yasal olarak kendini savunmasının Sokratik bir diyaloğudur. Sokrates bazı kişiler tarafından suçlanmaktadır. Ancak suçlayanların kim olduğu tam olarak bilinmemekte; ama suçlayanların başında Meletos’un olduğu düşünülmektedir. Ünlü komedi yazarı Aristophanes de Sokrates’i Sofistlerle (Şüphecilerle ) aynı kabul etmiştir. Sokrates’in kötü, yalancı bir insan olduğu, her şeye karıştığı, eğriyi doğru diye gösterdiği gibi suçlamalar ortaya çıkmıştır.
Aristophenes, eserine Sokrates’in öğrencilere para karşılığında ders verdiğini, öğrencilerin aklını karıştırdığını yazmaktadır. Oysa Sokrates’in kimseye verecek bilgisi yoktur.
Bir gün, Sokrates’in bir arkadaşı halka Sokrates’ten daha bilgili kimsenin olup olmadığını sormuştur. Tanrı sözcüsü, Sokrates’ten daha bilgili kimse olmadığını söylemiştir. Sokrates bu olanlardan sonra bilgili bir insan olmadığı hâlde Tanrı’nın neden böyle söylediğini düşünüp durmuştur. Sürekli kendinden daha bilgili birisini arar. Sonunda görür ki hiç kimse bilgili değildir. Yalnız kendisinin ayrıcalığı, bilgili olmadığını bilmesidir.
Sokrates daha bilgiliyi arama sürecinde çok düşman kazanmıştır. Çünkü pek çok kişinin gerçekte bilgisiz olduğunu ortaya çıkarmıştır. Önce Sokrates’in Savunması, adamlarının bilgisizliğini ortaya çıkarmıştır. Sonra şairlere gitmiş, onların şiirlerini yalnız içgüdü ile yazdıklarını göstermiştir. Sanat sahiplerinin de aynı kusuru taşıdıklarını, bilmedikleri şeylerden dem vurduklarını ispatlamıştır. Sokrates aslında asıl bilgiye sahip olanın Tanrı olduğunu düşünmektedir. Bu süreçte, Sokrates kafasını meşgul eden soruların cevabını ararken çevresinde olan bitenlerin farkına varmamıştır. Etrafındaki pek çok kişi, onun gençleri doğru yoldan ayırdığını, tanrıların yerine yeni tanrılar koyduğunu söylemektedir. Bu söylentiler onu mahkemeye sürükler. Sokrates, mahkûm olursa suçlandığı gibi tanrıtanımaz olduğu için değil üzerine kin çektiği içindir. Bu gelişmeler karşısında, Sokrates çok soğukkanlıdır. Ölmek veya mahkûm olmak onun umrunda değildir, o sadece doğruların peşindedir. Tehlike karşısında yılmamak, korkmamak onun prensibidir. Ona göre insanların en çok korktuğu şey olan ölüm aslında kaçınılacak bir şey değildir. O sadece kötülük yapmaktan korkar.
Sokrates, ideallerinden dönmemekte kararlıdır. O, asla Tanrı dışında kimseye boyun eğmez. Hakkında atılan iftiralar hep asılsızdır. Sokrates’in sürekli öğrencileri olmadığı gibi malı mülkü de yoktur. O dünya hayatına önem vermeyen bilge birisidir. Yargıçları yumuşatmak amacıyla asla mahkemeye ailesini ve çocuklarını getirmez. Karar tamamıyla yargıçların iradeleri elinde olan Tanrı’ya bırakır.
Sokrates, mahkemece suçlu görülür. O bunu beklemektedir ve hemen hiç tepki göstermez. O, herkesten farklı bir kişidir. İnsanların geneli gibi makama, mevkiye, dünya hayatına hiç önem vermemiştir ki şimdi üzülsün. İnsanlara, hep ahlakı, erdemi öğütlemiştir. Böyle bir insana ancak Sokrates’in Savunması’nınhesabına çalıştığı için ödül verilmelidir. Mahkeme, para cezası vermez; çünkü parası yoktur. Sürgün etmez; çünkü sürgüne gittiği yerlerde yine halkı yönlendirecektir. Sonunda ölüm cezası verilir. O, ölüm cezasına rağmen başkaları gibi ağlayıp sızlamaz. Yaptığı hiçbir şeydenpişmanlık duymaz. Platon’a göre Sokrates’in öldürülmesi için oy kullananlar çok acı çekecektir. Kurtulması için oy kullananlar ise gerçek birer yargıçtır.
Sokrates’e göre ölüm bir ceza değildir. Sadece bir yolculuktur. Ayrıca öteki dünyada soru sormak yüzünden mahkûm edilme tehlikesi de yoktur. Sokrates, Atinalılardan son bir şey diler:
Çocukları erdemden, doğruluktan ayrılırsa kendisinin Atinalılara gösterdiği gibi onlara yol göstersinler. Çocukları kendilerine fazla değer verir ve bu dünyada bir hiç olduklarını unuturlarsa onları azarlamalarını ister.Sokrates, idam esnasında ölüme giderken yargıçlar da hayata giderler. Ancak Platon’a göre, bunların hangisinin daha güzel ve doğru olduğunu ancak Tanrı bilir.

“İyice bilin ki bir değil bin kez ölmem gerekse de doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçmeyeceğim.”

Leyla Arpaç

GECENİN ZEHRİ

Şanslıysak dökmez gece zehrini üzerimize.
Kim bilir…?
Kimlere şahitlik etti o gizemli yüzüyle.
Sağanaklar halinde dökülen gözyaşları ele verdi,
Siyahına sığınıp sakladıklarını..

Belki de isyanıydı bu.
Yetmedi mi dayatılanlar seni kendinden etmeye?
Hadi yıka şimdi ruhunu hüznün yağmurlarıyla.
Fark et artık güçlü yanlarının yarattığı kalkanı.
Fark et ki, sızmasın acının zehri ruhunun derinliklerine.

Ve söyle hadi…
Hangimizin karanlığı daha zindan?
İçindeki karanlığa kapı açanın mı?
Umutlarına kilit vurup geçenin mi?        

Burcu Gökçe