tolstoyun bisikleti
BİR MERHEM ET, BİN MERHAMET!

Sunar diye canlılar, karşılıksız bir sevgi,

Son yıllarda insanlar, birer melek kesildi,

Oysa çağlardan beri, Atalarım kurdu hep,

Tarihi yapılarda; milyonlarca Kuş evi…

Hiç şüphesiz insanoğlunun en güzel tasarımlarından biri olan Kuş Köşkleri(Kuş Evleri)öncelikle merhametin sonrasında ise Osmanlı’nın zerafetini yansıtan Türk–İslâm sentezinin bir uzantısı olarak, şanlı tarihimizi yansıtan mimari eserlerdir.Eski Osmanlı şehir evlerinde, insanlarla birlikte yaşayan leylek, güvercin, kumru, kırlangıç ve serçe gibi kuşlar, kutsal kabul edilmiş, onlara köşkler yapılıp vakıflar dahi kurulmuştur. 

15. yüzyılda klasik Osmanlı mimarisiyle paralel şekilde sayıları artan bu minik evlerin örneklerine Osmanlı öncesi dönemlerde  az da olsa rastlanıyordu.18. yüzyıl öncesinde daha basit inşa edilirken, 18. yüzyıldan sonra ince bir estetiği yansıtan, konforlu yapılara dönüşmüşlerdi.

Yapımlarının 19. yüzyıla kadar devam ettiği bilinir. Bu yapılar kuşların vahşi hayvanlardan korunmasıiçin ve onları rahatça beslemek amacıyla yapılmıştır. Bazı durumlar dışında binaların en çok güneş alan cephelerine, erişilemeyecek yükseklikteki saçak altlarına yerleştiriliyor, yağmur, kar, fırtına, çamur ve yakıcı güneşten korunmaları için geniş saçakların veya büyük profilli kornişlerin konsollarının altları yapılıyordu.

Konya İnce Minare, Kayseri Kutlu Hatun,

Kışın o ayazında, nerde kalır biçare?

Örtülmüş her yer karla, giremezse oraya;

O beyninle bilir ki, cansız düşer yerlere….

Kuş köşklerini tasarlayan ecdadımızın hayvanlara göstermiş oldukları hassasiyet bununla da sınırlı değildir elbette. Mesela, Bursa’daki hayır evleri, kuş köşklerinin ilk yapıldığı yer olarak örnekgösterilebilir. Bunun yanı sıra Bursa Leylek Hastanesi’nin ve Üsküdar Kediler Hastanesi’de o dönemde kurulmuştur.

Bu minik köşklere dönecek olursak; evlerin görünür yerlerine yapılıp adete bir dantel gibi ince ince işlenmişlerdir. Bazıları binalara sonradan eklenmiş, bazıları da yapıyla birlikte inşa edilmiştir.

Kuş köşklerinin bulundukları yapıları şöyle sıralayabiliriz; binalar,evler, köşkler, saraylar, camiive mescidler, medreseler, hanlar, kütüphaneler, türbeler, köprüler, çeşmeler, darphaneler gibi dini ve sivil mimari yapılar.

İşte Balkanlar ‘ da Aydos, Sultan Bayazıd Veli,

Caminin saçağında, devinir rüzgâr gülü,

Kimi Eyüb Sultan ‘ da, kimi eski hanlarda,

Ataların eline, nasıl sığınmış tümü…

Hayal ürünü olarak kabul edilen bu sanat eserinde pencereler, saçaklar, kubbeler, balkonlar, cihannümalar, alemler,sütunlar gibi yapı unsurlar bulunuyor. Olağanüstü taş işçiliğine sahip, dinî mimariden sivil mimariye pek çok yapıda ve birbirinden farklı güzellikte inşa edilmiş olup Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan eserlerde görülen Kuş köşklerine İstanbul başta olmak üzere Edirne’den Doğu Beyazıt’a kadar bir çok yerdeki yapılarda rastlanıyor. Kuş köşklerine ülkemizin her bir köşesinden örnekler gösterebiliriz. Günümüze kadar bizlere sağlam bir şekilde ulaşmış kuş köşklerinin en güzellerine örnek verelim;. Nevşehir Kurşunlu Camii Kütüphanesi, İstanbul’daTaksim Maksemi, Üsküdar Ayazma Camii, Lâlelideki Sultan III. Mustafa ve III. Selim türbesi, SelimiyeCamii ve Eyüp Şah Sultan Mektebi ile Kayseri Şeyh İbrahim Tennurî Çeşmesi’dir.

Kabartması yer almış, Kazlıçeşme taşında,

Sanki ‘ Guguk! … ‘ der size, Kavaklar ‘ ın başında,

Ataların hizmeti, döner asırlar sonra,

Ve bir bereket olur, Biz Türkler ‘ in aşında….

Nevzat Bilgiç

Edirneye Şiirler

Kitabımdan alıntı.

Sümeyye GEDİZLİ

GÜZELİM, GÜZELSİN, GÜZELİZ

Şüphesiz ki insanlık tarihinin en başından beri, hangi toprakta yaşanıyorsa yaşansın erkek ile kadın arasındaki farklar bir dünya meselesi olmuştur. Bir elin parmağını geçmeyecek sayıda konu dışında ne erkek ne de kadın birbirini insan nazarında görmek hususu bir yana dursun, hepimiz olayları mutlaka bir erkek bir kadın meselesine döndürmekte ustalaşmışız.

Bu meselelerin en çok öne çıkan olgusu ise insanların “görsel” özelliği olmuştur. İnsanların evrimsel gelişim süreçleri, başarıları, keşifleri, dünya elementlerini kullanma şekilleri, teknolojik gelişiminin bile her zaman önüne geçen “güzellik, görünüş, şekil ve buna bağlı arzu” insanların ilkel arzularına hizmet etmiş. Erkeklerin görsel algısı, kadının dış görünüşü ve güzelliği üzerinde çok etkili olmuş olsa da, kadınların erkeklerin görünüşü üzerinde etkisi hiçbir zaman olmamıştır. Hiçbir dönem, kadının en kutsal özelliği olan doğurganlığı bile, ondan istenen güzellik algısını bastıramamıştır. Yaşadığımız bu çağ erkeklere bir güzellik modası yüklese de yine sektörel olarak bile her zaman kadın güzelliği üzerinde çalışılmıştır. Tarihin hangi çağına dönersek dönelim ya da hangi toplum kültürüne dönersek dönelim her zaman püf noktalar, reçeteler, renklendirme ve makyajlama yöntemleri kadınlara sunulmuş, erkeğe ise birkaç kültür dışında bir sorumluluk yüklememiştir.

Örneğin, Yunan mitolojisinde kadınlar için yüzün beyazlatılması, saçların sarartılması ve kaşların boyanması çok önemliydi. Bu maddeleri üreten kişiler, özellikle cilt için zeytinyağına beyaz kurşun ekler ve çoğu kadının kurşun zehirlenmesine yol açarlardı. Ama buna rağmen kadınlar kullanmaya devam eder ve tabir-i caiz ise birer “Yunan Tanrıçası” olmaya çalışırdı. 

Muhteşem Mısır’a dönüp baktığımızda belki de güzelleşme ve bakım kavramında en çok etkilenen kültürün bu yer olduğunu görüyoruz. Nefertiti gibi kraliçeler için bakım o kadar önemliydi ki, en düşük sınıfta olan vatandaşlara dahi bakım yapabilmeleri için zeytinyağı sağlanırdı. Ünlü Kleopatra, güzellik sırları ve makyaj sanatı üzerine parşömen üzerine reçeteler yazdırmıştı. Eşek sütü ile karıştırılan timsah gübresi, Kleopatra tarafından yüz maskesi olarak kullanılırdı. Yanaklar ise, kil ve ezilmiş böceklerin bir karışımı kullanılarak kızartılırdı. Ve yine en tehlikeli madde olan kurşunu, Mısırlılar da göz kalemi yapmak için kullanmışlardı.

Japon tarihinde yine beyaz porselen bir cilt ile kırmızı dudakların ön plana çıkması ile Geyşaları görüyoruz. Geyşalar, kaşlarının tamamını cımbızla alır ve kalın olacak şekilde boyarlar; asidik bir çözeltiye batırılmış oksitlenmiş demir dolguların bir karışımını kullanarak dişlerini karartırlardı. Bu kadınlar ciltlerini, bülbül dışkısıyla temizlerdi. Kuş dışkısındaki aktif kimyasal, cildi temizleyen ve gençleştiren guanindi. Japon kadınların güzelliği genelde saç uzunluklarına göre değerlendirilirdi. Ve ideal uzunluk bellerinin altında kabul edilirdi.

Bizim tarihimize dönersek Türk toplumunda diğer tüm medeniyetler gibi güzellik ve bakım algısı kadınların heybesine yüklenen bir mecburiyet gibi algılatılmıştı. Meşrutiyetten erken Cumhuriyet dönemine geçişte işler yoluna giriyormuş gibi gözükse de erkeklerin önemli bir kısmı alışkın oldukları gibi kadınların işlerine karışmayı sürdürerek güzellik algısını kendi arzularına göre yönetmeyi sürdürdü. Dönemin yazılı basınında bu durumu yansıtan, erkeklere kadınların nasıl olması gerektiğini soran önemli anketler bile bulunmaktaydı. Bu anket sonuçlarını yine yayınlayarak erkeklerin kadınlarda aradıkları yedi noktayı da yazmayı ihmal etmemişlerdi. “Biçim, diş, elbise, el, ayak, saç ve yüz.” Gel gelelim yine günümüzde hâlâ tüm gazetelerin, dergilerin yaşama ve gündelik hayata dair eklerinin, “sağlık ve güzellik” ekleri olduğunu kimse inkar edemez sanırım.

Tarihin erken zamanlarında erkeklerin dış görünüşünde bir değişikliğe, bir öneriye kapalı olan zihniyet nasıl da değişerek günümüzde algıların değişmesine sebep oluyor. Erkeklerin boyu, kilosu, saç şekli, sakal biçimi, dişleri, elleri, ayakları hiçbir zaman kadınların tercihlerine ve arzularına göre şekil değiştirmemişti. Ama değişen zamanla bugün erkeklerin de bu biçim ve bakım önerilerine kapalı olduğunu kim söyleyebilir?

Lakin bu kadınlara biçilen en büyük güzellik paydası tarihin her döneminde düzene aykırı arzularıyla karşı gelen kadınlarla da süslenir. Erkekler kadınların görseldeki halleriyle son derece ilgili yorumlar yapıyorlar, mesela kadınların saçlarının kesilmesine “salgın” gözüyle bakıyorlardı. Eğer bir kadın saçını kesiyor ise, hem muhafazakarların hem de batılılaşma yanlısı erkeklerin hoşuna gitmiyordu. Buna karşı saçın kesmek isteyen kadınlara mecralarda nasıl saçlarını toplarlarsa kısa görünebilir önerileri ve arkadan saç bağlama yöntemleri öğretilirdi. Bu şekilde kadının saçlarını kesmesi önlenerek salgın hafifletilmiş olurdu. 

Bizim saray kültürümüzde kadınların güzellik algısında mutlaka gül ürünleri yer alıyor, yüzlerini beyazlatmak için limon suyu kullanılıyordu. Zeytinyağının tüm kültürlerde olduğu gibi Türkler içinde kullanımı çok önemliydi. Güzel kokmak tüm bakımlardan çok daha önemliydi saray kadınları için. Dünyada parfüm kullanımını halka en çabuk indiren kültür şüphesiz bizim kültürümüzdü. Alkolsüz ve gerçek çiçek özlerinden hazırlanan parfümlerin bir damlası ile gün boyu misler gibi kokarlardı. En çok tercih edilen kokular ise amber ve miskti.

Yakın tarihe geçişte, güzellik önerilerine devam eden erkekler konusunda en bilinen kişi, hayata 1912’de gözlerini kapatan Ahmet Mithat Efendi’ydi. Kendisinin güzellik sırlarından oluşan “Kadınlarda Güzelliği Arttırmak ve Korumak” adında iki bölümlük bir yazı dizisi yayınlamıştı.

Mithat Efendi bu yazısında kadınlara yüz, saç ve vücut güzelliğini korumak için yazdığı bu yazısında açıkça güzelliği kadınlara ait bir mesele olarak tanımlar. Erkeğin ise akıl, cesaret, zenginlik ve çalışkanlık gibi konularda uğraşması gerektiğini, ailesinin geçimini sağlamak için zamanını çalışarak harcaması gerektiğinin altını çiziyor.

Onun yazdığı yazılardan, güzellik için ilk şart yüz kıllarından arındırılması gerektiğiydi. Ama bunun için ağdalama tekniklerini hiç önermemiş yapılan tüy dökücü kremler kullanılması gerektiğini söylemişti. Ve güzellik listesini yumuşak dokulu kusursuz bembeyaz bir cilt ile pembe yanaklar, beyaz dişler, koyu renkli kaşlar, parlak uzun saçlarla tanımlamasını bitirir.

Yine yüzü beyaz gösteren fondötenlerin piyasadaki kaliteli olanlarını tercih edilmesi gerektiğini, yüze gül suyu, bal, zeytinyağı, salatalık sürmelerini önerir. Siyah noktalar için detaylı bir uygulama tarifi verirken, saç için ise karakulak suyu ile yıkanması gerektiğini, gül ve yasemin kremleriyle bakım yapmalarını, sığır iliği ile maske yapmaları gerektiğini detaylıca tarif etmişti. Kaşları boyamak için defne yaprağını biraz yakarak boyanabileceğini, aynı yaprağı iyice yakarak kül halinde gül kremiyle karıştırıp rastık olarak kullanılmasını önermişti.

Kültürler, çağlar ve devrimler bize farklı ve sıra dışı güzellik ve bakım rutinlerini göstererek bizi hayretler içinde bıraksa da, kadınlar tarih boyunca cilt, saç ve vücut bakımlarına ve genel olarak nasıl göründüklerine dair farklı bir arzu duymuş, çokça da çaba göstermişti. Sadece erkek egemen fikirlere boyun eğmek yanı sıra, kadınların da delicesine tüm ilgisinin güzellik konusuyla ilgilendiğini kimse inkar edemez. Gelecekte bu algıların nasıl değişebileceğini bilmemekle beraber, bu gizemin merak uyandırması da hepimiz için kaçınılmaz olduğu kesin.

Her ne kadar bu formüllere takılsak da, biz yine de gerçek güzelliğin, dünyaya güzel bakan kalplerde olduğunu söylemeden geçmeyelim.

Zeynep DEMİR

KÜÇÜK RAFLAR

İnsan ilk oluşumunu ve benliğini doğduktan itibaren biçimlendirmeye başlar. Küçük insan kendini oyunlar ile anlamaya çalışırken yetişkinlikte bu süreç bir hayat sahnesine dönüşür. Çocuktaki oyun hali; hayal ile gerçek arasında gidip gelen ve yaratıcılığı süsleyen bir zaman dilimidir. Yaratıcı bir zihin, hayal gücüyle desteklendiği sürece değişimle gelişim gösterecektir. 

Çocuğun doğuştan gelen özgür ruh hali, oyunun evrenselliğini temsil etmektedir. Oyun; kültürel sınırların dışına çıkarak çocuğun kendi olarak kalmasında etki göstermiştir. Halbuki ilkel zamanlardan beri oyun, insanın doğaçlama yaşadığı anlardan biridir. Zamanla toplumlara göre farklılık gösterip kendi özgü şekillere sokulmuştur.

Antik dönemden önce oyun; ilkel insanın ilk gösterdiği davranış biçimlerinin birleşmesi ile oluştuğu, hayvanların gösterdiği içgüdüsel tepkilere benzetilmektedir. Zamanla merak kediyi güçlendirir düşüncesi benimsenmiş ve oyun içindeki sorgulamalar felsefi bir zemin yaratarak oyunun entelektüel gücünü ortaya çıkarmıştır. Oynayan insan, sorgulayan bir birey ve emek veren kişi şekilde Maslow’un hiyerarşine benzeyen bir piramitle sahneye çıkar. 

Tarih içerisinde ilkel ve antik dönemlerden sonra gelen makineleşme süreci, manevi olarak insanı benliğinden uzaklaştırsa da bu girdaptan kurtulan birçok yaratıcı figür sanat ile günümüze ışık tutmuştur. Beşeri bilimlerde; edebiyat, tarih, felsefe, müzik, görsel sanatlar gibi alanlar sanatı tarih boyunca beslemiş ve gelişimine katkı sunmuştur. Oyunun gelişmesinde ve çeşitlilik göstermesinde önemli roller oynamıştır.

Oyun insanda merak ve keşfetme duygularını canlı tutan hayali bir evren yaratır. Sadece görünen dünyayı değil çocuğun kendine yaratabileceği, değiştirebileceği bir dünyayı görmesini sağlar. İplerini kendi tutabildiği bir kuklanın özgür ve mutlu olabileceğini düşünür. Oyunun kurallarını kendi belirleyen bir çocuk özgüven sahibi olarak toplumungelişimine sağlıklı bir şekilde katkı sunar.

İnsan davranışları ile oyun sürecinde yaratılan enerji, yaşama karşı bir prova niteliğindedir. Çocuk daha başlardayken olaylar karşısında küçük roller alıp nasıl oynaması gerektiğini öğrenir. Yaşamı duygusal çağlara ayırırsak içinde hep farklı roller barındıracaktır. 

​Doğanın bir parçası haline gelmek ve oyunda kalmak hayata uyum sağlayabilmenin koşullarından biridir. Vahşi yaşam tüm davranışları en içten şekilde üretmişken zamanla duygusal birikimler insanın kendini maskelemeye çalıştığı bir evren haline dönüşmüştür. Bu nedenle oyun insanın duygusal durumunu dengelemekte kullandığı önemli araçlardan biri olmuştur.  

Oyun; çocuğun kendini anlaması, tanıması, anlamlandırmasını güçlendirerek kişilik oluşumunda etkili olacaktır. Kendine yarattığı evren, istediği dünya ve olmak istediği kişi hakkında ona bilgi verecektir.  Oyundan tiyatroya geçişin kendini anlamlandırma karmaşasından beslenmesi de bu duruma paralellik gösterir. Çünkü oyun ve tiyatro kendini anlatma, yaratma sürecinden filizlenmiştir. Oyunda gözlemlenen davranışlar çocuğun içinde yarattığı mizacın tohumlarını saklamaktadır. Evrendeki gerçeklikten uzaklaşarak kendine bir yeni düşünceler edinme potansiyeli bulur. Düşüncelerin biçimlenmesiyle doğaçlama gerçekleşen oyunlar, psikolojik ve sosyolojik açılardan davranışların şekillenmesi çocukta karakter oluşumunu etkileyecektir. 

Oyuncu için oyundaki kurallar ve amaçlar devamlılığı getirir. Oyuncu oyunda farklılıklardan yararlanarak tercihlerini fark edip özgürleşmeyebaşlayacaktır. Oyuncunun en büyük hedefi, kendi kurabildiği oyunda kalmak ve bağımsızlık hazzını yakalayabilmektir. Tüm oyun kurucuların ne kadar mutlu olduğuna bir bakın. Gerçekten kendi hayatına çocukken egemen olmaya başlayan bir birey ilerde toplum için ne kadar etken ve değiştirici bir güce sahip olacaktır. 

Bu nedenle oyun ve hayal gücü bir çocuğun ruhunu oluşturan parçaları olmaktan çıkıp, başkalarını anlayan ve iletişim gücünü artıran iki önemli araçtır. Merak ve keşif duygusu, yaşam sevinci ve canlılığın devamı için hep önemli kalacaktır.

Merve ULUS

KALPLERİN KONUŞMASI

Benden sana

Seni çok özlüyorum. Bizi çok özlüyorum. Güvenmeyi, birbirimize ait olmayı, biz olmayı çok özlüyorum. Aklımda bir şeyler olmadan, korkmadan sana bakabilmeyi. Yüzüne baktığımda göğsümün uyuşması senelerdir hiç değişmedi. Bu yüzdendir en ufak şeyde canımın böylesine yanması. Üzülmekten çok korkuyorum. Pişman olmaktan ve hata yapmaktan çok korkuyorum. Kötü şeylerden korkarak uyuyorum, bir kaç saat uyuyup aynı berbat hisle uyanıyorum. Aşk böyle mi hissettirmeli? Mutlu olmak, birbirimizle yetinmek bu kadar zor mu? Beni harcamandan korkuyorum. Peşine sürüklenip sonra mendil gibi kenara atılmaktan… Başka bir kadın dahil olduğunda uzaklaşmandan. Hep benim ana karakterimdin bende senin ana karakterin olmak istedim. Ne yapıyorum da olmuyor, yetemiyorum bilmiyorum. Tüm sevgimi, bedenimi, aklımı, hayatımı her şeyimi verebilecekken bile yetememekten yoruldum… 

Ben neden sana yetemedim? Neden bir tek benim varlığım sana yetmedi? Hep çok sevdim, hep çabaladım senin için, bizim için. Neden yetmedi? Neden bu kadar çabuk kaybedilebilir gördün beni? Şu nedenlerimin cevabı olsa belki huzura ereceğim. Hislerimi, kalbimi paylaşabilmeyi, uzun uzun konuşabilmeyi istiyorum seninle. Her şeyi sadece seninle konuşmak istiyorum. O kadar uzaksın ki…Anlamıyorum nasıl hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak olabildiğini. Ne yaşanırsa yaşansın günün sonunda tek istediğim sana sarılıp uyumak ve sabah kollarında uyanmak. Bana karşı bunları hissedebilmeni çok istedim. Birlikte çok mutlu olabilir başka kimseyi düşünmeyebilirdik. Hayatımda sana karşı bunları hissetmek istemediğim çok dönem oldu. Sanki tarih tekerrür ediyor gibi. Bundan da çok korkuyorum. Ve bunları hissetmemeyi başardığım bir dönem de oldu. Hatta baya başarılıydım da. Ama bu kez sen, senden hep istediğim o ilgiyi ve sevgiyi bana o kadar güzel verdin ki… Hayatım boyunca beklediğim şey gelmiş gibi kabardı içim. His olarak her şey en baştan başladı benim için sıfır noktasına döndüm. Ama seni affettiğim için kendimi affedemedim. Çok hata yaptım. Kendimce vicdan rahatlattım. Bunu yaparken o kadar sadece sana aşıktım ki kabul etmesem de. Bu bana daha çok hata yaptırdı. Evet duyabiliyorum bunlar benim sorunum değil dediğini… Öyle ama. Beni kendine sen bu kadar aşık ettin. Bana aşkının sevginin en tatlı hallerini yaşatıp sonra bunları bir anda çekip benim aklımı şaşırmama yol açtın. En ufak bir keskin bakışına üzülüyorum bunu sen yaptın. Sen benim bebeğimsin ve seni her şeyin ötesinde hâlâ saf bi sevgiyle seviyorum. Sana konuşamadıkça kalbim çok acıyor nefesim kesiliyor hep boğazımda düğümler var. O yüzden belki rahatlarım diye yazıyorum. Bilmiyorum belki bir gün okursun. Belki bir gün çocuklarımız olur ve çok mutlu bir aile oluruz. Ya da bambaşka yollara gideriz. Bir şeyi çok iyi biliyorum ki sen bana ne yaparsan yap ben yolumu senden ayrı çizemiyorum. Seni sevmemek için uğraşıyorum ama seni sevmeyi bile çok seviyorum. İçim kabarıyor yüzüne bakınca mutlu oluyorum. Seni sevmek beni mutlu ediyor. Herkes sana her şeyi verebilir ama kimse böylesine güzel bi sevgi veremeyecek. Bende kimseyi böyle sevemem. O kadar mutlu olabiliriz ki birlikte o kadar iyi biliyorum ki bunu ah keşke anlatabilsem. Başka kimseyi aramadan. Birbirimizin olursak gözüm senden başkasını görmez bunu biliyordun. Keşke seninkiler de görmese. “O benden başkasını aramaz” şu cümleyi kurmayı çok istedim. Sen benimsin demeni özledim. Ama sen bunu dediğini hatırlıyor musun onu bile bilmiyorum. Şu cümle bile tüm yazdıklarımın özeti aslında.

Senden bana

Seni çok seviyorum. Kendimce kabul edemediğim noktalarda bile sevdim. Bunu sana gösteremediğim noktalarda hep pişman oldum ama bende böyleyim. Unutuyorum. Bu seninle değil benimle alakalı. Sen bunu göremesen de sen senelerdir hep benim hayatımın ana karakterisin. Seni kaybetmekten öylesine korkuyorum ki aslında sana bunları gösterebilmek ikimizi de mutlu edecekken senin uçup gitmenden korktuğum için bunu gizliyorum. Hep aklımdasın. Başkalarını aradığımı sansan da aslında hepsinde biraz biraz seni arıyorum. Kendimce ego savaşı veriyorum. Aslında içten içe çok iyi biliyorum sadece senin olduğumu. Ama böyle görmedim etrafımdakiler hep başka kadınlarla olurken bunun tadını merak ettim. Bağlanmaktan korktuğumu düşünürdüm ama senin olma duygusunu o kadar çok seviyorum ki. Bu dünyadaki tek kadın sensin benim için. Sevdiğim kadın sensin. İlerde kurmak istediğim ailemin baş kahramanı sensin. Seninle her sabah kahvaltıya otursam bir ömür sıkılmam. Her gece yatağa sarılarak girsem bir ömür seninle oldugum için şükrederim. Hayallerim hep seninle. Seni hiçbir zaman kaybetmek istemiyorum hep hayatımda ol ve hep hayatımın baş kahramanı ol. Seninle olmak beni bu dünyadaki en mutlu adam yapıyor. Şimdiye kadar gösteremediğim için çok üzgünüm.
Seni seviyorum.

Aslı AHMETOĞLU

Tebrik Telefonu 🚲📱👏🏻✌🏻

Dergimizin Kurucusu ve
Genel Yayın Yönetmeni Sinan Demir, edebiyatımızın gözde şairi Haydar Ergülen’i telefonla arayarak Kırmızı Kedi yayınevinde yeni çıkan ’40 Yıl Karşılığını Bulamamış Sorular’ kitabı için iyi dileklerini ve teşekkürlerini sundu. Haydar Ergülen hocamızı tebrik ediyor başarılarının devamını bekliyoruz.