Tiyatro Emekçisi: Nedim Saban’la Özel Röportajımız


SİNAN DEMİR: Merhaba Nedim bey, rica etsek bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Nedim Saban kimdir?

NEDİM SABAN:

Tiyatroya 1976 yılında çocuk oyunları yazarak başladım 1979 yılında çocuk hakları üzerine yazdığı bir oyun UNICEF’in bir yarışmasında dereceye girdim 1982 yılında Beş Kafadarlar Çocuk Tiyatrosu’nu kurdum, bu tiyatroda dört yıl boyunca altı oyun sahneye koymuş ve bu oyunlarda rol aldım. Türkiye’de ilk kez çocuk parklarında tiyatro uygulamasını da başlatan “Beş Kafadarlar Tiyatrosu”, tiyatroya gidemeyen çocuklara tiyatro götürmeyi ilke edinmiştir.

1986 yılında Robert Kolej’den mezun olduktan sonra, aldığı bir bursla ABD’ye gittim, bu ülkede yedi yıl boyunca tiyatro, sinema ve televizyon eğitimi görmüş ve New York Üniversitesini yüksek dereceyle bitirdim.

Bitirme tezi olarak sahneye koyduğu “Hizmetçiler ve Hortlaklar” adlı oyunla 1000 yönetmen arasından 3 kişiye verilen bir bursa layık görülen ve bir yıl boyunca Amerika’nın en önemli tiyatrolarında (Berkshire Theatre Festival, Guthrie ve New York Theatre Workshop) staj yaptım. 1992 yılında Türkiye’ye döndüm.

Türkiye’ye döner dönmez Tiyatrokare’yi kurdum, bu tiyatroda “Müziksiz Evin Konukları”, “Bahara Uyanış” oyunlarının yapımcı ve yönetmenliğini, “Oleanna”, “Cadılar Zamanı”, “Kendine Ait Bir Oda”, “Soytarı”, “Bir Kadın”, “İki Perde İki Oyun” adlı oyunlarının yapımcılığını üstlendim. ayrıca “Salaklar Sofrası”, “Üç Kadın Bir Çapkın”, “Oscar” ve “Profesör Enişte” adlı oyunlarda rol aldım. Yeni oyun yazarları kazanmak amacıyla ortak üretim laboratuvarını başlatan Tiyatrokare ile tüm Anadolu’yu dolaşmıştır.

Nedim bey sizce sanatçının tabusu olmalı mı? Olmamalı mı?

Zaten bence sanatçıda olmaması lazım. Her ego bizim için sıfırdır. Şu an yukarıda iki ustamız Suna Keskin ve Melek Baykal prova yapıyorlar. Ustalık diye bir şey yoktur sanatta her oyun bir çıraklık. Doktorsunuz ileride profesör olursunuz ve sonra aşağı yukarı hata payınız azalmaya başlar. Ama biz her oyunda yeni bir şeyler öğreniyoruz.

İlk sanat oyunculuğunuzu anısını hatırlıyor musunuz?

İlk sanat yolculuğumun anısını şöyle anlatayım; oyun için dekorlar gelmişti, perdeler falan. Çocuk oyunuydu. Beş Kafadarlar Tiyatrosu’nun ilk oyunuydu: Çok güzel bir oyuncak ayı vardı evde. Kız kardeşimin, böyle kıpkırmızı bir ayıydı. Onun dekora çok yakışacağını düşünmüştüm ve evden yürüttüm. Getirip dekora ekledim. Kız kardeşim evde arıyor ve bulamıyor doğal olarak. Sonra kardeşim oyuna geldi. Perde daha açılır açılmaz kız kardeşimin ağladığını gördüm. Ağlıyor çünkü ayısını orada gördü. Daha ilk oyunun ilk anı düşünün. Gerçekten çok komikti.

Oyuncak ayı ile başka bir hikâyem daha var. Çocuk oyunları yazan bir yazarımız vardı sonra bıraktı, adını şimdi vermeyeyim. Ona dedim ki “Artık niye çocuk oyunları yazmıyorsun?” “Çünkü tiyatrolardan telif çok az alabiliyoruz. Bir gün tiyatroya telif hakkımı almaya gittim, para yine veremediler. Şu ayıyı verin de bari eve bir şeyle gideyim dedim” dedi. Aslında bizim ayı değildi başka bir ayıdan bahsediyordu, en azından çocuğuna eli boş gitmemiş olacak diye düşünmüş.

Onun için bir çocuk için oyuncak gerçekten çok önemli.

Nedim Bey ilk oynadığınız çocuk ve yetişkin oyunu hangileri?

1982 yılında Beş Kafadarlar Çocuk Tiyatrosu’nda “Bir Eğlendirici Aranıyor” diyebilirim. 1990 yılında Haldun Dormen’in davetiyle Türkiye’ye gelip “Uşak Ne Gördü?” diye çok marjinal bir oyundu o dönem için. 1992 yılında da “Müziksiz Evin Konukları” oyunu ile perde açıldı. Bu oyun için Macide Tanır Ankara’dan gelmişti ve onun sahneye dönüş oyunuydu. Kendi tiyatromda yani Tiyatrokare’de ilk oynadığım oyun ise “Salaklar Sofrası”.

Nedim Bey Show TV’de metin yazarlığını yaptığınız ve oldukça başarılı olduğunuz “Saklambaç” ve “Süper Aile” programları vardı. Ben ara ara TouTube’da hala izliyor ve gülüyorum. Bu başarının sırrı nereden geliyor?

Şöyle söyleyeyim, benim tiyatromu ayakta tutabilmek için televizyondan para kazanmam gerekiyordu. O dönemde yarışma programları yeni başlamıştı. Aslında yapımcı yarışma programı yapıyordu ama bir yazar olması gerektiğini bilmiyordu. Yani yarışmalarda yazarlığa ihtiyaç olduğunu bilmiyordu. Beni şansa Amerika’da tanımış olan Abdullah Oğuz’un birden bire aklına “o çocuk yazardı” diye gelmiş. Ertesi gün kendimi sette buldum. 

Yani “Saklambaç’daki” o espriler hep yazılı espriler idi. Şimdi nasıl “Gelin Kaynana“ programlarında çoğu mizansenvar ya o da öyleydi. Öyle başladı ondan sonra televizyona çok yoğunlaşamadım. Yoğunlaşamama sebebim ise doğal olarak tiyatro.  Tiyatro çok zaman alıyor ve bütün konsantrasyonunuzu da vermeniz lazım. Sizde iyi bilirsiniz. Biraz onu yapayım biraz bunu yapayım hatta gidip biraz da şunu yapayım olamıyor. Doğru yapmak istiyorsanız tabi,yoksa bir işi yarım yapmak istiyorsanız o ayrı.

Nedim Bey ilk telefon ile ve ilk Talk Show programınıtelevizyonda siz yaptınız. O döneme göre hem çok mizansen hem de çok riskli bir işti. Ama hem yepyeni hem de çok cesaret isteyen bir işti.

Piksel ile yapmıştık o işi o dönem. Biliyorsunuz 90’lar bir liberalleşme dönemi idi. o liberalleşmenin içinde Türkiye yine kutuplaştı. Baktığınız zaman televizyonlarda sadece Starların olduğu bir dönemdi. Biz ise halkı konuşturmak istiyorduk.Kim ne demek istiyor, ne söylüyor, oydu çıkış noktamız. Benim Amerika’da okuduğum dönemde de çok fazla böyle program vardı. İlk önce ben bunu televizyona önermiştim. Ama televizyonda kabul edilmedi. Çok marjinal ve riskli bulundu. Ondan sonra ben radyoda “Enerji FM’de” bu projeyi gerçekleştirdim. Şansa Ercan Arıklı programı arabada radyoda dinliyor ve evde radyo olmadığı için arabasının içinde garajdan ayrılamıyor. Ondan sonra da televizyona transfer oldu. Dr. Stress aslında radyoda başladı ve radyoda çok da rahattı ortam

Ben Dr. Stress’e özel bir soru hazırladım. Ben programlarınızı şimdi dinlediğimde sizden çok esinleniyorum, sizin yazarlığınızdan çok etkileniyorum. Bu projenin çok yönlü ve çok genişliği olan bir proje olduğunu düşünüyorum. Ben de buna benzer bir proje hazırlıyorum “Aşıklar Kervanı”. DrStress’in gerçekten günümüzde de izlenmesi gereken bir proje olduğunu düşünüyorum.

Tabi proje 90’ların projesi. O dönemin gerçekleriyle Dr. Stress’e bakmak lazım. 90’larda da birçok insan henüz hiçbir şey konuşmamıştı. Mesela ilk kez biz televizyonda Nazım Hikmet konuştuk, savaş karşıtlığı konuştuk, transseksüellerikonuştuk. Her şeyin ilki Dr. Stress değildi ve Türkiye bu kadar kamplaşmadığı için her konuda fikri olan insanlar katılıyordu programa. Türbanı da ilk biz tartışmıştık Hatta “Üniversitede Türbana Özgürlük” demiştik. O dönemde ulusalcılar tarafından o da çok tartışılmıştı. Dolayısı ile herkese eşit mesafede olan ve özgürlükleri savunan bir programdı. 

Mesela bir hanımefendi Van’dan katılmıştı programa. Hamile olduğu dönem kadın olduğu için erkek doktor ameliyata girmeyi reddediyor ve bahçede basketbol oynuyor. Kadın hastanede çocuğunu düşürüyor. Bu kadın Van’dan bu programa telefon ile katılıp bu durumu anlatabildi Yani böyle sosyal programlar da yapabildik. Ama bu program maalesef daha çok cinsellikle hatırlanıyor. O dönemde bu konulara çok girilmiyordu ama ilk kez cinsellik konuşulmuştu. Gerçi televizyon patronları da bu programlara çok açıktı.

Ben sizin yaptığınız “Talk Show” ile bugünkü “TalkShow’ları” karşılaştırıyorum ve görüyorum ki sizinki gerçekten kayda değer bir çalışmaydı.

Şimdiki “Talk Show’larda” kaybeden belli. Tartışılır gibi yapılıyor ama bir taraf kaybedecek o kesin. Bir de hep aynı şeyler üzerinde dönülüyor. Yani Dr. Stress’de günlük politika çok azdı. Zaten onu gazeteciler takip ediyor. Biz ise daha sosyal olan daha derinlikli, sanatsal, edebi, felsefi ya da politik konulara giriyorduk. Ancak günlük politikaya ait mesela “belediye başkanı şunu yapmış, bunu yapmış” onlar bizi çok ilgilendirmiyordu. 

Günümüzde baktığınız zaman aslında günlük siyasetin bir anda içine düşüp şu yazdığınız, çizdiğinizden oluyorsunuz. Bir de şimdiki “Talk Show’larda” bir sürpriz de yok. Tabi şunu da eklemek lazım, konuklar da medyayı keşfetti. O zaman daha keşfetmemişlerdi. Medyaya bu lafı söylersem arkası nereye gider çok bilemiyorlardı. Şu an ben senin programına çıksam kime mesaj yollayacaksam oraya mesaj yollamaya çalışıyorum. Konuklar da güdümlü oldu artık. Hangi kanalda konuşuyorsam ona göre konuşuyorum. 

O dönem yaptığım programlara bir örnek vereyim; Yeşilçam’daki figüranları çıkarttık programa ilk kez. Yani onlar için de ilk kez. Onlar tabi çok heyecanlandılar. Hayatları boyunca konuşmamışlar ya bütün starların ipliğini pazara çıkarttılar. O şöyledir şu şöyledir bu böyledir gibi. Program sonrasında ne zaman Yeşilçam sokağından geçsem iki-üç adam peşime düşer “Senin yüzünden biz işsiz kaldık bize 50 TL ver 100 TL ver” derlerdi. Medyanın gücünü o dönem bilemiyorlar, kendilerini evde konuşuyor gibi zannediyorlardı. Aslında herkes duymuş adamlara iş vermiyorlardı. Şimdi artık insanlar medyanın ne olduğunu uyandılar.

Zeki Müren müzikali projeniz gerçekten çok başarılı bir projeydi. İzlediğim birkaç iyi müzikalden biriydi. Biraz müzikalden bahsedebilir misiniz?

Biraz aslında o proje aceleye geldi. Biz Zeki Müren için o eski müzikal dönemlerinin gelmesini istiyorduk ve tabi şarkıları ile vs. Zeki Müren çok büyük bir fenomen. Fakat şöyle oldu, ölümünün birinci yılına sponsor yetiştirilmesini istedik. Şimdiki aklım olsa çok farklı kurgulardım ama en güzel yanı Toron Karacaoğlu oynuyordu zeki Müren’i ve farklı yaşlarda ve farklı ruhlarda üç tane Zeki Müren canlandırılıyordu. 

Dediğim gibi şimdiki aklım olsa çok farklı kurgulardım.60-70 kişilik bir kadroydu. Açık hava sahnelerinde oynamaktıhedefimiz. Bodrumdan Bursa’ya kadar. Maalesef o günlerde Zeki Müren’in adını kullanıyorlar ticaretini yapıyorlar gibi tepkiler çıkmıştı. Yani o projeden bu yana 20-25 yıl oldu ve biz Zeki Müren için o tepkileri hak edecek hiçbir şey yapmadık hala da yapmıyoruz.

“”İki oda bir Sinan” sitcom projeniz vardı. Tekrar olsa diye düşünüyor musunuz?

Yani o şirin bir şeydi; komik, şirin televizyon için gelir geçer bir şeydi. Hatta erken kaldırdılar televizyondan, reyting alamamıştı. Ben onu tiyatroda da yaptım. Bazı işler vardır çok iddialı değildir ama uğurludur. Mesela kulisi iyidir. “Ahududu”” oyununda da kulis öyle huzurlu ki biz oyuna koşarak geliyoruz. Sadece sahne değil “İki Oda Bir Sinan”. O da öyle bir projeydi. Hakkında çok böyle güzel bir söz yok ama kulisi o kadar keyifliydi ki uzun süre gitti.

Ahududu projenizden biraz bahsedebilir misiniz bize?

“Ahududu”, belki biliyorsunuz çok eskiden 1990’ların başından beri oynanan bir oyun. Aslında kara komedi türünün ilk örneği. Yaptıkları şey insanları zehirlemek ama biz buna gülüyoruz. Tabi Amerikan tiyatrosu için çok yeni bir şey. Hatta daha da ilgincini söyleyeyim. Afife ödüllerinde komedi dalının kaldırılma sebebi neyin komedi olup, neyin komedi olmadığına karar verememeleri. Çünkü öyle kara komediler çıktı ki 2000 yılından sonra. Mesela sen düşersen ben seni tanımıyorsam gülüyorum belki sen o anda kafanı kırdın. Toplum da kara komedilere çok yöneldi çünkü karanlık bir şey var ortada, çok gülünecek şey var “güleriz ağlanacak halimize” gibi. Ahududu oyunu hep bende dururdu, ne zaman ki Melek Hanım ve Suna Hanım kabul ettiler oynamayı biz de başladık. Biraz şiddete yönelerek, yani toplumda şiddetin yapısı nedir, algısı nedir, hangisi şiddet? Bazıları şiddete giriyor bazıları girmiyor niye? Böyle bir yaklaşım ile hazırlandı “Ahududu”. Yani “Ahududu’nun” yeni bir modern bir versiyonu.

Nedim Beydergimizi hazırlarken bizim tüm konuklarımıza sorduğumuz kırmızı sorularımız var. Şimdi onlara geliyoruz izniniz olursaSizce bir edebiyatçının, bir sanatçının tabusu olmalı mı?

Bu çok önemli bir soru. Şöyle söyleyeyim, etik değerleri olmalı. Şu anda Amerika’da bu “Political Correctness” dediğimiz yani azınlıklara espri yapmamak, zayıfın üstünden gülmemek gibi gibi şeyler. Mesela bizim “Temel” fıkralarını anlatamıyorsunuz artık. Bu aslında kısıtlayıcı da olabiliyor. Yani tabi ki kadınların bu kadar şiddete uğradığı bir dönemde sen de kadının şiddete uğradığı bir şey yazmak istemiyorsun ama bir yandan da onu yazmadığın zaman bir oto sansürün var. Bir de başka bir sıkıntı daha var, aşağı yukarı özellikle tiyatroda biz neyin oynanıp neyin oynanamayacağını da bilerek davranıyoruz. Ve neyin okunup neyin okunamayacağını bilerek yazdığın için o da bir Tabu o da bir oto sansür. Sen aslında gönlümden kopanı değil, piyasanın istediğini yazıyorsun. İster satsın ister satmasın ama insanların duymak istediğini yazıyorsun. Sanatçının tabusu bunu kırmak olmalı diye düşünüyorum. Burada şunu söyleyebilirim; biz otizimle ilgili bir oyun yaptık. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri ama insanlar bunu duymak istemiyorlar maalesef. Gerçekte ya çocuğumuz da böyle olursa. Halbuki bir hastalık değil, bir sendrom. Oyun çok fazla seyirci bulmadı mesela. İnsanlar yüzleşmek istemiyorlar. Bu sebeple ben de o yüzden artık bu oyunları yapmıyorum daha dikkatli oluyorum bu işte bir tür Tabu

Yazarlığınızla ilgili bir soru sormak istiyorum, siz yazmadığınız zaman herhangi bir sıkıntı oluyor mu?

Benim tam tersi yazamamak gibi bir problemim var. Yazmak isteyip de yazamamak. Şu an doktora tezim olduğu için beni çok yordu. Oturup yazamamak var. Mesela Ahmet Ümit, Orhan Pamuk her sabah sekizden ikiye kadar yazdıklarını söylerler. Bir disiplin gibi, kötü de olsa yazarlar. Yani bir ilham saati beklenmez. Ben şeye dikkat ettim, oturduğum zaman bir gün önceki yazdığımı okuyup düzeltiyordum. Aslında düzelttiğin zaman da ne yapıyorsun kendini bir yaya sokup frenlemiş oluyorsun. Şimdi bir şey öğrendim iyi yazabilmek için sonuna kadar yazacaksın hiç sorgulamadan, sonra okuyacaksın yazdıklarını. Ama ben düşündüğümden ve istediğimden çok çok daha az yazdım, yazabildim yani.

Yazamadığınızda huzursuz oluyor musunuz?

Bir tane oyunum var zaten yazdığım birkaç çocuk oyunun var belki bir anı kitabı olacak bir de tez yani bu kadar.

Siz yıllardır bu ülkenin tiyatrosuna çok şeyler katıyorsunuz çok da katacaksınız bu ülkenin sizin gibi bir tiyatro sanatçısını örnek alması gerekiyor.

Çok teşekkür ederim.

Ben hakeza kendi adıma hem dergim hem de Ufuk Bey adına sizinle gurur duyuyoruz ve gurur duymaya devam edeceğiz. Nedim Bey hangi tür müzikleri dinliyorsunuz?

Şimdi özellikle “Consentration Music” yani YouTubeçalıyor ki konsantre olup yazı yazayım.  Ama bende daha çok gerçekten Türk sanat müziği hayranlığım var Müzeyyen Senar’lar Zeki Müren’ler, Zülfü Livaneli’ler. Ondan sonra da o politik dalgalar Yeni Türkü’ler, MFÖ’ler. Orada kaldım zaten, 1980’lere kadar.

Nedim Bey çok yoğun bir takviminiz var. Uygun takvimden artakalan döneminizde dizi film ya da sinema izleme vaktiniz oluyor mu?

Yani şöyle söyleyeyim, genelde derler ya “Herkesin beğendiği şeyi izlemiyorum”. Bende de tam tersi sinema ve dizilerde arkadaşlarıma soruyorum “Ne beğendiniz?” çünkü çok az vaktim var izlemeye. Mesela şu anda “Squid Game’i” izledim. Yani benim onları keşfedecek vaktim yoktu ama herkes “Squid Game” deyince otomatik olarak ya da “Black Mirror” dediği zaman bu tip şeyleri çok severim. Bunlar dünyanın başka bir yerde olduğunu gösteriyor. Bizde zengin kız fakir oğlan hala oralardayız maalesef. “Squid Game” çok ilginç hatta müzikleri müthiş.

Bir kırmızı sorumuz daha var ama buna cevap vermek zorunda değilsiniz; Türkiye’nin geleceğinden Ümitli misiniz?

Türkiye’nin geleceğinden Ümitli değilim, yani şöyle değilim muhalefetin çok zayıf kaldığını düşünüyorum. Muhalefet ne yazık ki iktidar söylemiyle hareket ediyor. Ve iktidar nereye çekerse ona cevap veriyor. Dolayısıyla kendi gündemini yaratamayan bir muhalefet var. Bu büyük bir sıkıntı. Hiçbir kültür sanat politikası yok, olmamış. 1950’lerden beri kuşaklar bir birini tanımıyor. Bence baskıcı rejimlerin ilk yaptığı şey hafızayı yok etmek. Biliyorsunuz Hitler’in ilk yaptığı şey hafızayı yok etmek oluyor. Çünkü toplumsal hafıza devamlılık demek ve çok önemli. Resmi tarih dışında Osmanlı’dan da çok iyi bir şey gelebilir, Selçuklu‘danda gelebilir ve geçmişin her döneminden de bir şeyler bulabilirsiniz. Kendi hayat görüşünüzü kurarsınız ama eğer hafıza kaybolursa, siz on yıl önce insanlar ne konuşmuş ne yazmış bunu bilmezseniz o zaman ne yaparsınız? İktidar ne söylüyorsa ya da sokaktaki adam, bakkal ne söylüyorsa onu alırsınız. Yani şöyle düşünün on gün evde telefonunuzun şarjı bitti dışarı çıktınız veya karantinadaydınız dışarı çıktınız kimi dinlersiniz? İlk aşağı indiğinizde ilk kişi, kim ne diyorsa onu dinler bu sizin için gerçek olur. Maalesef şu anda öyle bir problem var.

Nedim Bey öncelikle sizin gibi bir tiyatro emekçisi ve böylesine kıymetli bir oyuncu bu kadar yoğunuz içinde bu yeni kurulmuş dergiye zaman ayırdığınız ve bizimle röportaj yaptığınız için tekrar teşekkür ederiz. “”Tolstoy’un Bisikleti” dergisi olarak bizi onore ettiniz. Ben kurucu genel yayın yönetmeni Sinan Demir, yardımcılarım Gülden Gören ve Ufuk Fikret Ozan adına size sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım. Son sözlerinizi rica edecektim.

“Tolstoy’un Bisikleti” zaten müthiş bir kavram. Dünyadaki yeni bir sorun da yaşçılık. Irkçılık gibi yaşçılık da bence çok kötü. Senin yaşın bitti diye köşeye atıl. İnsanın kendini sürekli dinamik tutması, yeni bir şey öğreniyor olması ve dünyaya yeni bir pencereden bakması; bizim istediğimiz tiyatro biçimidir bu. Mutlaka vurgulamak istiyorum. Aslında Trkiye’de artan bir tiyatro trafiği var. Ama bu sadece bir bölgede Kadıköy’de. Aslında tiyatro artmıyor, kendimizi kandırmayalım. Ya da oyunlar tamam doluyor ama izleyici oyunda muhakkak bir ünlü görmek istiyor. Yani dolayısıyla bizim gerçekten bir kültür politikasını üretiyor olmamız lazım. “Z” kuşağından benim beklentim bu. Kültür politikası üretip o kültür politikasını geliştirsinler. Yani cumhuriyetin ilk yıllarında yani eleştirel de olsa bazı şeyler bir kültür politikası var. Yani sana diyor ki kadını sahnede böyle göster. Yani benim kültür politikam bu diyor. Ve yazarlar, oyuncular o politikaya uyumaya çalışıyor. Biz bu dönemde çok yalnız bırakılıyoruz ve enerjimizin çoğu yaratmak yerine kavga etmekle geçiyor. 

Bence başka bir şey daha var, gerçekten İstanbul’da araba, taksi, otopark gibi çok ciddi sorunlar var. Ben Nişantaşı’ndan açıkçası evimden çıkamıyorum. Çünkü taksi bulamayacağım, yani dönemeyeceğim gibi maalesef bu da bir etken. Semt tiyatrolarının, bölge tiyatrolarının açılması lazım.